16 Kasım 2013 Cumartesi

İstanbul'da Sonbahar -One Shot 1. Kısım-


                 Görkemli Boğaz Köprüsü’nün ardından yavaş yavaş kendini göstermekte olan parlak topun ışığı insanın gözlerini kamaştırıyordu. Tüm İstanbul adeta ayaklarının altındaydı. Köprüden vızır vızır geçen otomobillere baktığında yeni bir günün daha başladığını hatırlayarak yersiz bir mutlulukla doluyordu. Uzun siyah çizmelerinin kısa ökçeleri taşlarla döşenmiş yola vurdukça bir ritim oluşturuyordu. “Tak tak tak…” Hava soğuktu. Yanakları ve elleri soğuktan kurumuş, yer yer pembeleşmişti. Durdu ve etrafına bakındı. Geçmişe dair tanıdık bir mekan, bir yüz arıyor gibiydi. Aradığını bulamamış olacak ki yüzü bir anda çaresizlik ve üzüntüyle doldu. Ellerini ovuşturup üşüyen kulaklarını korumak için beresini aşağıya doğru çekti. Kollarını göğsünün altında birleştirerek emin adımlarla yoluna devam etti. “Tak tak tak…”

                 Köşe başındaki fırından gelen ekmek kokusu içini ısıtıyordu. Daha onlu yaşlarda hayattan bezmiş okullu çocukları gördüğünde kendi öğrencilik yılları geldi aklına. Bir an için çocukluğuna döndüğünü sandı. Hani o en büyük sıkıntısının yeni bir çift pabuç, en büyük acısının mahalledeki serseri çocukların patlattığı mavi topu olduğu günlere… Ah, ne güzeldi o günler!


                 Kalabalık bir ailede büyümüştü. İki ağabeyi vardı. Anneannesi ve dedesi de onlarla yaşıyordu o zamanlar. Şimdi ise cennette veyahut cehennemde olmalıydılar. Aralarında büyük ağabeyiyle dört, küçük ağabeyiyle de iki yaş vardı. İki ağabey ile büyüdüğünden hiçbir zaman diğer kızlar gibi olmamıştı. Diğerleri evcilik oynarken o, mahalledeki futbol maçlarının en çok aranan oyuncusu olurdu. Uzuneşekte de fena sayılmazdı doğrusu. Ağabeyleri onu kız kardeş olarak görmezlerdi hiç. Bu yüzden sıradan bir ağabey ve kız kardeşten çok daha yakındılar hep.

                 Anadolu’nun küçük bir şehrinde geçmişti çocukluğu. Babası subaydı. 14 yaşındayken, sıcak sayılabilecek bir yaz akşamında, hayatını bütünüyle değiştirecek olan o haberi vermişti annesi.
                 -“Babanın tayini İstanbul’a çıktı. Taşınacağız, hem de en kısa zamanda. Liseyi orada okuman senin için daha iyi olur hem. Biliyorum, buradan ayrılmak zor gelecek ama bazen yapmaya mecbur olduğumuz şeyler vardır…”

                 Yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle söylemişti bu sözleri annesi. Onun da tıpkı kendisi gibi gitmek istemediği her halinden anlaşılıyordu ama onun da dediği gibi, bazen yapmaya mecbur olduğumuz şeyler vardı…

***

                 -“246 Asude TURAN”

                 Kısa bir sessizlikten sonra insanın sinirlerini bozacak derecede ince bir kadın sesi tekrar sınıfın duvarlarına çarparak yankılanmaya başladı, “Asude! Yavrum uyumasana!”.
                 -“Özür dilerim hocam, buradayım.” diye karşılık verdi Asude.
                 -“Özür dilersin tabii! Bir kez de derse ilgili olsan şaşarım zaten! Anlamıyorum, hangi alemdesin ki sen?!”
                 -“Keşke ilgi çekecek bir dersiniz olsaydı…” dedi Asude, pek zor duyulacak bir sesle söylemişti bunu. Bir yandan elini yumruk yapıp sıkıyor, sinirine hakim olmaya çalışıyordu.
                 -“Ne dedin sen? Bir de utanmadan cevap veriyorsun ha? Çık dışarı! Hemen!” O ince ve sık sık çatlayan ses insanı sağır edebilecek cinstendi. Asude daha fazla dayanamadı ve,
                 -“Canıma minnet!” diye bağırdı.

                 Yüzündeki o alaycı gülümseme öğretmeni büsbütün çileden çıkarmış olacak ki Asude kapıyı çarpıp bir zafer kazanmışçasına koşarak okul bahçesine inerken bile o cırtlak ses duyulabiliyordu. Edebiyat dersinden kovulmak onun için elbette bir zafer sayılırdı. Kitap okumaktan da, yazmaktan da nefret ederdi Asude. “Sanki ben neyi seviyorum ki edebiyatı seveceğim?” diye homurdandı sessizce.

                 Yaşadığı şehri bırakıp bu İstanbul denen cehenneme geldiklerinden beri hayat onun için çekilmez bir hal almıştı. Büyük ağabeyi üniversitede okuyor, eve yalnızca tatillerde uğruyordu. Küçük ağabeyi ise onunla aynı okulda, fakat farklı bir sınıftaydı. Onlar büyüdükçe aralarındaki samimiyet de azalmıştı. Artık ne o uzuneşekler vardı, ne de futbol maçları… Genç kızlığa adım attığı günden beri annesi “Kızlar böyle yapmaz, kızlar şöyle yapmaz…” diyerek onu sevdiği şeylerden alıkoyuyordu. Ağabeyleri de “Sen kızsın, anlamazsın.” deyip duruyorlardı ona. Kız olmak neden bu kadar zor bir işti ki sanki? Pekâlâ kızlar da küfür edebilir, futbol oynayabilir ya da kavga edebilirdi. Öyleyse neden kibar olmak zorundaydı? Bu haksızlık değil de neydi?


                 Okul bahçesine adımını attığında gözüne kendi yaşlarında, sarışın, zayıf bir kız ilişti. Oturduğu bankta oldukça kalın olan bir kitabı okumakla meşguldü. Sarı saçları rüzgâr estikçe uçuşup gözlerinin önüne düşüyor, o da saçlarını kulağının arkasına atıp hiç bozuntuya vermeden okumaya devam ediyordu. Asude’nin kızın yüzünü uzaktan seçebilmesi olanaksızdı. Görebildiği tek şey bembeyaz bir ten ve sarı saçlardı.

                 Hızlı adımlarla kıza doğru yürümeye başladı. İlginçtir, içinde müthiş bir tanışma arzusu vardı. Sanki onunla tanışması gerekiyormuş gibi hissediyordu. Sanki buna mecbur gibiydi…

                 Onun oturduğu bankın diğer ucuna oturdu Asude. Sarışın kız önce kuşku dolu bir bakış attı bu kumral düz saçları beline uzanan, kırılacak bir dal gibi zayıf, kahverengi gözlü kıza. Ardından yüzüne bir gülümseme yerleşti. Asude ile göz göze geldiler. Asude’nin o an düşündüğü tek şey kızın dillere destan güzelliğiydi. Uzaktan baktığı zaman bu kadar güzel olduğunu fark edememişti. Altın sarısı saçları güneş ışığının da etkisiyle parıldıyor, bembeyaz teni adeta bir porselen bebeği andırıyordu. Kıpkırmızı dudakları ona vişneyi anımsatıyordu. Mavi gözleri adeta bir okyanus gibiydi. Ona baktıkça kendisini masallardaki cadılara benzetmekten kendini alamıyordu. Aman Yarabbi! Dünyayı melekler mi basmıştı acaba?

                 Bir an için kızın “Seni dinliyorum.” der gibi baktığını fark etti ve konuşma ihtiyacı hissetti.
                 -“Şey… Ben Asude. Çok yalnız görünüyordun da…”
                 -“Ben de Eylül. Görüyorum ki sen de yalnızsın…” dedi Eylül, elini Asude’nin omzuna koyarak. Yüzünde içten bir gülümseme vardı. İçten olduğundan tüm kalbiyle emindi Asude.

                 Eylül kitap okumaya ve bir şeyler yazmaya bayılıyordu. O kadar çok okuyordu ki Asude onun hakkında fikir sahibi olmadığı bir konu dahi görmemişti. Eline geçen her şeyi okurdu. Zamanla ona da aşılamıştı bu kitap sevgisini. Beraber okur, okudukları kitaplar hakkında konuşur, hatta bazen beraber kısa hikâyeler karalarlardı. Onunla tanıştığı gün hayatının birden bire tamamıyla değişeceğini elbette bilmiyordu. O gün onu dersten kovan nefret ettiği edebiyat öğretmenine şu an sonsuz bir minnet duyması da Eylül’le tanışmasındandı...



                 Zamanla arkadaşlıkları kitap okumanın ve okudukları kitaplar hakkında konuşmanın dışına çıkmaya başladı. Birbirlerine hayatlarını anlatıp birbirleriyle sırlarını paylaşıyorlardı. Çok uzun zaman geçmeden Asude, Eylül’ü hayatının merkezine koymuştu. Onun için dünyadaki en önemli şey Eylül’dü. Onunla gülüyor, onunla ağlıyor, her şeyi onunla yaşıyordu. İstanbul’u onun sayesinde sevmeye başlamıştı. Eylül için de durum farklı değildi. Asude onun için her şey demekti. İkisi de birbirlerinden ayrılmayı akıllarının ucundan bile geçirmek istemiyorlardı.


***

                İstanbul’da geçirdiği 3. yılındaydı... Asude artık 17 yaşında bir genç kızdı. Eylül ile tanışalı da 3 yıl olmuştu. 3 yıldır Eylül onun arkadaşı, dostu, kimi zaman ablası, kimi zaman kız kardeşi, kimi zaman da annesiydi.

                 Asude iki katlı evlerinin alt katındaki odasında, pek de derin olmayan bir uykudaydı. Odasını loş ve sarı bir ışık yayan bir gece lambası aydınlatıyordu. Penceresi bahçeye bakan bu oda oldukça sevimliydi. Yatağın her iki yanında da kitaplıklar vardı. Asude kitaplarla iç içe olmaktan büyük mutluluk duyuyordu. Onu kitaplarla tanıştıran Eylül’e çok şey borçluydu. Birkaç yıl öncesine kadar nefret ettiği kitaplar onun yol göstericisi olmuştu artık. Okuduğu her sayfada cahillikten bir adım daha uzaklaştığını hissediyordu. Kitap okumadığı her saniye sanki büyük bir günah işliyor gibiydi. Kitaplar artık onun için vazgeçilmezdi.

                 Sağ ayağı yorganın kenarından gözüküyordu. Sol kolunu başının üzerine koymuştu. Asude uyurken hafif hırıltılar çıkarıyordu. Yüzü şekilden şekle giriyor, bir aralık ağzını açıp bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat yalnızca ağzını oynatmakla yetiniyordu.

                 Rüyasında Eylül ile tanıştığı günü gördüğünü sanıyordu fakat bir şey onun yanına gitmesine engel oluyordu. Sanki aralarında camdan bir duvar varmış gibiydi. Eylül tıpkı o gün olduğu gibi kitabını okuyor, rüzgârda savrulan saçlarını kulağının arkasına atıyordu fakat Asude onun yanına gidemiyordu. Camdan duvarı yumruklayıp avazı çıktığı kadar bağırsa da bir türlü sesini Eylül’e duyuramıyordu. Bir aralık Eylül başını kaldırdı ve ona baktı. İşte o an Asude korkuyla titredi. Bedeni Eylül’ündü fakat yüzü, Asude’nin yüzüydü!

                 “Tık tık tık!”

                  Asude tıkırtıyı duyduğunda korkuyla yataktan fırladı. Tıkırtı pencereden gelmişti. Orada her kim varsa ona onu uyandırdığı için minnet duyuyordu. Yavaşça pencereye doğru yürüdü. Pencereyi açmasıyla yüzüne çarpan soğuk hava onu kendisine getirerek rüyanın etkisinden çıkmasına yardımcı oldu. Gecenin bir yarısı kimdi bu böyle?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder