goodbye grief etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
goodbye grief etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2013 Cumartesi

Grief Express / goodbye sea (Do Bemol)




"Üzgünüm dostum. Az önceki ufak çıkışım için affet." Matt bir an için ne diyeceğini bilemedi, kemkümledi, elini uzatır gibi oldu. "Sorun değil." Alenen görülüyordu ki, arkadaşımın egosu paramparça olmuştu. Erkek egosu işte... Min'in ondan daha iyi birini bulmuş olması, onu sinirlendirmişti. Bu sırada Min ikisinden tarafa bakmıyordu. Gerginliğini hissedebiliyordum. Tam ortamı yumuşatmak için kelime oyunu dolu iğrenç bir şaka yapacakken, girişte karşılaştığımız cimri patron bize "Prova yapmanız gerekmiyor mu sizin?!" diye bağırdı. Bu adam sınırlarını zorluyordu cidden. Ama haklıydı. Sahneye yöneldim, kenardan barın elektro gitarlarından birini elime aldım, Matt'e de elimle işaret ettim, o da bir bas aldı eline. Oldukça küçüktü aslında bu sahne ama akustiği harikaydı. "Ne yapıyoruz şimdi? İlk hangisinden başlayalım?" dedim. Matt umursamazca "Fark etmez, zaten eri topu iki şarkı çalacağız." dedi. Bu sırada halen Min ve Taehyun'a bakıyordu. Elinden şekeri alınmış çocuktan farkı yoktu... "O zaman Cruel and Beautiful World ile başlayalım, oradan Baby Can I Hold You'yu söyleriz. Bir de, araya Song Chan Sik klasiklerinden birini sıkıştıralım diyorum. Milli değerlerini unutan asalak kuşakların bilmesi gerek bu adamı." Matt omuz silkti. Tüm şevki gitmişti. Bu moralsizliği ve isteksizliği beni de etkilemez umarım sahnede, dedim içimden. Gerçi birlikte yaptığımız ilk şarkımız "Cruel and Beautiful World" belki onu yeniden hareketlendirebilirdi.


***




Zamanı geldiğinde ve biz Taehyun'un provada söylediği şarkının canlı performansına şahit olduktan hemen sonra, ki provanın yalınlığında bile beni etkileyen bu ses sahnenin loşluğu, etrafı buram buram sarmış fıçı bira kokusu ve alkışlarla adeta ilahi bir şeye dönüşmüştü gözümde, biz sahneye çıktık. Doğrusu Taehyun bütün öz güvenimi alıp götürmüştü. "Başlıyor muyuz?" Matt başını salladı. O da heyecanlıydı. Hawaii stili düzenlenmiş sahnenin düşük wattlı yeşil ışıkları, sadece Matt ve benim üzerimdeydi şimdi. Cruel and Beautiful World'den sonra daha önce hayatımda hiç alkışlanmadığım kadar alkışlanmıştım sanırım. 200 kişi karşımda beni ve Matt'i, bizim emeğimizi alkışlıyordu. Bundan daha yüce ne olabilirdi ki? İkinci şarkıya geçtiğimizde, duygusal yapım beni elevermiş, gözlerimden ışığın da etkisiyle yeşil yeşil gözyaşları akıyor, yanağımı sarıyordu. Son şarkımızdaysa, kelimenin tam anlamıyla ağlıyordum. Kulağıma takdir cümleleri çalınıyordu, gözlerim kapalıydı ve ben şarkının içinde yitmiştim.


Belki hiçbir zaman uluslarası sahnelerde çalamayacaktım, belki en azından kendi ülkemde bile bilinemeyecektim ama kimin umurundaydı ki bu? Ben şuan buradaydım, sigara dumanı genzimi yakıyor, etraftaki insanların konuşmaları beni mutlu ediyor ve canım inanılmaz bira çekiyordu. Bir yandan da şarkımı söylüyordum. Ben buradaydım ve bu anı yaşıyordum, bundan daha güzeli ne olabilirdi! Yavaşça gözlerimi açtım, beni alkışlayan o elleri görmek istiyordum... Bu egonun çok daha ötesinde bir istekti. Ama göz kapaklarımın açılışı ile gördüğüm tek şey kalabalığın içerisindeki bir yüz oldu. Bütün spotlar ona doğrultulmuş gibiydi.

Bu da kimdi böyle? Neden hiç kimseyi göremiyordum? Yoksa... Yoksa tüm bunlar bir rüya mıydı? Etraf sessizleşmişti. Bir anda şarkı söylemeyi bıraktığımı fark ettim. Matt durmuştu, herkes, her şey, zaman durmuştu. Hemen kendimi toparladım. Bu durağanlığı yıkmak için sanki en başından planlanmış gibi bir üç saniye daha bekleyip çıkabildiğim en yüksek notaya çıktım. Şaşkın dinleyici bir anda ıslık çalmaya beni alkışlamaya başladılar. Böylece şarkıyı bitirmiş olduk. Sahneden indiğimde, gözlerim karanlığın içinde gördüğüm o kişiyi arıyordu. Hala rüya mı değil mi emin değildim. Min'in yanına geldiğimde Taehyun'un "Harikaydınız! Bir an sözleri unuttuğunu sandım ama..." açıklamalarını dinlemeden Min'e dönüp "Tokatla beni!" dedim. "Ne?" "Tokatla beni Min. Ne bileyim koluma yumruk at, tekmele, yeter ki rüyada mıyım değil miyim anlayayım!" O sırada koluma inen bir yumruğun acısıyla inledim. "NE YAPTIĞINI SANIYORDUN SAHNEDE!" Matt tüm öfkesini benden çıkartmaya karar vermişti belli ki. "Bilmiyorum bir an kendimi kaybettim sanırım." dedim sakince. "Her neyse. Ben gidiyorum." Taehyun ve Min'e pis bir bakış attıktan sonra arkasına bakmadan gitti. Huysuz Şirin'e benziyordu aynı. Ama aklımda ondan daha önemli bir şey vardı. "Şey çocuklar..." ikisinin de yüzü bana dönmüştü. İç çektim. "Boşverin. Ben birazdan yanınıza gelirim." Kalabalığa karışıp o çocuğu ya da adamı belki de kızı aramaya başladım. "Hey!" "Yavaş olsana!" Hepsini duymamazlıktan gelerek yoluma devam ettim. Yarım saat boyunca bütün barı erkekler tuvaletine kadar aramama rağmen bulamamıştım onu. Yoksa şizofreni belirtileri mi göstermeye başlıyordum? Bir anda bir melankoli ve düşkırıklığı sarmıştı beni. Arka kapıdan barın çöplerinin atıldığı kısma çıktım. Daracık bir alandı burası ve yüce çöp dağını geçmeyi başarabilirseniz tam önünüzde akıp giden Seul gece hayatının bir parçası olabilirdiniz. Önüme çıkan metal bir bira kutusunu tekmeledim. "Lanet olsun!" Kenara çökmüş oturuyordum şimdi de. Sahnede vücudumu saran adrenalin beni terke edince tüm ruh çöküntüme bir de yorgunluğum eklenmişti. Tam oracıkta uykuya dalacakken bir ses beni kendime getirdi. "Öhö, öhö." Biri öksürüyordu. Başımı kaldırdım, görünürde kimse yoktu. Bugün cidden halüsinasyonlar beni buluyordu. Başımı yeniden duvara dayadım. Gözlerimi kapadım. "Burada mı uyuyacaksın?" Gözlerimi açtım. Karşımda yüzü sigara dumanıyla kaplanmış bir beden vardı. 


"Ha?" tek söyleyebildiğim bu olmuştu. "Sarhoş musun sen?" Bir anda yüzünü yüzüme gömmüştü. Aramızda üç santim falan vardı herhalde. "Hıh, hıh". Burnuyla beni kokluyordu. "Yoo, gayet de ayıksın. Yoksa hap falan mı aldın diyeceğim ama rengin de gayet yerinde." "Yorgunum sadece." dedim. Loş ışıkta suratını doğru dürüst göremiyordum bile. "Gel, kalkmana yardım edeyim." dedi centilmence. Gerek yok, deyip kalktım. Yüzünü şimdi net bir biçimde görebiliyordum. Hadi canım! "Sen..." Bu oydu! Sahnede görebildiğim tek kişi! Yüzüne dokundum. "Sen... SEN GERÇEKSİN." "Bir çok bağlama göre değişse de, evet sanırım gerçeğim." dedi. Hiç şaşırmış, garipsemiş görünmüyordu bu tuhaf hareketlerimi. Deli olduğumu düşüyordu muhtemelen. Güldüm. Mutluydum ve tüm enerjim yerine gelmişti. "Sen cidden gerçeksin!" deyip mutlulukla sarıldım ona. "Ben Miah." elimi uzattım. "Ben de bar görevlisi do bemol." diye karşılık verdi ve sonra da arka kapıyı açıp benim geldiğim yerden içeri girdi. "Hey! Bekle bir dakika!" Bu neydi şimdi? 

***

Kendimi küçük daireme attığımda her tarafım ağrıyordu, değişik duygular içerisindeydim ve hiç misafirle uğraşacak havamda değildim. "Teşekkürler çocuklar." deyip kapıyı suratlarına kapadım. Beni eve Taehyun ve Min getirmişti. Min'in mavi arabasının "eskimiş koltuk" kokusu midemi ağzıma getirmişti. Tuvalete yönelirken salonda duran minik radyomu açmıştım. 

“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların melodisi) başlıyor.”

Bu programı seviyordum. Entellektüel bir yanı vardı ama buna rağmen ukalaca konular işlenmiyordu. Günlük hayatta sizi saran problemleri paylaştığınız, dert ortağınız gibi bir şeydi. Ben kusarken Gaemjong Belsoli startını almıştı bile. 

“Şimdi çalacağım parçanın yeri benim için çok ayrı. Bu şarkının söylendiği ilk gün en iyi arkadaşımla tanıştım. Hala en iyi arkadaşım ve sonsuza dek öyle kalacak. TVXQ’nun Hug şarkısı şimdi sizlerle.”

Acaba arasam mı bu gece? Arayıp neden bahsedeceğim ki... Hem... şuan kusuyorum! Kusarak mı konuşacağım. "Bööğ, böğ, böğğ!" ya da kusmuk dilinden tercümesiyle "Merhaba ben Miah!". Kusmam bitince radyonun başına geçip dinlemeye başladım. Bir süre sonra, sallanan koltuğumda uyuya kalmıştım.

14 Kasım 2013 Perşembe

Grief Express / goodbye grief (Merhaba!)






  Karakter Tanıtımları;
Min
Miah

Mi Ah: Koreli bir hatunumuz kendisi. Indie grup furyasına katılmış ve blues'tan punk'a, raggae'ye kadar geniş bir genresi olan Grief Express'in solisti. 

Melankolik de olabiliyor, tam bir çocuk da. Bas gitar ve saksafon ile keman çalabiliyor. Seul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi. Beş parasız.
Min, Miah'ın en yakın arkadaşı. 5 yıldır Fransız Dili ve Edebiyatı okuyor. Arctic Monkeys hayranı, Sex Pistols aşığı, geveze, ukala, inatçı ve duygusal bir tip. Orta halli bir ailenin yüksek halli, zeki çocuğu.

 Bu Oasis hayranı arkadaşımız Kore'de yaşayan bir İngiliz, Matt. Grubun back-vokal'i, elektro gitaristi, bazen piyanisti. 25 yaşında. Ayrıca "Grief Express"in isim babası.  (solda) Ve sağdaki de, Nam Taehyun. Nam sahne adı, grubun Miah ile birlikte solisti. Uçuk kaçık, hafif deli, çocuksu.  (Hikayeye bu bölümde dahil oluyor.)
                                                                             


"Goodbye Grief"




Glumb... Glumb... Glumb...

Su kabarcıkları, önceki kiracıların eskittikleri küvetin yüzeyinde bir belirip bir yok oluyorlardı. 

Glumb... Glumb... Glumb...

Mia, "Glumb" adında bir şarkı sözünü üzerinde çalışıyordu o sırada. "Bir su baloncuğu kadar amaçsız..." Melodi kafasında canlanırken, bateri işini halledebilecek arkadaşlarını da hatırlamaya çalışıyordu.

Glumb... Glumb... GLUMB! AAH!

Az kalsın boğuluyordu. Şarkıya öylesine dalmıştı ki, küvetin içine gömüldüğü sırada ciğerlerindeki tüm oksijeni tüketmişti. Bir refleks olarak beyni, kafasını suyun dışarısına kaldırmasını emrettiğinde, ciğerleri odadaki tüm oksijeni çekmeye çalışıyordu. Dikkatsiz kız! Daha geçen gün elini yakmıştı, şimdi de az kalsın kendini öldürüyordu. Müzik aşkı böyle bir şey olsa gerek, dedi içinden, bu onu gülümsetmeye yetmişti. Küvetten çıkıp bornozunu giydiği gibi eline ilk geçen kağıda az önce uydurduğu sözleri yazmaya başladı. Hiç fena değildi. Bunu Matt'e söylemeliydi, onun parmaklarında bu şarkı harika bir şahesere dönüşebilirdi. Ama önce üstünü giymeliydi. Bu akşam, Shaman'da sahne alacaklardı. Bugün iyi geçerse, belki düzenli olarak çıkabilirlerdi Shaman'da. Belki... 

***

Telefonum çalmaya başladı. Ella Fitzgerald, en muhteşem yorumuyla "Cry Me A River"ını söylerken, doğrusu elim bir an telefonu açmaya gitmedi. 10 saniye daha bu sesin keyfini çıkarmak isterdim ama arayan yakın arkadaşım Min'di. "Efendim?" "Miah! Miah! Miah! Tahmin et bakalım arkadaşının başına nasıl bir talih kuşu kondu!" "Ha?" Ne bileyim ben ne kondu, nasıl kondu... "Bugün randevuya çıkıyorum! Hem de... BİR MELEZ İLE! Çocuk müzik bölümünden, acayip yakışıklı bir şey, kültürlü falan... Nazik de! Sabah, kantinde otururken fark ettim, masasına falan geçip muhabbet açınca iş zaten kendiliğinden gelişti! Çok heyecanlıyım, biliyorsun bu..." Cümlesini devam ettirmedi. Telefonun öbür tarafından içini çektiğini duyabiliyordum. "Bu Matt'ten sonra benim için bir ilk." "Senin için çok mutluyum Min... Gerçekten. Keyfine bak bugün olur mu? Hiç bir şeyin mutluluğunu bozmasına izin verme." "O işi bende biliniz efenim." Telefonu kapattı ben de arkadaşımın sonunda geçmişini arkasında bırakmasına keyiflenerek sırıtmaya başladım. Aslında Min ve Matt için her şey güzel başlamıştı. Min, dil öğrencisi. Fransız Dili ve Edebiyatı okurken, benim sayemde Matt ile tanıştı ki, o zamanlar bende Matt'le yeni tanışmış sayılırdım. Yabancıydı, Koreliler'den korkuyordu ve çulsuzdu. Şayet enstrüman çalamasaydı umurumda bile olmazdı onun bu hali ama kurmayı planladığım grubum için paha biçilemez bir avantajdı. Her neyse, Matt'i bir gün bizim fakülteye getirdiğimde, o zamanlar çok samimi olmadığım Min ile karşılaşmıştık. Kim bu? muhabbetleri falan derken, üçümüzün arasındaki dostluk gittikçe güçlenmeye başladı. Nereden baksanız 5 yıllık bir dostluğumuz var. Min ve Matt'in arasındakiler, fazla fazla güçlü olunca... Bilirsiniz işte, "çıkmaya" başladılar. Uzun sürdü bu. Ta ki Matt Min'den sıkıldığını bahane ederek ayrılana kadar. Tipik bir balık burcu olan arkadaşım Min'in, bu "kıçına tekmeyi yeme" sendromunu atlatması da nereden baksanız bir buçuk yılını aldı. Şimdi de, Matt hayatına tam gaz devam ederken, onun da bu işten sıyrıldığını görmek... 

Odama doğru yollandım. Düşüncelerimi bölen telefonumun ekranından beni uyaran saat olmuştu. Alelacele dolabımdan bir kot bir tişört alıp üstümü değiştirdim, aynada yüzümü asimetrik gösteren bakımsız kaşlarıma şekil verdim ve hazırdım! Apartmanımdan çıkıp, binamın rengarenk merdivenlerinden inip, bisikletime atladığımda Seul'ün yolları bana amede olmalıydı, çünkü bir anda yine beni gelip saran o "What a wonderful world!" ruh halime bürünmüştüm yine. İstikametim, Matt'in evi, oradan prova, oradan sahne ve oradan da tüm dünyanın adımızı bileceği gelecek. Tam pedal ileri! 

***

"Kahretsin! Bacaklarım pert..." Bir yandan bacaklarımı ovuşturuyor, bir yandan da Matt'e bir numaralı "yavru köpek bakışı"mı atıyordum. Bu demekti ki, TAKSİ TUTMALIYIZ. STOP. MATT YORGUNLUKTAN ÖLÜYORUM. STOP. BANA MERHAMET ET! STOP. Şükürler olsun ki Matt, beni kırmadı. Kısa bir süre sonra gelen ilk taksiye atlayıp, "Shaman'a." dedim. Bu şehirde herkes Shaman'ı bilirdi. 

Vardığımızda, kapıda karşılaştığım bir "yetkili" bizi sahneye doğru götürdü. "Bugünlük ücretsiz çalacaksınız." "Siktir! Bu ne şimdi?!" Matt'in bu ani İngilizce çıkışına karşımızdaki adam şaşkın ve anlamayan gözlerle baktı. İyi ki adam İngilizce bilmiyordu. "Ne diyor bu?" "Neden böyle olduğunu sordu." "Bana, küfrediyor gibi geldi." "Ne münasebet! Arkadaşım yarı Alman bu yüzden dili size garip gelmiş olabilir." dedim. Hayal gücümün sınırlarını zorluyordum durumu kurtarmak için. Bir yandan bıyık altından gülen Matt, ich'li mich'li bir şeyler söylerek -kafadan atıyordu- durumu doğrular gibi yaptı. Adam inanmış gibiydi. "Tamam neyse. Gidin de provanızı yapın." Emriniz olur paşam. 

Kahkaha atmamak için kendini zor tutan Matt, tüm kontrolsüzlüğüyle koyverdi kahkahasını. Sessiz olması için onu dürterken ben de ha güldüm, ha gülecektim. "Şişşt!" Prova yapacağımız sahnenin önüne geldiğimizde, aniden önümüzde bir çocuk belirmişti.




Matt, "Kim bu Alfonso kılıklı?" dedi. Hakaret edeceği zamanlar asla Korece kullanmazdı. Karşısındakinin anlayamadığını görüp eğlenen, sadistçe bir tarafı vardı ama bu sefer karşımızdaki, "Adım Alfonso değil, Taehyun." diyerek Avrupai bir eda ile Fransızca cevap verdi. Hem İngilizce hem de Fransızca biliyor, üstelik Koreli? Hadi canım. Bu sefer de Matt hiç bir şey anlamadan bakıyordu. "Her neyse, sessiz olun." Dramatik bir dönüşle sahneye çıktı Taehyun-ssi.  Söylediği şarkı hiç fena değildi, sesiyse bu kıytırık sahnede bile görkemini insana hissettiriyordu... Tanrım! Bu çocuğun sesi cidden iyiydi. Bir anda telefonum çalmaya başladı. İçimden bu güzel sesi dinlememi engellediği için okkalı bir küfür savurduktan sonra kim arıyor bakmadan, gayet sert bir biçimde "Alo?!" dedim. "Miah?" "Ah... Efendim Min?" "Provanızı bölmedim değil mi? Nerede olduğunuzu soracaktım, seni izlemek istiyorum." "Hayır bölmedin, Shaman'dayız, görünüşe göre en az 10 dakika sonra başlayacağız zaten provaya..." İçimi çektim. "Aa! Tam da Shaman'ın yakınlarındaydım. Bekle, geliyorum hemen." Aslında Min'in gelmesini istemiyordum. Matt'le karşılaşmaları gerilim yaratabilirdi pekala ama inatçı arkadaşım bir şeye karar verdi mi onu fikrinden döndürmeye kimsenin gücü yetmez.   


***

Min geldiğinde çok ilginç şeyler oldu. Bara girdikten sonra sahnenin bulunduğu yere gelen arkadaşım bizi görmeden ufak bir çığlık koyuverdi. Bir anda odada bulunan ben, Matt ve Bay Avrupai de dahil ortalama 7 kişinin gözleri Min'in üzerine şaşkınlıkla döndü. Hemen akabinde sahnenin hoparlörlerinden bir "Min?" sorusu duyuldu. Bunu soran ne ben ne de Matt'tik. Bay Avrupai Taehyun, sahneden en yakın arkadaşıma adıyla ve son derece samimi bir biçimde hitap etmişti. Bakışlarımı Min'e çevirdim yeniden. Neler oluyordu burada böyle? "Taehyun! Ne yapıyorsun sen burada?" Demek Taehyun... Sadece adıyla hitap ediyordu. "Min, neler oluyor burada?" dedim en sonunda. Matt'se halen boş boş ikisine bakmaktaydı. "Miah... Bu... Geçen gün sana bahsettiğim kişi; Taehyun. Taehyun, bu da en yakın arkadaşım Miah. Evet, şimdi tanıştınız." Matt'i tanıtma gereği bile duymamıştı... Kindar arkadaşım benim! Ama... Hey! Bu çocuk Min'in yeni sevgilisi miydi yani? Hadi canım. İmkanı yok. Şu garip saçları, Lennon çakması gözlükleri ve bu smokin gibi kıyafetiyle... Hayır, hayır, hayır. Entel dantel tipin tekiydi Taehyun. "Suit Up!" mottosu olduğundan da şüphelenmiyor değildim hani. Aslında... Şimdi bakınca...  Liam Gallagher'i inanılmaz derecede andırıyordu. Sadece miyopsanız... 





Düşüncelerimi bölen Taehyun'un bana doğru uzattığı eli oldu. "Baştan başlayalım. Ben Taehyun. Min'in arkadaşıyım." "A-ah... Ben de Miah." Elini sıktıktan sonra, Taehyun Matt'e "Bu da kim?" dercesine bakıyordu. Min'e baktım. Başını salladı. İş başa düşmüştü. "Bu da Matt. I-ıh... İngiliz kendisi. Şey... Min ve benle nereden baksan 5-6 yıldır arkadaş." Taehyun ona da elini uzattı, "Üzgünüm dostum. Az önceki ufak çıkışım için affet."

***

Ve ilk bölüm biter. Daha önce hiç özenmediğim kadar özendim ayol. Fotoğraflar kullandım, afiş falan yaptım -kıytırık ama olsun :'3 Düşünceleriniz neler peki?