26 Kasım 2013 Salı

Klip Hikayeleri 1 "Yalnız"

Yepyeni bir hikaye ile karşınızdayım! Başlıktan da jetonu düşürdüğünüz üzere konumuz klipler. Kurgumda kullanacağım klipler, tazecik Hyorin - Lonely ve One Way Love, History What am I to you ve Troublemaker'ın Now'ı.
Hikayenin playlisti (dinleme sırası yok);

***


-Bu mu şimdi? Tüm söyleyeceğin bu mu? 
-Ne söyleyebilirim başka... Bana sadece "seni seviyorum" demenin her şeyi düzelteceğini söyleyen sen değil miydin?!
-Evet ama... Tükendim artık... Bir varsın bir yoksun. Yanımdasın diyorum, gitmişsin, yokluğuna alışıyorum bir bakmışım en başından beri yanımdaymışsın... 

Sustum. Ağlıyordum. Elimde değildi... Genç bir kız iken, beni olgunlaştıran bu adam, beni büyüten yegane sevdiğim bu adam artık beni sevmiyordu. Sevdiğini sanıyordu sadece... ya da tükendik ikimizde. Bilmiyorum... "Ağlama! Lütfen..." O da ağlıyordu şimdi. Alıştığı bir şeyden kopmak istemeyen bir insanın gözyaşlarıydı bunlar. Gözyaşlarımı sildim, burnumu gürültülü bir biçimde çektim, yüzüme yapmacık bir gülümseme takındım: "Bitti öyleyse?" Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "N-n-ne?!" Öyle işte, dedim. "Şaka bu, şaka, kötü saçma bir şaka... Değil mi?" Ellerimi kavramıştı. Bakışlarımı yere indirdim. Bir süre böyle kaldık, ağlıyordu. Hiç ağlamayan Kyungil, mantığı hep kalpten bir adım önceye almasıyla bilinen Kyungil karşımda burnunu çeke çeke ağlıyordu. En sonunda ellerimi bıraktı, gözyaşlarını cesurca sildi, arkasına bakmadan yürümeye başladı. Attığı her bir adımda, tüketilen sevgimin 42 numaralık izleri kara bugünün imzasını atıyordu.

***


Gitti. Beni öylece bırakıp gitti. Bu karlı günde ben, 4 yıllık ilişkime bir son nokta koydum. Üstelik onu gerçekten sevdiğime bile inanmadı! Ölüyorum sanki, kalbim öyle acıyor...  Arkama bakmayacağım, bakmamalıyım, benim onu sevmediğime inanıyor, beni sevmiyor... Kar taneleri gözyaşlarıma siper olmuş durumda. Ağladığımı "zanneden" olursa, karlar eridi diyeceğim yüzümde. Ne yöne adım atsam bilmiyorum, ne tarafa gitsem, kime sarılsam, kime ağlasam, kimin ellerini tutsam... Tekim artık. 
***
İçki ve sigara kırık bir kalbin en iyi dostuymuş, geçtiğimiz günlerde bunu anladım. Ama içe oturulan öküzün panzehirini bulamadım halen... Ya tüm o "yitip gitme" hissine ne demeli! Her geçen gün biraz daha tükeniyorum, sevgime bir kadın tarafından edilen tüm bu hakaretler yüzünden. Yaptığım shotlar, hiçbir şeyi çözmüyor... Çözümsüzlük içinde yitiyorum. Onunla birlikte yaşadığım evim bir zindan gibi, yokluğuyla dans ediyorum.

***

Kendi evimde, yalnızlığımın tadını çıkarıyorum. Özgürüm, ne yaptığıma karışacak bir adam yok artık hayatımda. İstediğimi giyiyor, söylüyor, içiyorum... Dergilerimi okuyorum, sokaklarda koşuşturuyorum... Dans ediyorum. Acıyla, özlemle... Kimi kandırıyorum ki! Yanılmışım. Onu özlemem sanıyordum. Onsuz ölüyorum. 

Dışarı çıkıyorum, çünkü onsuzluk, oksijensizlik gibi... Boğucu. Yokluğunda ölüm halinde oluyor insan. Yürüyorum. Yürüyorum. Yürüyorum. Nerede olduğumun farkına vardığımda iş işten geçiyor bile... Buraya kadar geldiysem eğer, ne haddime kalbime karşı gelmek. Zili çalıyorum. 


"Hyorin?" Gözlerinde binlerce soruyla bana bakan Kyungil, tüm aptallığıyla özür dilemeye gelen ben... Beş kelime: "Yanılmışım, özür dilerim, seni seviyorum." 


- O günleri özlüyorum...
- Seni burada tutan ben değilim.
- Gitmeliyim yani... Senin için hiç mi değerim yok?
- Seninle yatmak zevkli.

Böyle diyeceğini biliyordum. Daha önce sadece tek bir kez sormaya cesaret etmiştim ve bana bir fahişe gibi davranmıştı. Bu konuşmaya daha fazla dayanamayacaktım. Çıkmadan önce bir daha dönmeyi düşünmediğim karavana son bir kez baktım; yerde paralar vardı, yüklü miktardaydılar, boş bir silah tezgahta duruyordu, tüm kıyafetlerim, mutfak dolaplarındaki alet edevatlar... her şey ayrı bir yere saçılmıştı. Burayı tüm bu hayalkırıklıklarımın yuvası olmasına rağmen özleyecektim. Kapı eşiğinden dışarı bir adım attım. Hala Hyunseung'un beni durdurmasını bekliyordum içten içe. O kadar acizaneydi ki bu hareketlerim, kendimden tiksiniyordum. Bir adım daha... Halen bir "Dur!" nidası beklemekte kulaklarım ama tek duyduğum şey sessizlik. Kapıyı kapatıyor ve dış dünyaya adım atıyorum. Derin bir nefes... Yavaş yavaş şehrin ışıklarına doğru yürümeye başlıyorum.

Çok geçmeden şehre vardığımda, eski bir tanıdığın barında buldum kendimi. Ayak tabanlarım şişmişti fakat gözlerimin hali daha vahimdi. Elime ne geldiyse içiyordum. Tanımadığım kişilerin beni taciz etmesine izin veriyordum... Onlar tatmin olurlarken bende kısmen ondan, kendimden öcümü alıyordum. Artık o eski masum kız değildim ve kaybettiğim masumiyetimi asla geri kazanamayacaktım. Ama sonunun böyle olacağını biliyordum. En başında bana dürüst davranmıştı: "Yalan söylemeyeceğim kızım. Şuan tek istediğim bedenin. Benimle ilgili boş heveslere kapılma. Hem... Birazdan asla geri kazanamayacağın bir şeyini kaybedeceksin." küçümser gibi gülmüştü, "Emin misin?" Cevabım gözlerimi kapatmak olmuştu. Alkol kokan nefesi yüzümden dudaklarıma kaymıştı. Çok geçmeden işin varacağı yeri biliyor, bunca yıldır özenle koruduğum bir şeyi kaybetmenin acısını duyuyordum. 


O gün, ilk sabahımıza uyandığımızda sarmaş dolaştık, üzerimizde kıyafetlerimiz vardı. Gözlerimdeki korkuyu sezince yapmak üzere olduğu şeyi bırakmış, gözlerinde saçma bir alayla bana sarılmıştı. "Şimdilik uyumakla yetinelim." Normalde kabalığıyla bilinen bu çocuğun, aldığı birkaç hapla bu denli kişilik değişimine uğraması bir garipti ama mutluydum. Uyurken onu izlemiştim bütün gece. Bir bebek gibiydi. Masumdu. Ama uyandığında beni hatırlamadı ve çok geçmeden karavandan kovdu da. Gidecek yerim yoktu. Aslında birkaç gün öncesine kadar vardı. Ama artık ne gidecek bir evim ne de güvendiğim insanlar vardı hayatımda. 

"Hyun-ah yavaş ol. Mideni delmek mi istiyorsun?" Moe başıma dikilmişti. Barın sahibi, Hyunseung sayesinde tanıştığım biriydi ve bu hallerime alışkındı. "Ölmek istiyorum." dedim. Güldü. "Benim mekanımda değil ama." Belimden kavrayarak kaldırdı beni. "Gel, yüzünü yıkayalım."

***

Yüzümü yıkarken aynada kendime baktım. Ağzımda halen kusmuk tadı vardı. Boğazımda da iki gündür geçmek bilmeyen bir yumruk. Ona aşıktım, benimle zıt olan masumiyetine aşık olmuştum onun. Tüm bu "ahlak, erdem" zırvalıklarından tiksinmeme rağmen, o, o kadar şeffaftı, saftı ki bir şekilde saplanıp kalmıştım ona. Ama onda sevdiğim ne varsa, zamanla bir bir yok ediyordum... Kalbini kırıyor, insanlara inancını tüketiyordum. Onun ruhunu yeyip bitiriyordum... Halen odamda giyinmekte olan kızların sesi geliyordu. Dayanamayıp kızların yanına gittim, ikisinin de boğazlarına yapışarak dışarı çıkardım, "Siktirin gidin." Acaba Hyun-ah şuan neredeydi? Daha doğrusu kiminleydi? Yine kimin yatağından toplayacaktım onu ve bu manzarayı nasıl bir kez daha kabullenecektim? Dönmeyeceğini düşünmüyordum bile. Mutlaka dönerdi... Hep dönmüştü.

***

Bir haftadır her gecemi farklı birinin evinde geçiriyordum. Kiminle ne yaptığım önemli değildi sadece bir an önce kendimi tüketmek, yok olup gitmek istiyordum çünkü kendime alenen zarar verecek kadar cesur ve yürekli değildim. "Git artık." Yanımdaki çocuğa baktım. Çökmüştü. Sevgilisini falan aldatmış olsa gerekti benimle. Üstümü giyindim. Bugün sekizinci günümdü. Moe'nun yanına uğramıyordum. Hala içimde bir yerde Hyunseung'un beni aramaya tenezzül edeceği düşüncesi vardı. Azkaban'ın ruh emicileri gibi, o da benim tüm yaşamımı yeyip bitirmişti. Dışarıya çıktığımda soğuk bütün bedenimi ele geçirdi. Ocak'ın 23'üydü ve Seul karla kaplıydı. 

***

Bir haftadır yoktu. Bu bir ilkti. Bu kez onu gerçekten kırdım herhalde diye düşünüyordum başta ama hava şartlarını gördükçe bir yerlerde başına bir şeyler gelmiş olma düşüncesi sinsice beynimi ele geçiriyordu. Ya hastalandıysa? Hassas bünyesiyle kim bilir kimde kalıyordu? Moe'da olmadığını biliyordum üstelik Moe'ya da hiçbir haber vermemiş.

***

Akşama doğru, kar durmuştu. Onu özlemiştim. Ama geri dönmeyecektim. Bu yüzden birlikte sıkça vakit geçirdiğimiz Wiseong Tepesi'ne gittim. 

***
Bütün gün sadece uyumuştum. Çıkıp onu aramadım. Akşama doğru, kar durduğunda biraz hava almak için dışarı çıktım, yakınlardaki Wiseong Tepesi'ne doğru yürümeye başladım. Tepeye geldiğimde aklımda burada onunla yaşadığımız anılarım canlanıyordu. Güneş batmak üzereydi. Başımı kaldırdım. Tepenin ucunda yere uzanmış bir beden vardı, bozuk gözlerime rağmen bir kadın bedeni olduğunu seçmiştim. Bir heyecanla daha da yaklaştım bedene. Uyuyordu. Uyandırmamak için belli bir mesafede kaldım. Hyunah olamazdı çünkü daha geçen gün saçlarını sarıdan kızıla kendim boyamıştım. Öyleyse bu sarışın kimdi? Hemen yanında, yerde bir vokta şişesi vardı. Kızı uyandırma pahasına hoyratça şişeyi almaya gittim. Sırtı dönük olduğundan fark etmez diye ummuştum ama şişeyi yanlışlıkla üstüne düşürünce bir anda sıçrayarak uyandı, arkasını döndü uyku sersemliğiyle. Bu... Hyuna'ydı. Ne ara saçlarını sarı yapmıştı?! Rüya gördüğünü sanarak yerden bir cam parçasını alıp parmağının ucunu kesip ufak bir inilti kaçırıyordu Hyuna ben bunu düşünürken. "Ne işin var senin burada?" O sormuştu. Hep ilk adımı o atardı. Cevap vermedim. Gururunu kırmak hoşuma gidiyordu sanırım. Hepten bozulmuştu. Hiçbir şey söylemeden kalktı sakince ayağa. Gözlerimin tam içine bakıyordu. Elini kaldırdı yavaşça. Sonra fikrini değiştirmiş biri gibi indirdi. Ben kollarına odaklanmışken o diziyle kasıklarıma vurdu. Acıyla inledim. Tüm hayvani dürtülerimle onun canını yakmak için üzerine atladım. Şimdi Wiseong Tepesi'nde yuvarlanıyorduk, acıyla gözüm dönmüştü. Neden sonra durdum... Öylece kaldık. O da ben de soluğumuzu tutmuştuk. "Beni sevmiyorsun ama hep yanında olmamı istiyorsun. Benden nefret ediyorsun ama her gidişimde beni geri getiriyorsun. Neden Hyunseung?" dedi Hyun-ah. Sesi dümdüz, duygusuzdu. "Benden tiksiniyor, nefret ediyorsun." Tüm bu duygusuzluğu ürkütmüştü beni. Sustum. Ama çok geçmeden dayanamadım. "Sen... sevmek nedir biliyorsun." dedim. Bakışlarını gözlerime sabitlemişti. Halen onun hemen üzerinde duruyordum bu yüzden bakışlarından kaçmak mümkün değildi. "Sana bir şeyi nasıl seveceğini öğretmişler. Ben bilmiyorum. Hiçbir duyguyu bilmiyorum Hyunah. İnsanlarla büyümedim ben. Hep yalnızdım ve yalnız olacağım. Ama... Ama sana ihtiyacım var." Şimdi gözlerimiz buluşmuştu. Hiçbir şey söylemedi. "Bana... hissetmeyi öğretir misin Hyunah?" Üşümüştü. Yerden yavaşça kaldırdım, birkaç metre ötede hurdaya dönmüş eski arabanın kaportasına oturduk birlikte. Gelecek bize ne getirecek bilmiyordum ama kollarımın arasında tuttuğum bedende eski yaşama aşkını bulamıyordum. Her an vazgeçebilir gibiydi. Buna izin veremezdim... Hissetmek pahasına.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder