22 Eylül 2013 Pazar

Saturday Night Love -3. Bölüm-

Elemelerden tam bir hafta sonra, bana atılan bir e posta ile, La Dolce Vita Proje Grubu için olası 10 üyeden biri olduğum bildirildi. Pazar günü, saat 12.00'da şirketin akademi binasına gelmem ve olası üyelerle tanışmam bekleniyordu. Tam gününde ve saatinde, akademiye gittim. Girişteki görevliye gideceğim yeri sordum ve üç numaralı toplantı odasına doğru yola koyuldum. İkinci kattaydı bu afilli adının aksine oldukça özensiz oda. Kapıyı açıp içeri girdim. 10 kişi koltuklara oturmuş, yüzlerinde sıkkın bir ifade ile bir şeylerle uğraşıyorlardı. üç tanesi müzik dinliyordu, diğer ikisiyse aralarında bir şeyler konuşuyordu. Kapının aniden açılma sesiyle onunun da yüzü bana döndü. Kim olduğumu anlayama çalışırcasına bakıyorlardı. Neden sonra aşırı pembe giyinmiş bir kız, sen Neftis Nera değil misin, dedi heyecanla. Ta kendisi, dedim biraz gururlanmış bir eda ile gülümseyerek. Eliyle yanına gelmem için işaret etti. Yanındaki koltuğa oturduğumda, Merhaba ben Shirushi, yalnız "Shi"yi uzatacaksın, dedi gülerek. Bu kızı hatırlamıştım! Sesi Lil Kim, May Doni, Yoo Seung Eun  ile Lee Hi karışımı bir şeydi ve R&B ya da soul gibi türlere olağanüstü bir yatkınlığı vardı. "Japon musun yoksa sende?!" dedim bir yandan da ırkına şaşırmış olmakla birlikte. Farkında olmadan Japonca sormuş olacağım ki, Shirushi hariç salondaki diğer iki kız anlamamış gözlerle bize bakıyorlardı. "Hai hai!" dedi Shirushi de, Japon olduğunu Japonca onaylayarak. Bu sefer Korece, "Sende mi Japonsun?" dedi. Cevap beklemeden sorulmuş bir soruydu bu. Konuşmamızın başından beri bizi izlemekte olan, saçları doğal sarıya yakın bir ton olduğu kirpik ve kaşlarından belli olan kıza da elimi uzattım, "Merhaba, ben Taiga!" Nezaketle ve doğal bir asaletle "Ben de Luise, Annaluise." dedi. Meraklanmıştım. O da bir melezdi demek. Tam nereden geldiğini soracaktım ki, kapı büyük bir hışımla açıldı. İçeriye hafif tombul, kırklı yaşlarında gösteren bir kadın girdi. Aceleyle "Benim adım Lee Soul Eun. Grubun çıkışına kadar sizin direktörünüz benim. Tanışmışsınızdır birbirinizle herhalde. Yine de,  Annaluise, Kim Deu Soo ve Park Ye Bin, Shirushi, Neftis Nera ya da Taiga. Selamlaşın bakayım! Hah, tamam. Ne diyorduk? 2013'ün mayısında debut yaptırmayı beklediğimiz bir grup vardı. Gruptan üç üye ayrıldı, grup şuan boşta. Onun yerine hala SME stajyerlerinden oluşan, stajyerleri stajyerlikten idollüğe terfi ettirmeyecek, aksine hala stajyer bırakacak bir proje grubu arayışına girdik. Bundan bir buçuk ay önceki kayıtların ve karşılıklı düelloların sonucu olarak da siz beşinizi seçtik. Gerçi Taiga, Woollim'den, biliyorsunuz. Şirket olarak, bu sefer gerçekten değişik bir sound'a sahip bir grup çıkartmayı amaçlıyoruz. Pop'tan ziyade hiphop'a yakın bir şeyler denemek istiyoruz. SHINee ile R&B, f(x) ile elektro pop, EXO ile yeniden TVXQ tarzı bir pop R&B soundlu, bunun haricinde SNSD gibi pop, SuJu gibi elektro ve The Grace gibi ballad, TRAX gibi rock -eskiden visual kei idi, hey gidi günler hey!-, J-min gibi country-rock sound'larına sahip bir şirketiz. Ama hiphop yok. Bu yüzden de siz onunuz burada. Anlaşıldı mı? Tamami öyleyse, çalışma planlarınız elimde. Bu hafta içerisinde yurdunuza taşınacaksınız. Şunun şurasında beş ayınız var. Hepiniz uzun zamandır bu işlerin içerisindesiniz diye, durumunuza orantılı olarak hazırlık sürenizi kısalttık.  Son olarak... sorusu olan?" dedi kadın. O kadar hızlı konuşmuştu ki neredeyse hiçbir şey anlamamıştım. Diğerlerinin de benden farkı yoktu, buna rağmen kimse soru sormadı. Kadın, "Güzel. Zeki kızlar sizi! Şimdi, bunlar çalışma programlarınız. Al bakalım, sende al, sende, hah, bu da sondu. Yarın sabahtan yerleşin yurtlarınıza. Salı günü başlıyor eğitiminiz. Sıkı çalışın!" dedi ve bir şey söylememize fırsat bırakmadan çıktı gitti.

Bir zaman sonra, grupta çıkış yapacak üç kişi açıklanmıştı. Ben, Nera, Deu Soo ve Ye Bin. Açıkçası, kesinlikle Shiru ve Luise ile aynı grupta olmak isterdim. Nitekim, gruptaki kızların popa olan aşkı, aegyo dolusu hareketleri ve hiphop'la alakası olmayan tavırlarından sonra, alenen grupla sözleşmemi fes etmiştim. 2013'ün Nisan ayında, yeniden Woollim çatısına dönmüş ve üçüncü solo albümüm üzerine hazırlıklarıma başlamıştım. Albümüm çıkmış, ilkini ikiye katlayarak 111.000 satmıştı. Dijital listelerde 3 hafta birinci sıraya oturduktan sonra, beni tahtımdan indiren isim hiç de yabancı değildi. La Dolce Vita zamanlarından tanıştığım Annaluise, Luise adı altında, soft rock bir albümle SM'den hiç beklenmeyen bir çıkışa imza atmıştı. Çıkışı çokça konuşulmuştu. Japonya'ya, ailemin yanına gittiğim bir sıradaysa, Shiru'nun resmini büyük bir billboard'ın üzerinde görünce, olduğum yere mıhlanıp kalmıştım. Solo çıkış yapmıştı! Onun adına gerçekten çok mutlu olmuştum.

***

2013 Ekim ayında, SME'den yeniden bir telefon aldım. La Dolce Vita'yı yenilemeyi teklif ediyorlardı. Neden diye sorduğumdaysa, SM'in hali hazırda yaptığı "müzikal" atakları daha da derinleştirmek ve SM'in bubblegum pop anlayışını yıkmak istedikleri cevabını almıştım. Fakat bu sefer açık açık pop yapmayacağımı da belirtmiştim. Asla. Eğer beni gerçekten grupta istiyorlarsa, birkaç ufak isteğime uymak zorundaydılar. 

Bir şekilde, yeniden La Dolce Vita'ya dahil oldum. 1 ay sonra, Kim Ye Kyu dahil oldu. Onunla beraber ikili olarak çıkmak üzere tam 3 ay çalıştık. 3.ayımızın sonlarında, SM gruba iki kişi katmak istediğini bildirdi. Artık solo çaylaklar olarak adını duyurmuş Luise ve Shiru'dan başkası değildi bunlar. Bu habere çok sevinmiştim. Benim açımdan bir problem yoktu fakat Ye Kyu buna şiddetle karşı çıkmıştı. Yine de, ikilinin lideri ben olduğumdan ve gruba üye eklenmesini onayladığımdan, Shiru ve Luise, bize ufak bir ziyaret gerçekleştirmişlerdi. Fakat, Ye Kyu buna çok kızmıştı ve adeta Luise ile Shiru'nun üstüne saldırmıştı. Yine de ya kariyerine elveda diyecekti ya da bu olası iki üyeyi kabullenecekti. Birlikte çalışmaya başlamıştık bile ve Luise ana vokal, Ye Kyu ana dansçı ve yardımcı rapçi, Shiru yardımcı vokal ve yardımcı dansçı, ben ana rapçi olarak grup içerisinde varlığımı sürdürüyordum. Günlerden bir gün, Luise ve Ye Kyu ciddi bir tartışmaya tutuldular. Öyle ki, Ye Kyu Luise'i darp etmeye dahi çalıştı. Akabinde, SM'den bir ihtar aldı ve gruptaki yeri "olası" pozisyonuna düşürüldü. 

O günden tam bir ay sonra, Kim Ye Kyu, çok sevgili arkadaşım, babasının ölümü üzerine gruptan ayrılıp memleketi Jeju Adası'na geri döndü. Çıkışımıza dört ay kala, Shiru (artık ona böyle diyordum), Luise ve ben tüm stratejimizi değiştirmek zorunda kalmıştık. Ye Kyu, hem ana dansçımızdı hem de yardımcı rapçimiz. Özellikle dans konusunda Shiru ve benim üzerime çok fazla sorumluluk yüklenmiş oluyordu Ye Kyu'nun gitmesiyle. Luise'in dansla hiç alakası yoktu. Shiru, bale ve vals eğitimi almıştı, ben İspanya'da kaldığım dönemlerden ve akabinde aldığım eğitimlerden Latin danslarıyla ilgileniyordum. Ye Kyu ise bir b-girl'dü. Ki grubumuzun genel sound'u itibariyle, bizim ne baleye ne tangoya ihtiyacımız vardı. İhtiyacımız olan tek şey bir b-girl'dü. Böylece, SME dans öğretmenleri tarafından daha ağır bir dans programına maruz kalıyorduk. Hatta bazen öyle zamanlar oluyordu ki, adeta bir abla olarak gördüğüm ve yurtta kalmaya başladığım günlerde sıcakkanlılığıyla beni adeta kendine hayran eden Hyoyeon, vakit buldukça (ki vakti yok denecek kadar azdı) yanımıza geliyor, yarım saat gibi bir süre içerisinde bize birkaç ipuçları veriyordu. Kimi zaman yanında Yuri'yi bile gördüğümüz oluyor, Shiru ve ben heyecandan dilimizi yutuyorduk. Böyleyken böyle zaman akıp geçiyordu. Çıkışımıza üç ay 20 gün kala, Luise ve Shiru'nun günlük vokal ve enstrüman eğitimleri 7 saate çıkarılmıştı. Geri kalan üç saatte, Luise 2 saat dans eğitimi, Shiru 3 saat dans eğitimi, ve üçümüz birden yeniden dil eğitimi alıyorduk. Benim programım onlara nazaran biraz daha farklıydı. 2 saat enstrüman, 2 saat rap, 3 saat beste, prodüksüyon ve söz yazma (ki haftanın üç günü derslerimiz Luise, bir günü de Shiru ile ortaktı), 3 saat dans eğitimi, 2 saat vokal ve bir saat dil eğitimi alıyorduk. Luise ve benim İngilizcemiz, Shiru ile benim Japoncamız ve üçümüzün de ana dili gibi Korece'si vardı. Bunun haricinde ben Latin dillerini  çat-pat, Türkçeyi ana dilim gibi -ki öyle, Shiru Çince'nin iki kolunu da oldukça iyi konuşuyordu. Luise hummalı bir Japonca ve Çince eğitimi alıyordu. Bazen Çince eğitimlerine bende katılıyordum. Yurda döndüğümüzdeyse saat gece üçü çoktan geçmiş oluyor, her birimiz yatağımıza gömüldüğümüz gibi derin bir uykunun dinlendirici kucağına bırakıyorduk kendimizi. Günler öyle bir hızla geçip gidiyordu ki... Çıkışımıza tam iki ay kala, biz artık neredeyse mükemmel denecek bir seviyedeydik. Luise, ben ve Shiru, albümüzün söz yazım, beste ve prodüksüyon işini üstlenmiştik. Albümümüzün adı: La Dolce Vita Project Unit - Vol 1 14 idi. İçerisinde 2 enstrümantal versiyonla birlikte tam 14 şarkı vardı. 10'unun her şeyi bize aitti. Eğitimimiz artık bitmiş, 5 saat sahne performansı ve ona bağlı şeylere, geri kalan 5 saatse albümün kaydına ve aranjmanına odaklanıyorduk. Çıkışımız Ağustos ayındaydı. 14 Ağustos 2014. Albümümüze adını veren 14, tam da buradan geliyordu. 

Çıkışımıza tam üç hafta kala tüm hazırlıklarımız tamamdı, yaklaşık 10 teaser'ımız yayınlanmış, Daum'da hayran kulübümüz açılmış ve bir tek canlı performans provalarımız kalmıştı geriye. Çıkış şarkımızın adı Bird'dü. Bestesi Luise'e, sözleri bana ve aranjmanıyla arka planda oldukça büyük yer kaplayan piyano Shiru'ya aitti. Orta tempolu, oldukça değişik efektlerle süslenmiş yine de senfonikliğini kaybetmemiş bir şarkıydı. Şarkının yapımında üçümüzün de esin kaynağı Epik High'ın "Fan" şarkısı olmuştu. (BIGBANG - Tell Me Goodbye ve kimi zaman TVXQ Wrong Number'ı andırdığı oluyordu bana yine de şarkının.) Gerçi sözler, yolunu kaybetmiş bir kuş ve bir yandan da özgürlüğünü arayan bir insanla ilgiliydi. Ayrıca şarkımızda, vokal kısımları da vardı. Bu şarkıda Luise sesini daha hard rock'a özgü bir tınıya bürütmüş, Shiru ise, Luise'in aksine soul semalarında gezinen bir vokal ile şarkının büyük bir bölümünü üstlenmişti. Geriye bir tek rap kısmı kalıyordu ki, ondan da ben sorumluydum. Rap'im genel olarak old school ya da hardcore değildi. Soft bir şeyler deniyordum. Kimi zaman flex'e döndüğüm de oluyordu.

Klibimizdeyse, uçurum kenarı kullanmıştık. Bulutlu bir günde yapmıştık çekimimizi. Uçurumun üstüne eğitimli güvercinleri salmıştık, güvercinler oradan oraya dolanıyordu. Klip en büyüğümüz olan Luise ile açılıyordu. Hastalıklı yeşil renginde duvarların ortasında bembeyaz bir yatak, tam ortasında siyahlara bürünmüş melankolik bir kız. Saatin tiktakları duyuluyor. Bir anda ayağa kalkıyor. Odanın kapısını arkasından hışımla kapatıyor. Akabinde Shiru'ya geçiyoruz. Koca bir nehrin tam ortasında, doğal bir köprünün üstünde, beyaz, etekleri bol bir elbise giymiş. Etrafına bir göz attıktan sonra aceleyle koşmaya başlıyor. Ve ben, bir gölün ortasında, ufak ve kahverengi bir sandalın tam ortasında, küreksiz bir biçimde duruyorum. Dalgalar ufka yaklaşırken, şarkı sözleriyle birlikte giriyor ve klip böyle akıp giderken, finalinde, sırasıyla Luise, Shiru ve ben güvercinlerin uçtuğu uçurumdan aşağı atlayarak hem kendi yolumuzu hem de özgürlüğümüzü bulmuş oluyoruz.  Arada, gri bir arka planın önünde beyaz elbiselerle, ellerimizle gölge oyununda yapılan kuş şeklini yaptığımız, adeta oradan oraya savrulduğumuz dans kısımları giriyor. Klibin ortalama bir buçuk dakikasınıysa, grup olarak "band" halinde şarkının enstrümantal kısımlarını çaldığımız yerde geçiriyoruz. Kliplerde tam bir klasiğe dönüşmüş (Bkz: BIGBANG Love Song, Taeyang ft Tablo Tomorrow, FTIsland Hello Kara Seungyon'un solosu) boş bir arazide, arkamızda aydınlatmalarla ben bas gitarı, Luise elektro gitarı, Shiru'ysa bateriyi çalıyor. Çok kısa bir zamanıysa, siyah perdelerin önünde, bir sahnenin üstünde geçiriyoruz. Üstümüze spotlar geliyor. Luise'in üzerinde otantik ve siyah bir elbise var. Saçları doğal bir şekilde açık bırakılmış. Ben deri bir pantolon, deri ceket ve Harley Davidson'larımla kostümümü tamamlamışım. Shiru'ysa, ikimizin tam ortasında, beyaza yakın bir tonda, pembe bir tuvalet giymiş durumda. Burada sanırım, özgürlük tutkusunun sosyal statüye bakmadığını aktarmaya çalıştık. Kısmen trajik ve oldukça depresif bir klip. Şarkıda bazen hakim olan elektro gitar, bazen egemenliği eline geçiren bas ve piyano, şarkının ve klibin insan üzerindeki etkisini inanılmaz arttırıyor. 

***

14 Ağustos günü çıkışımızı yaptık. 17 Ağustos günü programlara çıktık. 18 Ağustos'ta katıldığımız Music Core'de ilk birinciliğimizi aldık. Akabindeki üç hafta boyunca Ingikayo'da "triple crown" elde ettik. Albümümüz Gaon'un aylık albüm satışlarında üçüncü sıradaydı. İlk haftasında 70,000 ay sonundaysa, 120 bin satmıştık. Bir çaylağa göre hayli yüksek rakamlardı bunlar. Ama sebepleri çok da akıl almaz değildi. İlk olarak biz SM grubuyduk. Tanıtımımız debut öncesinde hayli yapılmıştı fakat buna rağmen SM'in bir taktiği ile yüzlerimiz gizli kalmıştı. Halkın bize duyduğu merak artmıştı. Debutten önce Luise, f(x)'ten Victoria'nın solo bir şarkısına "anonim" adıyla eşlik etmişti. Benim bile grupta olduğum kesin olarak bilinmiyordu. Çünkü resmi bir açıklamayla gruba dahil edildiğim belirtilmemişti. Her şey gizliydi. Youtube kanalımıza da birkaç akustik cover yüklemiştik albümden. Kısaca promosyonumuz merak uyandırmıştı. Ayrıca, SM'den bir hiphop grubu gelmesi de insanları şaşırtmıştı. Ki hiphop grubu sayılmazdık ama yine de, insanlar önyargıyla ya da merakla yaklaşmıştı. Yeteneklerimizi gizlice tanıttığımız videolar bir çoğunun önyargısını meraka dönüştürmüştü. Bizden bir yıl önce debut yapmış EXO üyeleriyle, Luise'in ufak bir intro düetleri vardı. Shiru'nun enstrüman videolarını da yüklemeyi ihmal etmiyorduk. Ben, rap yaptığım videoları koyuyordum. Haliyle SM için her anlamda tabuları yıktıran bir grup olmuştuk. Ve debut yaptığımızdaysa da, üçümüzün de gözlerin aşina olduğu yüzler olması bize fiziksel satış olarak dönmüştü. Dijital'de de 1. sırayı kapmıştı Bird. Ta ki, Eylül'de 2NE1 dönene kadar. Nitekim o andan itibaren listelerde YG hakimiyeti sürmeye başlamıştı. Ekim ayına kadar yer almadığımız variety, reklamımızı yapmayan SM sanatçısı kalmamıştı. 

***

Kasımda, yıl sonu festivalleri hazırlıkları için kollar sıvandı. Özel sahneler için birçok idol grubundan karma bir grup oluşturulacaktı. Üç grup vardı. Üçünde de La Dolce Vita'nın bir üyesi vardı ve gruplar karmaydı. Grupların adı mitolojilerden geliyordu. İlk grubun adı en büyük kahramanlardan Herakles idi. İkinci grubun adı Olympos, son olarak benim grubum olan üçüncü grubun adıysa, Truva'dan adını alan Troy'du. Herakles'te, Luise, EXO'dan Baekhyun ve D.O ve son olarak Teen Top'tan Niel ve Chunji  vardı. Tam bir vokal grubuydu. İkinci grup Olympos'ta, dans grubuydu. Shirushi'ye EXO'dan Luhan ve Lay, Teen Top'tan Ricky ve L. Joe eşlik ediyordu. Son olarak Troy, hiphop grubuydu. Ben, Nera, EXO'dan Chanyeol ve Tao, Teen Top'dan ise C.A.P ile Changjo vardı. Aslında mantıken L.Joe'nun Troy'da, Changjo'nun Olympos'ta olması gerekirdi ama grubumuza bir vokal ve Olympos'a da bir rapçi gerektiğinden, üye değişikliği yapmıştık. Herakles, Janis Joplin'in Maybe şarkısını, Olympos James Brown'un I Feel Good şarkısını, Troy ise MFBTY'un Sweet Dream şarkısını coverlayacaktı. Gruplar şarkılarına ortaklaşa karar vermişlerdi.  Kasım'ın 17'sinden itibaren çalışmaya başlamıştık. İlk anımızdan itibaren kameralar yanımızdaydı. Troy'un buluşma yeri Woollim'deydi. Ben buluşmaya 5 dakika geç kalmıştım. Woollim'in aşina olduğum toplantı odasına girdiğimde, içeride şirketten ve variety'lerden tanışmışlığım olan ama çok yakın olmadığım Chanyeol ve Tao, Teen Top'ın lideri C.A.P ile Changjo çoktan yerlerini almışlardı. Hepsinden geç kaldığım için özür diledikten sonra tanışma faslına girdim. Her biriyle el sıkıştıktan sonra, kameraların da beni bir hayli germesiyle, odanın atmosferinden rahatsız olmaya başlamıştım. Chanyeol C.A.P ve Changjo ile muhabbete başlamıştı bile. Tao telefonunu çıkarmış, oyun oynuyordu. Bense, kalkmış kendime çay alıyordum. Tam masaya oturmuştum ki, grubumuzdan sorumlu koordinatör Bizzy içeri girdi. Girmesiyle de elimdeki pet bardağın yere düşmesi bir olmuştu. "Hyong!" diyerek soluğu yanında aldım. Bizzy'i Jungle'a ilk katıldığımdan andan beri sever ve inanılmaz sayardım. Bana sıcak bir gülümseme ile karşılık verdikten sonra, şarkıyla ve bölümlendirmelerle ilgili kısa bir özet geçti. Bizleri karşısına çağırıp her birimizden sevdiğimiz bir şarkıyı söylemesini istedi. Ben 2pac Dear Mama'yı, C.A.P, T.O.P'nin Oh Mom'ını, Tao, Simon D'nin We Got'ını, Chanyeol Beenzino'nun If I Die Tomorrow'unu söylemişti. Changjo ise şarkıların vokal bölümlerine eşlik etmişti. Bizzy bir yandan bir kenara notlar alıyor bir yandan da dikkatle bizi inceliyordu. Yarım saat kadar sonra, prova odasına girmiştik bile. Şarkı paylaştırılıyordu. Vokal yeteneğim sıfıra yakın olduğu için bana verilmesi planlanılan T-asha'nın kısımlarından sadece rap bölümünü almıştım. Vokaller Changjo'daydı. Tiger ve Bizzy'nin flex kısımları Chanyeol'daydı. Sert kısımlar C.A.P'ye, daha yumuşak ilerleyen yerlerse Tao'ya verilmişti. Ben klibe paralel olarak canlı performansta sarı, dalgalı bir peruk takacaktım. C.A.P ve Tao, Tiger'ın, Chanyeol ve Changjo ise Bizzy'nin cosplayi olacaktı. Koreografimiz yoktu. Kafamıza eseni yapmakta serbesttik. İlerleyen haftalardaysa, şarkımızı çoktan kaydetmiş grup üyeleri olarak birbirimize alışmıştık. Hatta festivalin TV yayını için gerekli olan kaynaşma faslı için lunaparka bile gitmiştik bütün gruplar olarak. Bu lunapark zımbırtısı sayesinde şirketdaşlarım EXO üyelerinden Chanyeol ile gerçekten arkadaş olup çıkmıştım. İnanılmaz kafadar biriydi. Tao, oldukça sessiz, sakin biri olduğundan arkadaş olarak bana hitap ettiği pek söylenemezdi. Changjo'yla da aram fena sayılmazdı. Yaşıt olmamızın etkisi de büyüktü pek tabii bunda. Minsoo-hyong ya da C.A.P'de kimi zaman Changjo, Chanyeol ve benimle takılıyordu...

20 Eylül 2013 Cuma

Saturday Night Love -2. Bölüm-



           Küçük pembe bavulumla kafede otururken bana doğru yaklaşan bir kızı fark ettim. Daha önce karşılaştığım birine benziyordu. Yüzüne baktığınızda Asyalı olduğunu söylemeniz güçtü. Fakat gözleri de biraz çekik olduğundan büyük ihtimalle bir melezdi. Sanki daha önce bir yerde karşılaşmış gibiydik ama nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Belki de bu sadece benim kuruntumdu…

Yanıma geldi ve karşımdaki bir ayağı kısa olduğu için sallanan, gri renkteki sandalyeye oturarak ellerini masaya koydu. Belli belirsiz bir gülümsemeyle “Merhaba.” dedi. O an beni tanıdığına emin olmuştum fakat nereden tanıştığımızı hatırlayamıyordum. “Sen kimsin?” demek de pek kibar olmayacaktı. Pek bozuntuya vermeyerek “Merhaba.” diye karşılık verdim. Ben bozuntuya vermemiş olduğumu zannetsem de karşımdaki beden dilini anlama konusunda biraz fazla iyi olacak ki durumu hemen anlayarak açıklama yapma ihtiyacı hissetti. “Daha önce Japonya’daki seçmelerde karşılaşmıştık.


Evet, bu kız benimle beraber seçmeleri geçen kızdı. Hatırladığımı söyleyerek yüzünü biraz daha dikkatlice incelemeye başladım. Oldukça beyaz tenliydi. Boyunun Asyalı kızlara oranla oldukça uzun olması da melez olduğuna dair bir başka kanıttı. Bembeyaz bir teni vardı. Salık bıraktığı düz ve kahverenginin açık bir tonundaki saçları belinin biraz yukarısına değiyordu. Oldukça zayıf bir yapısı vardı. Sarıya kaçan garip ama güzel bir renkteki gözlerinin ise derin anlamlar gizlediği apaçık ortadaydı. Bakışları insanı adeta büyülüyordu. Sanki geçmişte birçok üzücü olay yaşamış gibiydi, bakışları hüzünlüydü.

Ben büyük bir dikkatle onu incelemeye koyulmuşken “Bayağı oldu… Uzun zamandır yoktun. Bir sorun mu çıktı?” diyerek belki de hakkında en son konuşmak istediğim konuyu açmıştı. Evden kaçtıktan sonra ikizim, Shinku, olayı aileme anlatsa da çoktan beni bir an önce geri getirmek için uğraşmaya başlamışlardı. Bana ulaşmalarını engelleyebileceğimi düşünsem de çok geçmeden yanıldığımı anlamıştım. Bir şekilde bulmuşlardı işte… Ben de işleri yoluna koyabilmek için bir süreliğine Japonya’ya geri dönmek zorunda kalmıştım. Nihayetinde zorla da olsa ailemi ikna ettim ve hayallerime ulaşmak için tekrar Kore’ye döndüm.

Elbette ki bunları karşımdakine anlatmam imkânsızdı. Bu yüzden geçiştirmek adına ortaya “Korece’mi daha fazla geliştirene kadar akademide kaldım.” gibi beyaz bir yalan savuruverdim. Bu beyaz yalana inanıp inanmadığını tam anlamıyla kestirememiştim. Belki de inanmış gibi görünmeye çalışarak “Bundan sonra buradasın yani?” dedi. Bu dediğini onayladıktan sonra bir an içimden her şeyi anlatmak geçmişti. Dertleşebileceğim birine ihtiyacım vardı ama hayır. Bunların henüz tanıştığım birine anlatamayacağım meseleler olduğuna kanaat getirip susmayı tercih ettim.

Hemen ardından aslında en başında olması gereken kısma, tanışma faslına gelmiştik. Elini uzatarak “Bu arada ben Luise, Annaluise.” demesiyle melez olduğu konusundaki düşüncem kesinleşmişti. “Yamada Shirushi.” Dedim ve ekledim, “Ama lütfen şöyle telaffuz et: Yamaada Shiiirushi.” Bunun sanılanın aksine öyle gizli anlamları da yoktu. Bir arkadaşımla olan şakalaşmalarımız sonucunda ortaya çıkan bu telaffuz biçimi garip bir şekilde hoşuma gitmişti. Ayrıca Luise’de garip bir şekilde bana o arkadaşımı andıran bir şeyler vardı. Belki de bu yüzden onu kendime yakın hissetmiştim…

Luise gittikten sonra ben de kafede fazla oturmadım. Amacım alışveriş yapmak olmasa da civardaki mağazaları gezmeye koyuldum. Fakat çok geçmeden bu işten de sıkılmıştım. Giyim mağazalarının yanındaki müzik aletleri satan dükkân dikkatimi çekmişti. İçeriye girip biraz gezinmek fena olmazdı…

Kapıdan içeriye adımımı attığım anda adeta büyülenmiştim. Sol yanımda pembesinden yeşiline kadar rengârenk elektrogitarlar, onun altında farklı büyüklükte bir sürü keman; sağ yanımda ise biri siyah biri beyaz olmak üzere iki adet kuyruklu piyano ve duvara asılmış klasik gitarlar… Başımı biraz yukarı kaldırdığımda ise bir kısmının adını dahi bilmediğim binbir çeşit enstrüman… Kendimi cennette gibi hissediyordum. Oradaki bütün enstrümanları çalabilmeyi öylesine çok isterdim ki…

Bir anda kendimi beyaz olan kuyruklu piyanonun başında bulmuştum. Tuşlara her dokunduğumda içimi anlatılamaz bir mutluluk kaplıyordu. Bilindik bir ezgi çalmaya ve mırıldanmaya başlamıştım. “Mırıldanma” işini abarttığımı ancak ezginin sonuna geldiğimde duyduğum alkış seslerinden sonra fark edebilmiştim. Dükkan sahibi ve yanında duran anne-baba ve küçük bir oğlan çocuğundan oluştuğunu sandığım bir aile hayranlık dolu bakışlarla beni süzüyordu. Yavaşça yerimden kalktım ve eğilerek teşekkür ettim. Küçük bir konser vermiş gibiydim. Dükkân sahibi “Müthiş bir yeteneğin var!” diyerek beni överken, ben küçük çocuğun düz ve simsiyah saçlarıyla oynamaya başlamıştım. Ardından dükkân sahibi söze devam etti, “Bu yeteneğini kesinlikle değerlendirmelisin!”
          
Hafifçe gülümseyip biraz da havalı bir tavırla saçlarımı geriye atarak “Şu an SM’de stajyerim.” dedim. Hepsi tek bir ağızdan “Gerçekten mi?” diye bağırdı. Bense bu arada gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Hemen ardından çocuğun annesi kollarımı tutup beni sarsarak heyecanla “BoA ile tanıştın mı?” diye sordu. Tanıştığım ünlüler olmuştu fakat BoA’yla henüz tanışabilmiş değildim. “Hayır.” cevabını verdiğimde biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Sonra gülerek “Sen ileride ünlü olacaksın değil mi?” diye sordu. “Umarım…” diyerek cevap verdim. Zamanın bize ne göstereceğini kimse bilemezdi. Belki olacaktım, belki de olamayacaktım… Bunu ben de dahil kimse bilemezdi.

Kadın telefonunu çıkartıp yanıma yaklaştı ve beraber fotoğraf çekinip çekinemeyeceğimizi sordu. Daha stajyerken bile idolmüş gibi davranılması hoşuma gitmişti. Çekinebileceğimizi söyledim. Biraz sohbet ettikten sonra her ne kadar enstrümanları gördükçe içim gitse de ayrılmak zorunda kaldım.

Ertesi gün ortalık bir hayli karışıktı. Herkes telaş içinde oradan oraya koşuşturuyordu. Bir köşeye oturup boş bakışlarla bu koşuşturmacayı izlerken kulak misafiri olduğum bir konuşma sayesinde o gün Lee Soo Man’in geleceğini öğrenmiştim. Ancak açık konuşmak gerekirse diğerlerinin aksine Soo Man’i etkileyip etkilememek zerre kadar umurumda değildi. Onlar bizim müzisyen olmamızdan çok köle olmamızı istiyordu. Bazen gidip kendi ajansımı kurmak, gerçek anlamda müzisyenler yetiştirmek gibi hayallere kapıldığım doğruydu. Ancak bunun için ciddi bir bütçe lazımdı ve o da bende yoktu…

Stajyerlerden bazıları o gün kayda girecekti. Ben ve Luise de o stajyerlerin arasındaydık. Luise neredeyse tüm gün beni izlemişti. Acaba konuşacağı bir konu mu vardı? Eğer öyleyse seve seve konuşabilirdim. Zaten ben de konuşabilmek için fırsat kollasam da elime geçen fırsatları da utangaçlığım yüzünden geri tepiyordum.

Kayıt için sırada bekleyen stajyerler arasında heyecan bir hayli fazlaydı. Luise’in de heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Ellerini arkadan kavuşturup topuklarına basarak koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyor, bir yandan da oflayıp pufluyordu. Heyecanı biraz olsun yatıştığında ise sabit bir şekilde tekrar beni izlemeye koyulmuştu. Bakışlarından rahatsız olmuyordum fakat nedenini de bilmek istiyordum.

Kayıttan sonra dans derslerinden birinde Luise nihayet yanıma gelmişti. “Biraz dolaşalım mı?” diye sorduğunda ise içimden “Evet!” diye çığlıklar atıp zıplamak gelmişti. Yeni tanıştığı insanlarla iletişim kurmakta zorlanan biri olduğumdan cesaret edip de konuşma ihtimalim azdı. Bir süredir beklediğim ilk adımın ondan gelmesi benim için oldukça sevindiriciydi.

Yine dün oturduğumuz kafedeydik. Kahvelerimizi içerken lafı uzatmada söze başladı ancak bunun asıl söylemek istediği konu olup olmadığından emin değildim.

“Oldukça etkileyici bir sesin var… Piyano konusunda da oldukça iyisin.” Bunları söylerken yüzünde geniş bir gülümseme vardı. “Teşekkür ederim. Tiz seslerde senin kadar iyi olamasam da…” dedim ve kıkırdamaya başladım. “Bir grup kuralım. Ben tiz sesleri halledeyim, sen de pes.” diyerek o da gülmeye başladı. “Ciddiye alınacak kadar iyi bir fikir.” dedim. Bu konunun sadece bir bahane olduğu ortadaydı. Ağzındaki baklayı çıkarmasına yardım etmem gerektiğini hissettim, “Son birkaç gündür sürekli beni izleyip şimdi de konuşmak istemenin sebebi beni övmek miydi yoksa? Yanlış anlama, rahatsız olduğum falan yok. Hatta hoşuma bile gidiyor.”

Şaşırmış gibi bir yüz ifadesi vardı. “Demek seni izlediğimin farkındaydın. Şaşırdım fakat şaşırmamın sebebi aslında bu değil, hoşuna gidiyor olması.” diyerek gülmeye devam etti. “Aslına bakarsan son günlerde seninle konuşmak istiyordum. Fakat ilk adımı senden beklemiştim.” diyerek olayı açıkça anlattım. Bu sefer gerçekten şaşırmış gibi duruyordu. “Sende bana eski bir arkadaşımı hatırlatan bir şeyler var. Biliyorum, bu sadece bir saçmalık. Ama seninle ne zaman konuşsak sanki onunla konuşuyormuş gibi hissediyorum.” diyerek devam ettim.

“Ne kadar eski bir arkadaş bu? Belki de gerçekten eskiden arkadaştık. Düşünsene. Film konusu olabilir!” diyerek kahkaha atmaya başladı. Bense buruk bir gülümsemeyle “Keşke öyle olabilecek olsaydı… Fakat imkânsız. Çünkü arkadaşım öldü.” dedim. Kahkaha atmasından utanmış gibi bir hali vardı. Ama bunun için ona kızacak değildim. Nereden bilecekti ki?

“Belki de ileride, o arkadaşının yerini alamayacak olsam bile onun kadar iyi bir arkadaşın olabilirim.” diyerek gülümsedi. Ardından birkaç saat şirket ve Lee Soo Man hakkında konuştuk ve ertesi gün tekrar buluşup yine onun belirleyeceği bir yere gitmek üzere ayrıldık. Neresi olduğunu tabii ki bilmiyordum…

Bir Ay Sonra

Lee Soo Man’in yeni projelerinden birine dahil olmuştum. Yeni kurulacak bir grup için yirmi kişi arasından üç kişi seçilecekti. Henüz tanışmasam da herkesin hakkında konuşup durduğu ve öve öve bitiremediği Neftis Nera adındaki kız için kesin grupta olacak deniyordu. Peki ya diğer iki kişi kim olacaktı? Luise de o yirmi kişiden biriydi. Bence büyük bir ihtimalle o da seçilecekti. Dans konusunda olmasa da ses konusunda oldukça iyi, hatta bence mükemmeldi. Eğer seçilmezse büyük haksızlık olacaktı.

Karşılaşmalar ikili olacaktı ve hangi konuda yarışılacağı konusunda kura çekilecekti. Önce sahneye şu oldukça popüler olan kız Neftis çıkmıştı. “Neden bu kadar abartılıyor?” şeklindeki düşüncelerim yerle bir olmuştu. Sahnedeki performansı oldukça etkileyiciydi. Bas gitar çalışına imrenerek hayran gözlerle bakmıştım. Onunla tanışmak için can atıyordum.

Ardından sıra Luise’e geldi. Şanslıydı ki ona ve rakibine vokal yatkınlığı çıkmıştı. Dans çıkmadığı için derin bir nefes almıştım. Karşısındaki de oldukça dişli bir rakip olmasına rağmen bence Luise’den daha iyi değildi. Rakibi zayıf olmamasına rağmen ona göre oldukça iyiydi. Belki de ben Luise’in bazı özelliklerine hayran olduğum için böyle görüyordum…

Luise sahneden indikten biraz sonra benim sıram gelmişti. Karşımda daha önce birkaç kez görsem de hiç konuşmadığım bir kız vardı. Vokal yatkınlığı konusunda yarışıyorduk. Ikimono Gakari’nin Blue Bird şarkısı seçilmişti. Rakibimin sesini daha önce hiç duymamıştım ve beklediğimden çok daha iyiydi. Vokal konusunda çok iyi olmadığımı düşünsem de anadilim Japonca olduğundan performansım fena sayılmazdı. Büyük ihtimalle de seçilen ben olmayacaktım ama üzgün de değildim.

Performansımı tamamladıktan sonra bir köşede oturup diğerlerini dinlemeye başladım.


16 Eylül 2013 Pazartesi

Saturday Night Love -Neftis Nera-



Sanata aşk, ilk görüşte olur derler... Müziğe, felsefeye, edebiyata, dansa ve tiyatroya, her birine, ilk görüşte aşık olur insan. Bir tutulmadır ki bu sormayın gitsin. Ben de, bundan 10 yıl önce tutuldum sanata. En çok da müziğe. Bazı şarkılar, resimler, şiirler ve öyküler vardır, her bir katmanı bir duygumuzu, anımızı çekip çıkartır ruhumuzun kırgın dehlizlerinden. Ben, 8 yaşındaki Taiga, sadece okuyan ve çizen bir çocuktum. Sanata olan aşkımdan değil ama, yazar ve çizerken, hiçbir şeyden almadığım keyfi almamdandı bu. Bir gün, benden bir 8 yaş büyük olan kuzenim elinde bir film ile çıkagelmişti: 2pac Ressurrection. Ben hayatımda ilk defa bir melodide kendimi bu denli kaybettiğimi hatırlıyorum. Rap'in akışı, sözleri ve tüm o duyguları... Çok sonradan Tupac Shakur'un, dünyanın gördüğü en usta hiphop ozanı olduğunu öğrenecektim. Hayat böyledir işte, önemsiz birinden size gelen önemsiz bir şey bir anda hayatınızın amacı olabilir.


***

Babam oldukça tanınmış bir fotoğrafçı idi. Bazen altı ay süren doğa fotoğrafçılığı gezilerine katılırdı. Kimi zaman bende onunla giderdim. Fransa, İspanya, İtalya, İngiltere... Buralarda kimi zaman bir yılı aşkın kaldığımız olurdu. Okullar bu yüzden benim bir numaralı düşmanımdı. Baktı ki, ailem bendeki bu seyahat etme dürtüsünü engelleyemeyecekler, dışarıdan eğitime geçiş yaptım. İnteraktif eğitim de deniyor buna, bilgisayar aracılığıyla derslerinizi aradan çıkartıp bir yandan da, geri kalan tüm aktivitelerinize zaman ayırabiliyorsunuz. Üstelik, bu sosyal hayattaki özgürlüğümden ötürü, büyük bir disiplinle sınavlarına çalışıp geçtiğim üniversite, ülkenin hatta dünyanın en iyilerinden, Seul Üniversitesi. Üstelik üniversitenin yanında, bir hobi edinmiştim; Latin Dilleri. Fakat en eski tutkum hala süregeliyordu. Hala içimde müzik aşkıyla yanıp tutuşuyordum ama müzik okullardan öğrenilmez. Müzik insanın içinde var olan bir ihtirastır. Bu ihtiras elbet bir gün dışarı çıkma yolu bulur ama okullar bu ihtirasın dışa vurumunu kolaylaştırmasına rağmen, kalıba sokar, özgünlüğünü ve özelliğini, öznelliğini yitirmesini sağlar. Bu yüzden, felsefe okumaya başladım. Bir yandan da, 13 yaşından beri içinde bulunduğum underground kültüründe, kendi yerimi oturtmaya çalışıyordum. Kore'de hiphop şaka değildir. Şirketler, sözleşmeler, maaş çekleri... Hiphop, ekonomik özgürlüğünü yitirmiş bir adamdır Kore'de. Yeteneklidir ve başarılıdır ama varlığı ile yokluğu birkaç kağıt parçasına bağlıdır. 

Bende tam böylesine bir ortamda büyüdüm. Çok geçmeden Buckwilds'a katıldım. Burada, ömürlük arkadaşlar edindim. Bir süre sonra, Jungle Entertainment'a davet edildim. Burada Loptimist ile tanıştım ve müziğim old school semalarından, senfonik ve daha pesimist  bir hiphop anlayışına dönüştü.  Burada çaylak bir prodüktör olarak 2 yıla yakın çalıştım, 2011'in son demlerindeyse, Woollim çatısı altında tamamen kendi emeklerimin ve iç dünyamın ürünü olan albümüm ile çıkış yaptım. Albümüm, fiziksel satışlarda pek kayda değer bir başarı gösteremedi fakat dijital satışlarda yüksek bir ivme yakalamıştım. Her şey iyiydi, bir çaylağa göre oldukça popüler olmuştum. İnsanlar beni Yoon Mi Rae'nin gençlik hali olarak bile görmeye başlamışlardı. İdol olmadığım için de, halkın bir nebze sevgisini kazandığımı söyleyebilirim. Ayrıca, diğer Koreli kadın rapçiler gibi, kulak tırmalayan bir sesim de yoktu. (Bunun sebebi, Koreli olmamam da olabilir tabii. 18 yaşında bir zainchi baba ile bir Türk annenin ürünüyüm ben.) Ne olursa olsun başarılı olmuştum ve ikinci albümüm için hazırlanmaya başlamıştım bile. Derken, artık Woollim'i alt şirketi haline getirmiş SME'den bana bir teklif geldi. Bir proje grup teklifiydi. SM'de bir süredir stajyer olan kızlarla birlikte "La Dolce Vita" adında bir proje grubuna davet edilmiştim. Şaşırmıştım. Oldukça... İlginç bir teklif idi ama kesinlikle hoşuma gitmemişti. İlk olarak kesinlikle bir idol olmak istemiyordum, ayrıca solo halimle oldukça mutluydum. Olası grubumuzun üyeleriyle anlaşamayabilirdim. Dans koreografilerinde problem yaşayabilirdim. (Klasik Latin dansları alanında iyi olmak demek, modern dansta başarılı olabilirsiniz demek değil ne yazık ki.) Grup başarısız olursa, kariyerim mahvolabilirdi. En önemlisi ise, SM'in ağır koşulları ve oldukça rahatsız edici "müzikten çok her şey" anlayışı, bana uymadığında kaçış yolum olmayabilirdi. 

Yarın beni ilk önce bir elemeden geçirecekler, olası üyelerle tanıştıracaklar ve grubu onaylayıp onaylamadığıma bağlı olarak yeni bir üye arayışı içine girilecekti. Gitmeyi düşünmüyordum. Telefonla reddettiğimi bildirebilirdim değil mi?

Ertesi gün, elemelere gittim.

Neden bilmiyorum ama, ayaklarım bir şekilde götürmüştü beni SME ana binasına. Elemeler benim için çocuk oyuncağıydı. Şarkı söyleme ve modern dans hariç, klasik dans, rap, enstrümanlar ve "üretim" basamaklarını başarıyla geçtim. Ertesi gün bir kez daha gelmemi söylediler.

Ertesi gün, olası üyelerle tanışmaya gittim.

Bu sefer biraz heyecanlıydım. Hayatıma yeni insanlar ne zaman girecek olsa heyecanlanırdım zaten... Görevlilerin yönlendirmesi ile, bina içersinde olabileceğini tahmin etmeyeceğiniz kadar büyük bir prova odasına girdim. İçeride elemeleri geçmiş 20 kişi vardı. Hepsi hala stajyerlerdi fakat yakında bir proje grubuyla çıkış yapacaklardı. Burada, dünkü elememizin ikili kapışma halinde olacak bir versiyonu vardı. Başta telaşlandım. Fakat sonra kendimi "Unutma, sen buraya sadece eğlence için geldin." diyerek telkin ettim. Her birimize birer numara yazılı ufak kağıtlar verdiler. Benim eşim 223 numaraydı. Uzun sarı saçları olan hoş bir kızdı rakibim. Pekala yeni bir SNSD'nin üyesi olabilirdi. Yaklaşık 3 kapışmanın ardından sıra bana ve 223'e geldi. Sahneye çıktık, arkamızda devasa bir ekran vardı. Oradan bir sayı seçmemizi istediler. Ben 7'yi, 223 ise 5'i seçti.7 yazılı butona tıkladığında görevli, ekranda büyük harflerle ENSTRÜMAN YATKINLIĞI yazıyordu. 5'in ardındansa, ekran yeniden büyük harflerle yazılan bir kelimeye ev sahipliği yaptı: VOKAL YATKINLIĞI. Sahnenin kenarında duran ufakça bir yere gidip bir müzik aleti seçmem istendi. Sırasıyla flüt, keman, piyano, elektro gitar, geleneksel birkaç Kore çalgısı, çello, akustik gitar ve bas gitar vardı. Gözlerim bas gitarın üzerinde uzunca bir süre oyalandı. Akabindeyse, bas gitarı elime aldığım gibi sahneye çıktım. Doğaçlama yapacaktık. Bir süre, sahnenin ortasında düşündüm, ne çalmalıydım? En sonunda, Eric Clapton'ın klasikleşmiş parçası olan Layla'nın bas gitar uyarlamasını yapmaya karar verdim. Zordu fakat 3 yaşından beri gitarlarla haşır neşir olan ben için "o kadar da" zor değildi. Şarkıyı bitirdiğimde, salondan uzunca bir süre alkış aldım. Mutluydum. Muvaffak olmuştum. Sıra 223'e geldiğindeyse, kızın seçimi tıpkı benim gibi klasiklerden yana olmuş, Nina Simone'dan Ne Me Quitte Pas'yı söylemişti. Bana göre muazzam gelen bu performans sonrasında, salonda bir alkış tufanı kopmuştu. Fakat gelin görün ki, sıra kazananı belirlemeye geldiğinde ben tam puana yakın bir sonuç elde ederken, 223 numara benim çok az, vürgülden sonraki rakamlar kadar az ve önemsiz birkaç "başarısızlık" gerimde kalmıştı. Kıza üzülmüş, kendi adıma mutlu olmuştum. Benden sonra, yüz hatlarından benim gibi melez olduğu belli olan bir kız -Annaluise idi sanırım adı- ile, bodur, çatık kaşlı bir kız tesadüfi ikisine de vokal yatkınlığı çıkmasından dolayı bir düet yapmışlardı. Şarkıları Beyoncé'den "Halo" idi. Annaluise'in karşısında, diğer kızın hiç şansı yoktu çünkü daha ilk notadan itibaren adeta döktürmüştü. Kore'nin en iyi sesleri olarak lanse edilen bir Hyorin bir Ailee bir ALi bir Lyn idi. Hem hiç biri, hem sadece biri hem de hepsiydi ve bu ona hem alışılagelmedik hem de yenilmez bir ses veriyordu. Kapışmanın galibi ilk andan beri belliydi... 

Bir süre hava almak için dışarı çıktım. Döndüğümdeyse, pembeler içerisinde, şirince bir kız sahnede Ikimono Garaki'den "Blue Bird"ü söylüyordu. Telaffuzuna bakılırsa, Japon olmalıydı. Sesi oldukça kendine hastı. Büyüleyici görünüyordu sahnede.

Binayı terk ettim.

14 Eylül 2013 Cumartesi

Saturday Night Love -Shirushi-


             Tokyo, o gece de çoğu zaman olduğu gibi karlı ve soğuktu. Sokak lambasının sarı ve loş ışığı, kaldırımın kenarlarına birikmiş bembeyaz kar tanelerini sarı gibi gösteriyordu. Yolun iki yanındaki küçük ama ihtişamlı evlerin ışıkları bir bir sönüyordu. Gece gitgide daha da karanlık olmaya başlamıştı. Elimdeki ufak pembe bavul, bu sonunu göremediğim yoldaki tek yol arkadaşımdı. Kaç saattir yürüdüğüm ve nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yalnızca yürüyordum işte… Attığım her adımda hayallerime biraz daha yaklaşıyor, biraz daha özgürleşiyordum.

             Loş sokak lambalarından birinin aydınlattığı, üzeri karlarla kaplı banka yaklaştım. Yorgunluktan ölmek üzereydim. Beyaz eldivenimi çıkarıp ve karları temizlemeye başladım. Elime aldığım her kar tanesi bir damla suya dönüşüyordu. Dışarıdan bakıldığında oldukça güzellerdi, fakat bu güzelliğe daha yakından bakmak istediğiniz anda yok oluyorlardı. Bir an onları kendime benzettim. Dışarıdan bakıldığında imrenilecek bir hayatım vardı, fakat bunun aslında böyle olmadığını benden başka kimse bilemezdi…

             1996 yılının Aralık ayında, tıpkı yola başladığım o gece gibi karlı bir gecede, hali vakti yerinde ve dışarıdan bakıldığında mutlu gözüken bir ailenin tek yumurta ikizi kızlarından 3 dakika büyüğü olarak dünyaya gelmiştim. Çocukluk yıllarım, hayatımın en güzel yıllarıydı. Oyun oynayacak bir arkadaş aramama gerek yoktu çünkü ikizim, Shinku, her zaman yanımdaydı. Bazen oyun arkadaşı, bazen düşman, bazen de abla-kardeştik. Kişilik olarak tamamen zıt olsak da, bizi birbirimize bağlayan bir şey vardı… Sevgi.

             Evde en iyi anlaştığım kişi Shinku’ydu. Shinku annemle de, babamla da çok iyi anlaşırdı fakat ben bunu beceremezdim. Babam, şu ana kadar gördüğüm en katı insandı. Her şeyin kendi dediği gibi olmasını istiyordu. Annem de ondan farklı sayılmazdı… Okulumuzu, mesleğimizi, evleneceğimiz kişiyi, kısacası geleceğimizi onlar belirlemek istiyordu. Shinku bana kıyasla çok daha sessiz biri olduğundan onlara karşı çıkamıyor, boyun eğmek zorunda kalıyordu. Fakat ben buna boyun eğemezdim.

             Benim bir hayalim vardı. Gerçekleştirmek uğruna her şeyi yapabileceğim bir hayalim… Bu hayalin tek bir anında bile ailemin düşüncelerine, isteklerine yer yoktu. Her şey benim istediğim gibi olmalıydı. Her şey benim mutlu olacağım şekilde olmalıydı. Çünkü bu hayatı yaşayacak olan bendim. Ne babam, ne annem, ne de bir başkası… Yalnızca ben.

             Küçükken annem ve Shinku ile katıldığım sıradan bir pazar ayininde kilise korosunun seslendirdiği ilahileri dinledikten sonra karar vermiştim. Müzik, benim tek hayalim olacaktı. 5 yaşından beri piyano çalıyordum. Muazzam bir piyanist değildim belki fakat müziğe olan yeteneğim tartışılamazdı. Sesim de fena sayılmazdı. O tek yaptığı şey parıltılı kıyafetlerle dans etmek olan sözde yıldızlardan daha iyi olduğum da aşikârdı. Evet, evet! Kesinlikle bir müzisyen olmalıydım! Kendimi ne bir doktor, ne bir mühendis, ne de ailemin istediği gibi bir avukat olarak hayal edebiliyordum. Hayallerimde olan tek şey müzik değildi. Müzik, benim tek hayalimdi.

             Üzerinden yıllar geçti. Önceden ailem “Çocukluk hevesidir, geçer…” dese de geçmedi, geçmeyecekti. Kararlarımı bir kez verirdim. O gün kararımı vermiştim, müzisyen olmalıydım.

             Lise bitmişti. Shinku, hayalinin bir avukat olmak olduğunu söylüyordu. Fakat aslında bu hayalin onun değil, anne ve babamın hayali olduğu gün gibi ortadaydı. İçten içe onun da avukat olmak istemediğini hissedebiliyordum. Ona defalarca beraber hayallerimizin, gerçek hayallerimizin, peşinden gitmeyi denemeyi teklif etsem de nafileydi. O kadar korkaktı ki, bu dediğimi yapacak cesareti kendinde bulamıyordu. Ama ben artık gözümü karartmıştım. Ne olursa olsun hayallerimin peşi sıra sürüklenecektim. Gerçek dünyanın benim yaşadığım el bebek gül bebek dünyaya benzemediğinin gayet de farkındaydım. Karşıma çıkabilecek her türlü tehlikeye de, her türlü iğrençliğe de hazırdım. Dışarıda yaşayacağım en iğrenç hayat bile şu ankinden daha beter olamazdı.

             Bir seçim yapmam gerekiyordu. Ya ailemin benim için çizdiği yolda, onların sınırladığı çizgilerle yürüyecektim ya da kendi yolumu kendim çizecek, gökyüzünde başıboş bir kar tanesi gibi savrulacaktım. Binlerce kar tanesiyle beraber ama tek başıma…

             Gökyüzünde yalnız bir kar tanesi olmayı bir piyon olmaya yeğlerdim. Kararım kesindi. Sonunda ne olacağını bilmediğim bir yolculuk için hazırlıklara başlamıştım. Bu gece yola çıkıyordum. Ne bir dakika erken, ne de bir dakika geç…

             Dünyaya gelişimizin 17. yıldönümüydü. Ben bavulumu hazırlamakla meşgulken ev halkı derin bir uykudaydı. Shinku hariç. Zavallı kızcağız ben bavulumu hazırlarken tek kardeşini bir daha göremeyecek olma düşüncesini aklına getirmekten dahi korkuyordu. Tıpkı üzerindeki beyaz gecelik gibi beyaz çarşaflı yatağın üzerine oturup boş bakışlarla yerdeki halıyı seyrediyor, ara sıra ise hüzünlenip ağlıyordu. Onu böyle görmek canımı yakıyordu. Birkaç kıyafet, eski fotoğraflar, günlüğüm ve notalarımı ufak bavuluma tıkıştırdıktan sonra yanına oturdum. Hiçbir şey söylemeden yalnızca onu kollarımın arasına aldım. Sıcak gözyaşları kolumu ıslatıyordu. Yavaşça başını kendime doğru çevirerek elimle gözyaşlarını sildim. O an ağzımdan çıkabilen tek sözcük “Ağlama.” oldu. Benim gibi bir kız için ağlamak, gözyaşlarının boşa gitmesi demekti. Ağlamaktan kızarmış ela gözlerinin altındaki kırmızı yanaklarına bir öpücük kondurarak “Bir gün mutlaka tekrar görüşeceğiz.” dedim. Hemen ardından hızlıca eldivenimi giyip şapkamı başıma geçirerek odadan çıktım. Peşimden gelmiyordu. Zaten veda etmeyi oldum olası sevmediğimi bilirdi. Sessizce dış kapıyı kapattım ve sevimli yol arkadaşımı, ufak pembe bavulumu, sağ elime alıp yürümeye başladım.

             Yola çıkmadan önce planımı yapmıştım. Ertesi gün SM Town’ın Japonya seçmeleri vardı. Ne yapıp etmeli, bir şekilde o şirkete girmeliydim. SM olmazsa başka bir şirketin seçmelerine katılacaktım. Birinden biri beni mutlaka almalıydı. İyi piyano çalıyordum, sesim fena sayılmazdı, yaz tatillerinin büyük bir çoğunluğunu Kore’de geçirdiğim için çat pat Korece de biliyordum. Fakat önümde seçmeyi geçmekten daha önemli bir sorun vardı,  bu gece nerede kalacaktım?

             Saatlerdir bilmediğim sokaklarda yürüyordum ve şu ana kadar kalacak bir yere ihtiyacım olduğunu düşünmemiştim. Derhal oturduğum banktan kalkıp üzerimdeki kar tanelerini temizleyerek yol arkadaşımı, bavulumu, elime aldım. Önce ucuz bir otel bulup geceyi orada geçirmeyi düşündüm. Yanımda 5000 Yen vardı. Kendi çizeceğim yolda ailemin tek kuruşunun bile olmasını istemiyordum. Geçen ay birkaç günlüğüne ufak bir işte çalışmıştım. Kazanabildiğim ise yalnızca 5000 Yen’di… Bu para beni birkaç günden fazla idare etmezdi. Eğer otelde kalacak olursam ertesi gün aç gezebilirdim. Bu yüzden otelde kalma fikrinin üzerine bir çizik atarak hızlı tren istasyonuna doğru yürümeye başladım.

             250 Yen ödeyerek seçmelerin yapılacağı yere gitmek üzere bir bilet aldım. Şanslıydım ki son treni kaçırmamıştım. Bu geceyi dışarıda geçirmeliydim, sonrasında kalacak bir yer elbette ki bulunurdu. Oturma yerlerinden birine geçerek sessizce treni beklemeye başladım. İstasyonun öteki ucunda sarhoş olduğu her halinden belli olan birkaç orta yaşlı adam şaşkın bakışlarla beni süzüyorlardı. Belki de iyi giyimli bir genç kızın elinde bavuluyla gecenin bir yarısı sokaklarda dolaştığını görünce fahişe damgası yapıştıracak kadar sığ görüşlüydüler... Bakışları beni tiksindirmişti fakat artık bu gibi şeylere alışmalıydım. Zaten yola çıkarken bu dünyanın benim yaşadığım dünyaya benzemediğinin de farkındaydım. Her şeyi göze almıştım ve katlanmak zorundaydım.

             Kısa tren maceramın ardından nihayet Avex’in binasına, seçmelerin yapılacağı binaya, varmıştım. Şanslıydım ki seçmeler için başka şehirlerden, hatta başka ülkelerden gelenler hazırlıklı gelmişti. Çadır kuranlar dahi vardı. İçlerinden birinin çadırında kalıp kalamayacağımı sorduğumda ise seve seve kabul ettiler. Heyecan içinde ertesi gün için hayaller kurarak uykuya dalmıştım.

             Ertesi gün her şey tıkırında gitmişti. O kadar kişi arasından yalnızca iki kişiyi seçmişlerdi ve biri de bendim. Seçilen diğer kız biraz tuhaf bir tipe benziyordu. Başta ondan pek hoşlanmadığım için sonradan haksızlık ettiğimi düşüneceğim hiç aklıma gelmezdi…

             Sonunu bilmediğim o yolda yürümeye başladığım günden itibaren hayatım hızla değişti. Sanki şimdi kafesinden kaçan bir kuş gibiydim. Zayıftım ama özgürdüm. Bu, her şeye değerdi…

***

11 Eylül 2013 Çarşamba

Gümüş Renginde Bir Deniz - 2. Bölüm

Dikkat: Çok da aşırıya kaçmamaya çalıştım ama smut (cinsel içerik) içeriyor gençler. Ben uyarımı yapayım da. :D

Not: Doğu Denizi, Donghae demek. Ficin bu bölümünde geçiyor da. :') Eunhyuk da "gümüş" demek. Ficin adının nereden geldiği açık yani. :D

 
Ben bu gifi çok seviyorum ama! *-*
***
İkili yıpranmış kaldırım taşlarında el ele ilerlerken, gökyüzündeki bulutlar iyice grileşmişti. İkisi de bir anda gelen bu bulutlara şaşırmıştı. Az sonra şiddetli bir yağmurun bastırmasını tahmin etmek güç olmasa da ikisi de geri dönmeye niyetli değildi. Özellikle de Donghae... Ne olursa olsun bu gün ona duygularını açacaktı. Yıllardır sanki Hyuk'tan çok büyük bir sır gizliyormuş gibi hissetmekten bıkmıştı. Hoş, gizlemiyor muydu sanki? Bundan daha büyük ne gibi bir sır olabilirdi ki?

Eunhyuk, Donghae'nin onun elini tutmasını başta garipsese de bundan rahatsız olmamıştı. Belki de hoşnut bile olabilirdi... Zaten bu el ele tutuşmanın altında bir şeyler aramayı aklına bile getirmiyordu. Birbirlerini yıllardır tanıdıklarından ve dahası çok da yakın olduklarından aklına getirmesi bile onun için başlı başına bir utanç kaynağıydı.

Soğuk parmaklarını Donghae'nin sıcacık elinde hissetmek ona garip bir şekilde güven veriyordu. Zaten Donghae'den birkaç ay büyük olmasına rağmen hiçbir zaman ağabey rolünü üstlenen Eunhyuk olmamıştı. Hyuk, her zaman Donghae'nin yaşından olgun davrandığını düşünürdü. Hyuk da her zaman yaşına göre daha çocuksuydu. Böylesine büyük bir zıtlığa rağmen bu kadar yakın olmaları, zaman zaman ikisini de hayrete düşürürdü.

Donghae, arada bir gözlerini Eunhyuk'a çevirip ruh halini anlamaya çalışıyordu. Sabahın köründe onu bilmediği bir yere götürüyor olmasına rağmen Hyuk, mutlu gözüküyordu. Yine yüzünü o büyüleyici gülümsemesi kaplıyordu. Kim bilir? Belki de onu Donghae için çekici kılan şey bu gülümsemeydi...

Eunhyuk da yürürken bir yandan Donghae'yi izliyordu. Büyüleyici ve belki de derin anlamlar taşıyan gözleri, belli belirsiz göz kapakları, incecik ve kırmızımsı üst dudağı, soğuktan pembeleşmiş yanakları, bembeyaz boynu... Donghae o kadar göz alıcıydı ki, kızların neden onu beğendiğini bir kez daha anlamıştı. Kendisi de erkek olmasına rağmen ona aşık olmasına engel olamamıştı. Gerçi henüz kendisi bile bunun aşk olduğunu kabul etmiyor, belki de edemiyordu. En yakın arkadaşına aşık biri, hem de bir erkek! Bir yanı "Olacak iş mi bu?!" derken, diğer yanı da "Neden olmasın ki?" diyordu. 

Pekâlâ bir kız bir erkeğe aşık olabiliyorsa, bir erkek de bir erkeğe aşık olabilirdi. Bunda garip olan neydi? Onun mantığında aşk ve evlilik, illâ soyun devamlılığını sağlamak zorunda değildi. Evlenmeyi çocuk sahibi olmak için değil, sevdiği insanla olmak için istiyordu. Belki de normal olanı da buydu... Fakat neden herkes onun gibi düşünmüyordu? Neden eşcinsellik iğrenç bir şey olsundu? Neden hepimiz karşı cinsten hoşlanmalıydık? Bu sorular zihninde yankılanıp duruyordu...

Acaba Donghae de mi eşcinselliği iğrenç bulanlardandı? Muhtemelen... Hiç bu konu hakkında konuşmamışlardı. Hoş, konu nasıl olacak da eşcinselliğe varacaktı ki? Pat diye sorması onu kuşkulandırırdı. En iyisi hiç ses çıkarmamaktı. Zaten Donghae bir şekilde bunu öğrenecek olsa kendisinden hızla uzaklaşacağından emindi. Bu yüzden kendisine bile itiraf edemediği bir şeyi karşısındakine itiraf etmeyi aklından bile geçirmiyor, aşkını saklamayı tercih ediyordu. Tıpkı Donghae'nin yaptığı gibi...

İkili derin düşüncelere dalmışken bir anda Eunhyuk meraklı ama bir o kadar da güven dolu gözlerle karşısındakine bakarak sessizliği bozdu.

-"Nereye gidiyoruz?"
-"Seveceğin bir yere. Zaten vardık sayılır." diye yanıtladı Donghae.

Donghae, yavaşça gözlerini Eunhyuk'a çevirdi. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yanakları hafifçe kızardı ve gülerek başlarını çevirdiler. Güldükleri şey ise göz göze gelmeleri değil, ilkokul aşıklarına benzemeleriydi. 

Bir süre daha yere bakarak sessizce yürüdüler. Sonunda Donghae "İşte, geldik!" dediğinde, Eunhyuk dakikalar sona ilk kez gözlerini yerden kaldırıyordu. Bir uçurumun kenarındaydılar. O kadar yüksek bir yerdi ki sanki ellerini uzatsalar bulutları yakalayacak gibiydiler. Yer, yemyeşil çimenlerle kaplıydı. Eunhyuk duyulur duyulmaz bir ses tonuyla "Cennet buradan daha güzel olmamalı..." diye iç geçirdi. Donghae bunu duymuş olacak ki Eunhyuk'a bakıp güldü ve "Beğeneceğini biliyordum." diye karşılık verdi. Nazikçe genç adamın diğer elini de tuttu ve ısıtabilmek işin birbirine sürttü.

İkili, uçurumun kenarına oturup bacaklarını aşağıya doğru uzattı. Manzara muazzamdı. Sanki bir gökdelenin en son katındaymışçasına tüm Seul ayaklarının altındaydı. Eunhyuk ve Donghae, hiç konuşmadan manzarayı seyretmeye koyulmuşlardı. Ta ki Donghae sessizliği bozana kadar.

-"Buraya neden geldiğimizi merak etmiyor musun sen?"

Eunhyuk şaşırmış gibi görünüyordu. Sahi, neden gelmişlerdi ki? Adeta manzaranın büyüsüne kapılarak her şeyi unutmuştu. Bir an için aklına Donghae'nin ona olan duygularını itiraf etmek için onu buraya getirdiği geldi. Hemen ardından bu son derece bayağı hayale gülerek gözlerini Donghae'ye çevirdi. Tam "Neden geldik?" demek için ağzını açmıştı ki Donghae aniden kollarını Hyuk'un sıska gövdesine sararak onu kendisine çekti ve öpücüğüyle, söze başlamasını engelledi.

Kim bilir? Belki de bir öpücük, söylenecek onlarca sözden daha etkili olabilirdi...

Eunhyuk, beklemediği bu hareket karşısında afallamıştı. Kalp atışları öylesine hızlanmıştı ki, sanki sol yanında her an patlayacak bir saatli bomba taşıyor gibiydi. Fakat buna rağmen sanki kan, damarlarında çok yavaş akıyordu. Önce yanaklarının, sonra tüm yüzünün, hemen ardından da parmak uçlarına kadar her yerinin kızarmaya başladığını hissetti. Daha önce birçok kızla öpüşmüştü fakat hiçbirinde bu denli heyecanlandığını hatırlamıyordu. Belki de bunun nedeni şu an dudaklarının birbirine temas ettiği kişinin herhangi bir kız değil de Donghae, aşık olduğu erkek, olmasıydı.

Bir aralık Donghae, sıkı sıkıya kapattığı gözlerini hafifçe araladı ve göz göze geldiler. Gözleri... Gözleri o an öylesine baştan çıkarıcıydı ki sanki zihninde biri sürekli ona "Hyukjae! Bu senin son şansın!" diye bağırıyordu. Bu şansı kaybetmek istemiyordu. Çünkü biliyordu ki, Donghae'nin gösterdiği bu cesareti kendisi asla gösteremezdi. Yavaşça kollarını Donghae'nin boynuna doladı. Ellerinin titrediğini Donghae de fark etmişti. Donghae, ilk öpücüğünü alan liseli kızlar gibi davrandığını düşünerek gülmemek için kendini zor tuttu.

Eunhyuk, yavaşça gözlerini kapattı. Kendini Donghae'ye teslim edercesine öpücüğüne karşılık vermeye başladı. Donghae'nin dili kendisininkiyle buluştukça onun olma isteği daha da çok artıyordu. Sanki o an bizim dünyamızla ilişiği tamamen kesilmiş gibiydi. Eunhyuk, artık kendine yeni bir dünya yaratmıştı. Bu yeni dünyada sadece "Donghae" vardı. Başka hiçkimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. İhtiyacı olan tek şeye, Donghae'sine, de az önce kavuşmuştu.

Dilleri adeta birbiriyle dans ediyordu. Tutku dolu bir dans... Ve bu dansa eşlik eden biraz kızarmış, biraz da şişmiş dudaklar... 

Bir aralık Donghae dudaklarını Eunhyuk'unkilerden ayırarak yutkundu. İkisi de bu tutkulu öpüşmenin ardından nefes nefese kalmıştı. Sıcak nefeslerini birbirlerinin yüzlerinde hissediyorlardı. Donghae kırmızı dudaklarını genç adamın kulağına yaklaştırarak zorlukla "Sana aşığım, Lee Hyukjae..." diye fısıldadı. O ses tonu, kulağında hissettiği o sıcak nefes, bedenleri birbirine kenetlendikçe daha net duyabildiği kalp atışları... Eunhyuk, hayatında hiçbir zaman bu denli mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Birkaç dakika önce yalnızca bir hayalden ibaret olan şey gerçek olmuştu. Belki daha fazlasını da yaşayacaklardı. Donghae ile her şeyi yapmaya hazırdı. Her şeyi...

Eunhyuk, biraz olsun sakinleşmişti. Dudaklarını tekrar Donghae'ninkilere yaklaştırıp gözlerini kapattı ve dudaklarından "Seni seviyorum, Doğu Denizi'm..." sözcükleri dökülüverdi. Hemen ardından dudakları tekrar temas etti. Bu sefer öncekinden çok daha tutkuluydular. Donghae dudaklarını ayırmadan, yavaşça Eunhyuk'u çimenlerin üzerine yatırdı. Sol elini Hyuk'un eliyle kenetledi. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Fakat bu, ikisinin de umrunda değildi. İkisi de yalnızca şu an olanları ve bundan sonra olacakları düşünüyordu...

Birkaç saniye sonra Donghae, sağ eliyle Eunhyuk'un ince ve turuncu tişörtünü sıyırmaya başlamıştı bile. Eunhyuk dudaklarını ayırarak, nefes nefese kaldığı için güçlükle "Bekle!" diyebildi ve eliyle gökyüzünü işaret etti. Hemen ardından bir şimşek çaktı ve büyük bir gürültü duyuldu. Evet, yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başlamıştı...

Donghae, derhal üzerindeki siyah ceketi çıkartarak yağmurdan korunmak için başlarının üzerine kaldırdı. İkisi de bir eliyle ceketi tutarak yağmurdan korunmaya çalışıyor, diğer elini ise el ele tutuşmak için saklıyordu. İkili hızlıca eve doğru koşmaya başlasa da eve varana kadar sırılsıklam olmalarına engel olamamıştı...

İki katlı beyaz evin dış kapısını sessizce açarak kimseyi uyandırmadan üst kata çıktılar. Eunhyuk'un odasına girip kapıyı kilitlediler.

Donghae, Eunhyuk'u kapıya yasladı ve gülümseyerek "Ne zamandan beri?" diye sordu. Karşısındaki başta anlamasa da birkaç saniye içinde anladı ve "Kısa bir zaman oldu." diyerek gözlerini Donghae'den kaçırdı. Donghae ise yine gülümseyerek "Tam 8 yıl oldu Hyukjae... 8 yıl!" dedi. Buna karşılık olarak Eunhyuk şaşkın gözlerle Donghae'ye baktı fakat bir bir şey demesine fırsat kalmadan Donghae onu bir gelin gibi kucaklayarak odadaki her şey gibi beyaz olan yatağına yatırmıştı.

Bir an boş bulunup "Ne yapıyorsun?!" diye bağıracak olsa da Donghae işaret parmağını Hyuk'un dudaklarına götürerek susmasını işaret etmişti. Donghae, genç adamın karnına oturdu. İkili tutku dolu öpüşmelerine kaldıkları yerden devam etmeye başladı. Yağmurda sırılsıklam olan tişörtleri vücut hatlarını belli ediyor ve birbirlerine daha da kenetlenmelerini sağlıyordu. Ellerini birbirlerinin ıslak saçlarında gezdirmekten büyük bir keyif alıyorlardı.

Birkaç dakika sonra birbirlerinin ıslak tişörtlerini çıkartıp odanın bir köşesine fırlattılar. Soğuk vücutları birbirine değdikçe nemin de etkisiyle yapışıyordu. Aslında bu his onlara zevk veriyordu. Eunhyuk'un alçak sesteki iniltileri odayı dolduruyor, kimi zaman bu iniltilere Donghae de eşlik ediyordu.

İkisi de bu konuda tecrübesiz olduğunu karşısındakine belli etmek istemese de gün gibi ortadaydı. Bu onlar için ilk olacaktı.

İlerleyen dakikalarda Eunhyuk çığlık atmaya çalıştıkça Donghae eliyle veyahut da dudaklarıyla onu susturmaya çalışıyordu. Belki de evin boş olduğu bir anı beklemek ya da bir otele gitmek daha iyi olabilirdi ama artık iş işten geçmişti.

Eunhyuk, daha önce hiç canının bu kadar acıdığını hatırlamıyordu ama tuhaf bir şekilde bu acı ona inanılmaz bir zevk veriyordu. Kimi zaman karnının karıncalandığını hissediyor, kimi zaman ise parmak uçlarına kadar titriyordu. Donghae engellemese bütün evi çığlık ve iniltileriyle doldurabilirdi. Daha önce hiç böylesine garip hissetmemişti. Bu kendi kendini tatmin etmesinden çok daha farklı ve çok daha güzel bir şeydi.

İkisi de doruk noktasına ulaştığında ev halkı çoktan uyanmıştı. İkili beraber duş aldıktan sonra tüm delilleri ortadan kaldırmış ve hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarıyla yemek masasına oturmuştu.

Kyuhyun, hep birlikte kahvaltı yaparken bir an imalı bakışlar eşliğinde "Donghae hyung, az önce Hyuk hyung ile beraber heyecanlı bir film (!) mi izliyordunuz?" diyerek kıkırdamaya başladı. Eunhyuk, önce kızarmaya başlayan yüzünü Donghae'ye çevirdi, Donghae'nin umursamaz bakışının ardından eliyle Kyuhyun'un başını okşayarak "Bizim Kyuhyun'umuz bu işler için henüz fazla küçük." diyerek sırıttı. Kyuhyun bunun üzerine kollarını birbirine dolayarak "Hı hı... Siz öyle sanın." dedi ve gözlerini Sungmin'e çevirmesiyle karnına hatırı sayılır bir yumruk yemesi bir oldu.

Kim bilir? Belki de evdeki tek gizli aşk onlarınki değildi...

***

Yazdığım ilk smuttu bu. Olabildiğince üstü kapaklı yazmaya çalıştım. Daha da olmuyor dostlar. :D İleride kendimi daha da geliştiririm umarım smut konusunda asjfjk

Ay yerim ben bunları. :P