8 Aralık 2013 Pazar

Gaemjeong Belsoli -11.Bölüm-


                Chunghee’nin üç saattir yaptığı tek şey elinde kolyeyle oynamak olmuştu.  13 defa parmağına dolamı, 28 kez döndürmüş, 6 kez de havaya atıp tutmuştu. Ve bakmaya devam etmişti. Artık düşünmekten kafası bulanmış, beyni durmuştu. O bu şekilde orada oturmaya ve kolyeyle oynamaya devam edebilirdi ama kapı çalmıştı.
                Ağır hareketlerle kalkıp kapıyı açtı. Ama karşısındaki kişi hiç beklemediği biriydi.

***

                Jimin sözleştikleri yere gittiğinde Jinyoung kitap okuyordu. Onları görünce hemen kitabı kapattı. Abisinin ise gözleri uzaklara dalmıştı.  Fark etmesi zaman aldı. Jimin yavaşça selam verdi ve Jinyoung’un karşısına oturdu. Bu sırada abisi onu fark etmiş ve anlamlı anlamlı bakmaya başlamıştı. Jimin bu bakışların altında yatan gerçeği biliyordu ve bu durumu daha da tatsız hale getiriyordu. Üstelik Jimin yalnızdı. Hana gelememişti çünkü acil bir işi çıkmıştı.
                Jinyoung sesini çıkarmadan gözlerini Jimin’e dikti. Jimin irkildi;
-“Ne-neden bakıyorsun?”
-“Asıl sen neden söylemedin?” diye sordu Jinyoung.
Jimin boş gözlerle baktı ona… Jinyoung ekledi:
-“Seni sevdiğimi.”

***

                Kyuhan eve geldiğinde kapısının aralık olduğunu gördü. Önce derin bir endişe kapladı içini ama sonra kendisinin çıkarken kapıyı çekmeyi unutmuş olduğunu hatırladı. İçeri girdiğinde ise karşısında hiç beklenmedik biri vardı.
               
                Hana çantası kolunda, masaya dayanmış bir şekilde ona bakıyor. Yüzü oldukça ifadesizdi. Kyuhan bir saniye için sendeledi ve çok geç kalmamış olmayı umdu.
-“Ha-Hana? Burada ne işin var?”
-“Ödünç aldığım kitabı geri vermek için gelmiştim. Kapıyı açık görünce evde olduğunu düşünüp girdim. Ama yoktun.”
Hana’nın yüzü hala ifadesizdi. Kyuhan gülümsemeye çalıştı.
-“De-demek öyle.” Hana ağır hareketlerle radyoya yürüdü.
-“Güzel radyo…”
-“Büyükannemden kaldı.”
-“Ne hoş… Ama benim sorum bu değildi.”
Elini kendi albümleriyle dolu olan rafa uzattı:
-“Bunlarla ne yapıyorsun?” diye sordu. Yürümeye devam etti ve tuvallerin önünde geldi:
-“Ya da vazgeçtim… Şuna cevap ver; bütün bunlar ne demek oluyor?”

Odadaki bütün tuvallerde Hana’nın resmi vardı. 



4 Aralık 2013 Çarşamba

Saturday Night Love -10.Bölüm-


                Hayatımdaki en önemli şeylerden birini o gün fark edeceğimi nereden bilebilirdim. “Bir cumartesi gecesiydi.” diyecektim… “O zaman anladım.”

Birine kendi kafandan uydurduğun karakteri vermek… Nasıl bir hastalıktı bu? Hyun Shik’in o özendiğim hayatı zamanla beni farklı düşüncelere itmişti. Sığ görünen ama birkaç adım sonra binlerce metre derinliğe ulaşan bir okyanus sanmıştım onu. Önce nasıl böyle sandım bilmiyordum ama anlamıştım ki onu tanımıyor oluşum onu olmadığı bir kişi yapmama neden olmuştu.

Shiru’nun yeni tuttuğu evinde kutlama yaptığımız geceydi. Hyun Shik pek konuşmazdı, o yüzden onu tanımak istiyorsanız sormalıydınız. Gerçi yine de bunu bile işe yaradığını söyleyemem. Ona âşık mıydım? Hayır, hiç sanmıyorum. Aşk böyle bir duygu olamazdı. Pekala, onsuz da yaşayabilirdim. Böyle bir aşk olur muydu? Hem daha onu tam anlamıyla tanımıyordum bile… Ama tanımak istiyordum orası kesindi. O yüzden ben bu duygunun adını merak koymuştum.
Pek çok konuda konuştuk, bir tanesi hariç. Ve ben en çok aşk hakkındaki düşüncelerini merak ediyordum. Ama gidip de ona “Aşk nedir?” diye soracak mıydım? Tabi ki hayır. En düşüncesiz insan bile aşk hakkında birkaç tumturaklı laflar edebilir. Bizim süslü cümleler kurma üstadı olan Hyun Shik mi edemeyecekti? Sonra benim karnım böyle laflara toktu. Ben gerçekçi bir şeyler arıyordum, hayatından içinden kopup gelen, acı oldu bir cevap… Ve bu cevabı almanın tek yolu vardı.

-“Bunu içimde tutmaktan yoruldum.” Dedim aldığım bütün oyunculuk derslerindeki bilgimi kullanarak. Her şeyimle oynuyordum bu kez rolümü…
-“Seni seviyorum.” Diye ekledim bir kahkaha patlamamak için zor tutarken kendimi. Ama harika bir yol bulmuştum, kendimi tebrik ediyordum bu fikrim için. Kimse böyle bir itiraf karşısında etkileyici sözler sarf edemez. Hyun Shik bile… Nitekim öyle de oldu.
-“Saçmalama.” Dedi. Hemen olması gerektiği üzere yükselttim sesimi:
-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?”
-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.”

Bütün bunları söylerken oldukça sakin görünüyordu ama onu biraz tanıyan bile içinde fırtınalar koptuğunu anlardı. Benden beklenmeyen bu itiraf karşısında şaşırmış, afallamış ve gerçek olması düşüncesinin ağırlığı altında ezilmişti. Elini omzuma koydu, ben de sertçe ittim. Yanılmıştım, görünen arkasında bir şeyler yoktu. O sadece benim hayal ürünümdü. Neyse oydu Hyun Shik, sığ biriydi sadece, onu derinleştiren benim hayallerimdi.
Sonra bir an belki de rol yaptığımı anladığı için böyle konuşuyor diye düşündüm. Ama hayır, maalesef bu gerçekti. “Seviyorum.” Diyen bir insana “Sevdiğini sanıyorsun.” Diyecek kadar yüzeysel biriydi. Sinirle bağırdım:
-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”
O kadar şey konuştuktan sonra bunu hala anlamamış olması ne acıydı… Hala benim bazı şeyler hatırlatmak zorunda olmam… Nasıl da büyütmüştüm onu gözümde… Onun kadar gamsız olmayı istemiştim ben sadece, yoksa ondan akıl dinleyecek değildim.
-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?” diye sordu. Hayır, hayır hayır… Olamaz… Gerçekten de bu kadarlık bir insan olamaz. Zavallının aşk hakkında özgün bir fikri bile yoktu. Ona daha fazla bakmaya tahammül edemedim, başımı çevirdim.
-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”
 -“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”
Bu diyalog ne kadar da saçma bir yere geliyordu böyle… Söylüyor dinlettirmiyor, söylenenleri dinlemiyordu. Yeryüzünde daha önce binlerce kez söylenmiş sözleri gelmiş benim önümde tekrar ediyordu. Bir an şaka yapıp yapmadığını sormak istedim ama ona bile adam gibi bir cevap veremezdi. Her neyse, bu kadar yeterdi. Böyle biriyle daha fazla zaman harcayamazdım.

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni, benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” Dedim alelacele. Çantamı alıp kapıya yöneldim.
-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı arkamdan. Ben sinirden ağlamaya başlamışken Shiru’nun tüm bunları görmemiş olmasını dilerdim. Muhtemelen üzüldüğümü sanacak ve benim için üzülecekti. Keşke onu ve Nera’yı üzmemenin bir yolunu bulabilmiş olsaydım.
-“Unut gitsin!” diye bağırdım kapıyı çarparken. “Bütün bu saçmalıklarından sonra hala umurumda olduğunu mu sanıyorsun?”

***

                İki gün sonra Suho çalıştığım kitapçıya geldi. Ancak ayılmış olmalıydı. Ayrıca Hyun Shik ona her şeyi anlatmıştı, bu yüzden büyük bir şaşkınlık içerisindeydi geldiğinde. Onu sakinleştirip, iyi olduğuma ikna ettikten sonra oturup, uzun uzun açıkladım durumu.
-“Neden bana sormak yerine kendin tanımaya çalıştın?” diye sordu. “Göründüğü kadar yüzeysel biri olduğunu sana ben söyleyebilirdim.” Dedi gülerek.
-“Beni biliyorsun.” Dedim ben de gülerek. “Her şeyi kendim yaşayarak öğrenmek isterim. İnsanları da kendim tanımak isterim. Neyse, unuttum gittim bile.” Bir kahkaha attı:
-“Ama çok korkmuş görünüyordu.” Sonra birden ciddileşti, kolumu tuttu:
-“Ama şimdiden anlaşalım, bir daha benden habersiz kimseye hayalindeki karakteri vermek yok. Sonra böyle sorun çıkıyor işte, kimseye güvenmediğini biliyorum ama en azından bana güvensen?”
-“Anlaştık say. Ve bu konuda sana güveniyorum.” Dedim gülerek. Dudak büktü:
-“Sadece bu konuda mı?”

Ertesi günkü misafirim ise Nera’ydı. Benzer bir konuşmayı onunla da yaptım.
-“Senin ağzından duymadan inanmam mümkün değildi zaten.” Dedi. “Bizim manyak Luise, sap gibi birine âşık olamaz.”
-“Bir ben mi onun sap olduğunu anlamadım yani?” diye sordum kıkırdayarak.
-“İnsanları olduğu kişi gibi değil de kafandaki kişi gibi sanıyorsun.”
-“Bak bunda çok haklısın işte.”
-“Sana bir vereyim mi?” diye sordu gülerek. Başımla onayladım ama kesin bir muziplik yapacaktı.
-“Bunu duyduğumda aklıma ilk gelen şey Henry hyung oldu, hak etmiştin.”
-“Nera-ah! Ben ona öyle mi yapmıştım? Ben ondan karşılık veremeyeceğim için defalarca özür diledim ve bir kez bile ‘sevdiğini sanıyorsun’ demedim. Kimse kimsenin duygularını yargılayamaz çünkü. Eğer bu yargılamaya açık bir şey olsaydı “duygu”lar kişiye özel olmazdı.”
-“Tamam tamam, hemen kızma. Ama çok üzdün, bunu da inkâr etme.”
-“Keşke yapabileceğim bir şey olsaydı… Ama en azından dürüstçe davrandım ben.”
-“Biliyorum. Yine d geçen SM’e gittiğimde yine seni sordu. Seul’da olduğunu öğrenmiş.”
-“Geri döndü deseydin…”
-“Beni yalanları alet etme.” Dedi gülerek Nera. Sızlandım.
-“Ne yani? Beni böyle görsün de üzülsün mü istiyorsun?” diye sordum. “Neyse…” diye ekledim elimi havada sallayarak. Şimdi asıl heyecan verici konuya gelmenin vaktiydi:
- “Asıl haberler sende… Yongguk’la aranızda ne var?”

                Ertesi gün için Shiru’yu bekliyordum ama gelen Hyun Shik’ti.
-“Neden açmıyorsun telefonlarımı?”
-“Açıklamalarını dinlemek istemiyorum da ondan.”
-“Peki sorularıma cevap vermek ister misin?” Omuz silktim.
-“Kime yalan söyledin? Bana mı, Suho’ya mı?” diye sordu. Gülmeye başladım:
-“Suho ve Nera’ya yalan söyleyip, sana doğru söyleme ihtimalim kaç?”
-“Benimle alay mı ettin yani?” Arkamı döndüm ona:
-“Kişisel bir şey olduğunu sanma, sadece gerçek seni tanımak istemiştim ve amacıma ulaştım.”
-“Gerçek ben nasıl biriymiş peki?”
-“Bir djembesin. Güzel ses çıkarıyorsun ama için boş.”
-“İntikam mı alıyorsun?”
-“İntikam almak için öfkeli olmak gerekmez mi? Sana kızgın değilim. Hem, sana ne zaman iltifat ettim ki şimdi şaşırıyorsun? Eskisi kadar kibar olmadığım için mi? Sana saygı duyduğum içindi o, bir djembe olduğunu anlamadan önceydi. Şimdi… Hangi kitaba bakmıştınız?”


Pişman mıydım? Kesinlikle hayır. Bir daha karşılaşmayacağımızı umarak işime döndüm. O gittikten iki saat sonra Henry geldi. Sırtında keman çantası vardı:
-“Hayır, keman olmaz!” diye haykırdım. “Biliyorsun zaafım var.” Güldü.
-“Seni görmek de çok güzel. Bir şey söyleyeyim mi? İyi görünüyorsun.”
-“Söyleyen kişi sen olduğun için inanamayacağım.” Dedim.
-“Neyse, buraya bir şey sormak için geldim.”
-“Ah hayır…” diye sızlandım soracağı şeyi tahmin ederek. “Lütfen sorma.”
-“Öyle mi?” Dedi, cebinden iki kâğıt parçası çıkarıp bana uzattı:
-“TVXQ konserine bilet… Gelmek ister misin diye soracaktım ama madem istemiyorsun…”
Arkasını dönüp, gidecekmiş gibi yaptı. Hemen atıldım:
-“Soracağım demeden önce sorsan olmaz mı?”

                Cumartesi günü konsere giderken yalnız değildik elbette. Suho ve Nera’yı yanımda sürüklemiştim. İşin garip yanı Shiru’ydu. Telefonlarımı açmıyor, sanki sürekli benden kaçıyordu. Japonya’ya gitmişti o yüzden evini de basamıyordum. Nera’dan alıyordum haberlerini ya, sanki o ve Suho benden bir şeyler saklıyorlardı. Shiru’ya bir şey mi olmuştu? Hayır. Anlamadan onu kıracak bir şey mi yapmıştım? Hayır. Peki, telefonlarımı neden açmıyordu? Zaman bulamadığı için. İnanmamı bekledikleri bir dolu zırvalıklar… Ama Kore’ye döndüğünde ben bu işi açıklığa kavuştururdum.

Konsere gitmek için buluştuğumuz yerde Nera’yı beklerken sıkıntıdan patlamak üzereydi. En sonunda göründü ama yalnız değildi. Yanındaki uzun silueti biraz daha yaklaştıklarında tanıdım. Bir an için haykıracaktım ama son anda kendimi tutabilmiştim. Yongguk’tu bu. Nera’ya göz kırpıp, Suho’yu iteledim. Yol boyunca kıkırdamış ve bunun sonucu olarak Nera’nın azarlayan bakışlarına maruz kalmıştık. Sonuç olarak konser inanılmaz eğlenceli geçmişti. Nera ve Yongguk bizden ayrı takılmışlardı, bir ara Henry ile onları aramaya çıkınca yalnız kaldık ve ister istemez ciddi şeyler konuşmaya başladık.
-“Hayat nasıl gidiyor?” diye sordu.
-“Epilepsili hayat mı? Öncekiyle aynı gibi.”
-“Öyleyse neden şirketten ayrıldın?”
-“Bunun için endişelenme. Benim için daha iyi oldu.”
-“O zaman… Adına sevindim.”
Sessizlik… Sonra aynı anda konuştuk.
-“Luise…” “Henry…”
-“Önce sen söyle.” Dedim. Başını eğdi.
-“Hala bir şansım yok değil mi?”
-“Hala çok iyi arkadaşlar olabiliriz.”
-“Gerçekten buna inanıyor musun?” Gözlerine baktım. Aradığı cevap oradaydı.

                Konser çıkışında Changmin ve Yunho hyungu ziyaret etmek için kulise gittik. Girişimizde biraz sıkıntı olsa da en sonunda güvenlik görevlilerini aynı şirketteki idoller olduklarına ikna ettiler.  Bizi görünce hem şaşırdılar hem de sevindiler. Eğlenceli bir konuşma başladı. Yavaş yavaş ortalık sakinleşirken bir ara Changmin hyung yanıma geldi:
-“Kısa saç yakışmış.” Dedi. Güldüm.
-“Herkeste bir moral verme çabası, gayretinize hayranım. Bu arada konser inanılmazdı. Uzun zamandır böylesine çığlık attığımı hatırlamıyorum. Sahnedeyken çok farklısınız…”
-“Şirketten ayrıldığını duydum.”
-“Evet. Şimdi bir indie grubunda çalıyorum.”
-“Gerçekten mi? Konseriniz var mı? Ne zaman? Bana iki bilet versene.” Dedi. Gülmeye başladım:
-“Ne biletinden bahsediyorsun hyung? Adresi söyleyeyim ne zaman kaç kişiyle istersen gel.”
-“İyiymiş bu.”
-“Hala dalga geçiyorsun benimle, çok ayıp.”
                Güldükten sonra çantasından ufak bir kutu çıkarıp bana uzattı:
-“Biliyorum üzerinden bayağı zaman geçti ama bunu doğum günün için almıştım. Sonra ortadan kaybolunca veremedim. Bende kalmasın.”
Öylesine şaşırmıştım ki ağzım ister istemez açık kalmıştı. Parmağıyla çenemi yukarı itti:
-“Şimdi alay edebilirim işte.” Dedi.

Eve giderken Suho ne konuştuğumuzu sordu. Önce cevap vermedim, sonra konuşmaya başladım:
-“Biliyorsun ben buraya TVXQ’yu gördüğümde çok etkilendiğim için gelmiştim. SM’e de o yüzden girmiştim. Staj sürem boyunca onları görmek için neler yaptığımı unutamam.”
-“Onları kimse unutamaz.” Dedi gülerek.
-“Önce bunun sadece bir ‘fan’ olma olayından ibaret olduğunu düşünüyordum ama… Çıkış yaptıktan sonra daha fazla zaman geçirme imkânı buldum. Her zaman aramızdaki yaş ve kıdem farkında dolayı inanılmaz bir mesafe vardı ama… Yine de konuştuklarında, bu ikisi için de geçerli, onların farklı olduğunu anlayabiliyordum. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?”
-“Tabi ki… İkisi de hayatımda tanıdığım en “içi dolu” insanlardan biri.”
-“Ben… Kimseyle konuşurken böyle hissetmemiştim. Bütün bu süre boyunca kalbim kafamda atıyor gibiydi. Saçmalayıp durdum.”
-“Tam olarak… Nasıl bir duygu?”
-“Benden tarif etmemi mi istiyorsun? Sözcüklere dökülebilecek kadar basit bir duygudan bahsetmiyorum ben. Sanırım bunun adı aşk. Ama anlamıyorum, insanlar kelimeleri bu duyguya nasıl layık görebiliyorlar? Kutsal bir şey olduğunu gerçekten göremiyorlar mı?”

3 Aralık 2013 Salı

Saturday Night Love -9. Bölüm-

Luise gittikten sonra her şey anlamsız gelmeye başlamıştı. Kendimi berbat hissediyordum. Yeni singleımın çok satmasına bile sevinememiştim. Sık sık Japonya’ya gitmem gerekse de birkaç ayı Kore’de geçirmiştim. Bu süre boyunca Nera beni bir an olsun yalnız bırakmıyordu ama açıkçası tek başına olduklarında Nera da Luise de benim için pek bir anlam ifade etmiyordu. Birlikte olduğumuzda kendimi mutlu hissediyordum. La Dolce Vita olarak… Birimiz eksik olduğunda yarım kalıyorduk. İşte o zaman da aynen böyle olmuştu. Luise yoktu ve biz yarım kalmıştık.

Hafif bir uykudaydım. Rüyamda Luise’i görüyordum. Zaten gittiğinden beri rüyalarımın başkahramanı oydu. Telefonumun zil sesiyle uyandım. Telefonu elime alıp gözlerimi ovuşturarak arayanın kim olduğuna baktım. Nera’ydı.

“Alo! Shiru! Luise… Luise’i gördüm!” dedi Nera, sesi heyecandan titriyordu.

En az onun kadar heyecanlanmıştım ve heyecanım bir şeyler söylememi dahi engelliyordu. Çığlık atıp yatağımda tepinmeye başladım. Ne yaptığımın ben de farkında değildim elbette. Bu haberi tam 67 gündür bekliyorduk, heyecanlanmam gayet doğaldı.

“Şu an benim kaldığım oteldeyiz, Luise uyuyor. Şimdi hemen Suho’yu ara. En kısa sürede Busan’a gelmelisiniz. Otelin adresini şirketten öğrenirsiniz. Suho bir yolunu bulur.”

Telefonu kapatır kapatmaz Suho’yu aradım ve apar topar yola çıktık. Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra Busan’da, Nera’nın kaldığı oteldeydik.

***

Geceyarısıydı. Luise yan odadaydı ve hala uyuyordu. Suho’nun arkadaşı Hyun Shik sayesinde sağ salim gidebilmiştik. Hyun Shik biraz önce yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıkmıştı. Bu sırada kapı açılmış ve Luise yanımıza gelmişti. Koşup ona sıkı sıkı sarıldım. Zaten zayıf olan bedeni iyice zayıflamıştı. Hastalık derecesinde bir zayıflıktı bu. Saçlarını kısacık kesmişti. Soluk yüzü artık tamamen beyazlaşmış denilebilirdi. Sarıldığımda burnuma gelen yoğun sigara ve alkol kokusu onun bu 67 günü nasıl şartlarda geçirdiğini özetliyordu. İçimden “Ah Luise… Ne yaptın kendine böyle?!”  diye geçirdim. Berbat bir haldeydi. Uyuşturucu kullanmaya da başlamış olduğuna adım gibi emindim. Yüzünün birçok yerine piercing taktırmış, vücudunu dövmelerle doldurmuştu. Sanki kendisine işkence ediyor, acı çekerek cezasını ödediğini düşünüyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.

O gece Luise başından geçen her şeyi bir bir anlattı. Onun ne kadar güçlü biri olduğunu bir kez daha anlamıştım. Onun yaşadıklarını yaşamış olsam canıma kıymış olmam işten bile değildi. Hayır, ona acımıyordum. Kendisini acındırmak gibi bir amacı da yoktu zaten. Yalnızca yaşadıklarını anlatıyordu ve gayet sakindi. Hatta babasının ölümünü bile gayet sıradan bir olay gibi anlatıyordu. Aslında ölüm gerçekten de sıradan bir olaydı. Sonuçta hepimiz ölecektik. Ama yine de bu durum benim kanımı dondurmuştu. İşte bu yüzden Luise çok güçlü bir kızdı…

Ona Seul’e geri dönmesini söylesek de ikna olmadı. En sonunda kendine doğru dürüst bir iş bulup kötü alışkanlıklarından kurtulması şartıyla Busan’da kalmasını kabul ettik. En azından bir süreliğine…

Hyun Shik’i onu ikna etmesi için Busan’a gönderdik. Başarılı da oldu. Kısa bir süre içinde Luise tekrar Seul’daydı. Şirket Luise’in epilepsi olduğunu öğrenir öğrenmez kontratı feshetmişti etmesine ama Hyun Shik ona bambaşka bir kapı açmıştı. Artık ikisi birlikte popüler olmayan bir indie grubundaydılar. Grubun lideri Hyun Shik’ti. Luise’in derdi popüler olmaktan ziyade sevdiği şeyi –müziği- yapabilmek olduğundan bu teklifi hemen kabul etmişti. Böylece La Dolce Vita dağılmıştı. Fakat bu öncekiler gibi geçici bir dağılış değildi. Resmen dağılmıştık ve ben bunu bir türlü kabul edemiyordum. Luise ve Nera ailemden bile fazla vakit geçirdiğim insanlardı ve onlarla çalışmak beni inanılmaz derecede mutlu ediyordu. Zaman zaman solo aktivitelerimizle meşgul olsak bile üçümüz irtibatı hiç kesmez, La Dolce Vita olduğumuzu fırsatını bulduğumuz her an birbirimize hissettirirdik. Şimdi de irtibatı kesmeyecektik elbette ama bu sefer durum farklıydı. Artık La Dolce Vita yoktu ve bir daha asla olmayacaktı…

Luise bir yandan Busan’da olduğu gibi yine bir kitapçıda çalışıyordu. Her gün iş çıkışında Hyun Shik’in çalıştığı müzik marketine gidiyordu. Yeni çıkan albümlere göz atmak için gittiğini söylese de işin aslının öyle olmadığını biliyordum. Luise ne zaman Hyun Shik ile konuşsa normalde olduğu gibi davranmıyordu. Daha kibardı sanki. Sanki ondan etkilenmiş, hatta ona hayran olmuş gibiydi. Başta bunu Hyun Shik’in tıpkı Luise’in olmak istediği kişiliğe sahip olmasına bağlıyordum. Daha sonra olayı anlayacaktım.

Single satışlarından elime iyi bir para geçmişti, şirketten kazandığım para da fena değildi. Olaydan birkaç hafta önce kazandığım paranın bir kısmını harcayarak Seul’de bir apartman dairesi tutmuştum. Bir yıllık kirasını da peşin ödemiştim. Yüksek katlı bir apartmanın en üst katında bir daireydi bu. Terasa çıktığınızda bu görkemli şehir adeta ayaklarınızın altındaydı, Han Nehri bu şehre ayrı bir güzellik katıyordu. Yeni evim için yeni mobilyalar da almış, her şeyin beyaz olmasına dikkat etmiştim. Evdeki her şey beyazdı ve bu bana huzur veriyordu.

Eve taşınır taşınmaz Nera beni aradı ve “bizimkilerle” birlikte kutlama yapmak istediklerini, akşam bana geleceklerini, gelirken alışveriş de yapacaklarını söyledi. Bizimkilerden kasıt elbette Luise, Suho ve Hyun Shik’ti. Nera’nın bu isteğine karşı çıkmadım. Tıpkı dediği gibi akşam olduğunda dördü de evimdeydi.

Saat geceyarısını geçmişti. Suho ve Nera alkolün etkisiyle saçmalamaya başlamıştı. Salonun orta yerine uzanıp ortada hiçbir neden yokken gülüyor, hatta gülmekten mi yoksa üzüntüden mi olduğunu anlayamadığım bir şekilde ağlamaya başlıyor, sonra da daha gözyaşları bile kurumadan tekrar gülüyorlardı. Anlaşılan ikisi de alkole pek dayanıklı değildi.

Luise ve Hyun Shik terasta konuşuyorlardı. Suho ve Nera ile kahkahalara boğulmuşken bir an için onların evde olduğunu bile unutmuştum. Alkolün etkisiyle uykuya daldıklarında ikisini zorlukla koltuğa yatırmış ve sözde hava almak için terasa çıkmıştım. Asıl amacım elbette biraz da Hyun Shik ve Luise ile vakit geçirmekti. Çünkü geldiklerinden beri üçümüzden ayrı takılıyorlardı. Elime üç şişe bira alıp Suho ve Nera’yı uyandırmamaya çalışarak terasın kapısını açtım.

Hararetli bir konuşmanın ortasında gibiydiler. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki benim geldiğimin farkına bile varmamışlardı. Ben de durumu fırsat bilerek aslında yapmamam gereken bir şeyi yaptım, bir köşeye saklanıp onları dinlemeye koyuldum.

-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?!” diye bağırdı Luise.

-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.” dedi Hyun Shik. Ses tonu normaldi, oldukça sakin gözüküyordu. Ellerini Luise’in omzuna koydu fakat Luise sert bir hareketle ellerini ittirdi.

-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”

-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?”

Luise bu soru karşısında afallamıştı. Gözlerini Hyun Shik’ten kaçırarak birkaç saniye duraksadı ve sonra konuşmaya devam etti.

-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”

-“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” dedi ve çantasını alıp gitmeye yeltendi.

-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı Luise’in arkasından.

-“Unut gitsin!” dedi ve kapıyı çarpıp gitti Luise. Eliyle gözlerinden süzülen yaşları silerken sinirden mi yoksa üzüntüden mi ağladığını kendisi de bilmiyordu.

Hyun Shik, Luise’in gittiğinden emin olduğunda terasın demir korkuluğuna yaslandı ve “Saklandığın yerden çıkabilirsin Shiru.” diyerek gözlerini olduğum yere çevirdi.

Bir köşeye sinmiş olan biteni izlerken beni fark etmediklerini sanıyordum, fakat yanılmıştım. Usulca saklandığım yerden çıktım ve mahcup bir tavırla söze başladım.

-“Şey… Kusura bakma. Ben-“

-“Boş versene. Bana da dertleşecek biri lazımdı.” dedi ve elimdeki bira şişelerinden birini kapıp kapağını açtı ve bir dikişte bitirmeye çalıştı.

-“Hey! Ağır ol bakalım! Daha gece yeni başlıyor ve fazla biramız kalmadı.” diyerek onu engelledim. Zaten içeride sızmış iki kişi varken üçüncüsüne gerek yoktu.

-“Onu boş ver de… Konuştuklarımızın ne kadarını duydun?”

-“Sanırım büyük bir kısmını.”
-“Olayı kavramışsındır öyleyse.”

-“Başımla onlayladım.

-“Peki, söyle bakalım. Hiç âşık oldun mu?” dedi Hyun Shik. Dertleşeceğimiz konunun bu olduğunu elbette biliyordum. Merakla gözlerimin içine bakarak cevap bekliyordu.

-“Eskiden hoşlandığım çocuklar oldu elbette ama aşık olmak ve hoşlanmak farklı şeyler. Bu yüzden hiç aşık olmadım.”

-“Farklı derken neyi kastediyorsun?” dedi Hyun Shik. Gözlerinde yine o aynı meraklı bakış vardı. O an kendimi henüz ilkokul çağındaki bir çocukla konuşuyormuş gibi hissettim.

-“Birinden hoşlanmak demek onun dış görünüşünü beğenmek demektir. Yani ilk görüşte aşk denilen şey tam bir palavra. Birine aşık olabilmek için yalnızca onun dış görünüşünü beğenmek yetmez. İnsanlar birbirlerinin kişiliğine, düşüncelerine, hareketlerine, tavrına aşık olurlar. Aynı anda onlarca kişiden hoşlanabilirsin ama birine aşık olduğunda başka kimseyi görmez gözün. Geceleri onu düşünmekten uyuyamazsın çoğu zaman, uyuyabildiğinde ise rüyalarının başkahramanıdır o. O da seni senin onu sevdiğin gibi seviyorsa güzel şeydir aşk. Fakat sevmiyorsa acıtır insanın canını. Ne olursa olsun onu korumak istersin, mutlu olmasını dilersin ama sen onu böylesine severken o başka birine baktığında yüreğindeki acıyı hiçbir şey dindiremez. Gariptir ki insanların pek azı aşkına karşılık bulabilir. Gerisi ya Mecnun olur çölleri aşar, ya Ferhat olur dağları deler ya da Luise gibi her şeyin unutulmasını diler…”

-“Yanımda olsa bile delicesine özlüyorum onu. Her saniye onu düşünmekten çıldıracak noktaya geliyorum. Onun mutluluğunu her şeyden üstün tutsam da benimle olması için her gece dua ediyorum. O benim aciz aklımın kavrayamayacağı türde bir varlık sanki. Bir melek, bir peri… O her konuştuğunda kelimeler mutluluğun şarkısını söylüyor. Dudaklarından dökülen her harf farklı bir kılığa bürünüyor. Dudaklarını oynatışında bile farklı bir ahenk var. Uzun kirpikleri ay ışığında parıldıyor. O ela gözleri ruhumun derinliklerinde fırtınalar koparıyor. Ona her baktığımda kalbim bana türlü işkenceler ediyor. Söylesene bana, ona aşık mıyım?”

-“Bu aşk denen tatlı illet seni de esir almış belli ki. Peki, kim o?”

Hyun Shik, ellerimi tuttu. Üşümüştüm. Onun elleri sıcaktı. Gözlerimin içine baktı ve ardından o uzun kollarını sıska bedenime doladı. Sorumun cevabını almıştım. Duyulur duyulmaz bir sesle “Özür dilerim Luise… Seni değil de beni seçtiği için özür dilerim…” dedim ve süzülen birkaç damla gözyaşının yanağımı ıslattığını fark ettim.

Gaemjeong Belsoli -10.Bölüm-


                Gözlerini yeniden kapattı. İçinde yataktan kalkmak adına en ufak bir istek yoktu. Uzun bir düşünme sürecinin sonunda “Neden yapmak zorunda olayım ki?”  dedi. Verdiği karara uyup, Jimin’e hasta olduğuyla ilgili bir mesaj attı ve yorganı başına çekti. “Kimse beni kaldıramaz buradan.” Diye söylendi. Kimi kandırıyordu ki?
                Nitekim yarım saat sonra kendini yine gitar çalarken bulmuştu. Gerçi aklı Jimin’deydi, sürekli onu izliyordu. Öylesine dalgındı ki işe başladığından beri ilk kez siparişleri unutuyor, gelen müşterileri fark etmiyordu. Bu Hana’nın daha fazla endişelenmesinden başka bir işe yaramıyordu. Hava karardıktan bir saat sonra içeri giren kişi Hana ve Jimin’in kalbini bir saniyeliğine durdurdu. Birininki heyecan doluyken, diğerinde koyu bir endişe vardı.
               
                Jinyoung bu sefer yalnız gelmemişti. Yanında abisi vardı, o ve Jimin bir anlığına bakıştılar ve sonra hiçbir şey yokmuş, her şey normalmiş gibi Jimin ne arzu ettiklerini sordu. Abisi belki bir şeyler söyleyecekti ama Jinyoung ondan önce atlayıp:
-“Buraya sizi görmek için geldik.” Dedi. Müzik sesi bir anda kesildi, ortalığı derin ve sinir bozucu bir sessizlik kapladı.
-“Ben sadece… Lise yıllarımın nasıl geçtiğini bilmek istiyorum.” Dedi Jinyoung. “Bana o zamana ait olaylardan bahseder misiniz? Lise anılarım olarak bileceğim birkaç şey…”
Jimin sesini çıkarmadı, çoktan yanlarına gelmiş olan Hana’ya baktı.
-“Olur.” Dedi Hana. “Ama bugün değil, pazar çalışmıyoruz. O zaman olsun.”
Bu cevap en çok Jimin’i rahatlatmıştı. Derin bir nefes aldı. Jinyoung da mutlu olmuştu, daha sonra haberleşmek için Jimin’in numarasını aldıktan sonra abisiyle birlikte gitti.

                Pazara kadar defalarca bu konu üzerinde konuştular. Ne anlatmaları gerektiği konusunda bir hayli tartıştıktan sonra sonuca vardılar. Lisedeki anılarından sadece genel olanları paylaşacaklardı ama özel olarak aralarında yaşanan iyi-kötü ne varsa gizli kalacaktı. Ancak hesaba katmadıkları biri vardı.

***

                Chunghee hatanın kendisinde olduğunu biliyordu. Biliyordu bilmesine ama bu neyi değiştirirdi ki? Elinde değildi işte… Öylesine “o” oluyordu ki güldüğünde, Chunghee en ince ayrıntısına kadar iliklerinde “onu” hissediyordu. Kaçış yolu yoktu.

                Bunun getirdiği tuhaf ve sinir bozucu hareketleri yüzünden defalarca kavga etmiş ama en sonunda yine barışmışlardı. Hana bütün bunlardan çok yorulmuştu ama yine de ne olduğunu bilmediği bir şey Chunghee’den ayrılmasına engel oluyordu. Ona hala “Soomin” diye seslenmesine rağmen Hana’nın içindeki bir ses devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Bazen bu sesi bastırıyor ve mantıklı bir neden arıyordu. O zaman en azından bunu Chunghee için yapması, yarasını sarmaya çalışması gerektiği fikri beynini işgal ediyordu. En kötüsü de bu imkansız görünüyordu.

                Ha bir de şu çocuk vardı, Kyuhan. Hana onunla ilk tanıştığı andan itibaren sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi hissediyordu. Sanki hayatında Kyuhan diye biri hep vardı. Konuştuğu, dertleştiği… Bu kısacık zamanda nasıl bu kadar yakın arkadaş olabildiklerine hayret ediyordu Hana. Ve ilginçtir, Kyuhan ona hiç çekinmeden, hem kendine hem de Chunghee’ye ait ne varsa anlatıyordu. İşte bu gerçekten onu şaşkınlıklık  içerisinde bırakıyordu. Daha yeni tanıştığınız birine ne kadarını anlatırdınız ki? Ama Kyuhan her şeyi anlatıyor ve… Ondan bir şey bekliyordu. Tam olarak bir… Tavsiye. Evet, kulağa şaka gibi geliyordu ama bunu başka türlü adlandıramıyordu. Ve Kyuhan’daki zekayı düşündüğünde Hana onun gibi birinin kendisinden ne diye direktif beklediğini anlayamıyordu. Ama beklenen buysa Hana her zamanki gibi görevini yerine getirecekti.

                Sonra bir gün Hana gördü ki farkında olmadan o da Kyuhan’a anlatmaya başlamıştı. Öyle basit, günlük şeyler de değildi anlattıkları, kendi hayatına ait en çarpıcı anılardı. Radyosunu arayanların neden aradığını ve içini döktüğünü işte o zaman anladı. Tanımadığı birine anlatmak çok daha kolay geliyordu insana. Hayatında seni etkilemeyecek, uzakta olan birine… Ama öyle bir zaman geldi ki Kyuhan, onu etkilememek bir yana hayatının merkezinde duruyordu.



***

(RADYO)

-“Çok uzun zamandır aramıyordun. Endişelenmeye başlamıştım.”
-“Anlatacak başka birini buldum diyelim.”
-“Ah bu harika… Ama benim yerimi kapmış olmalarına üzüldüm.”
-“Hmm… Pek de öyle sayılmaz.”
-“Peki nasıl gidiyor?”
-“Bahsettiğim bir kişi vardı ya… İşte o… Çok sık görüşüyoruz. Gerçi sadece arkadaşız ama şimdilik bu bana yetiyor. Genelde fazla zamanımız olmuyor ama paylaştığımız şeylerin ağırlığını hissedebiliyorum.”
-“Bu gerçekten muhteşem Jocha-sshi! Ne kadar sevindiğimi anlatamam.”
-“Dahası… Onun yanında mutlu oluyorum. Kelimenin tam anlamıyla “mutlu”. Ama…”
-“Ama? Ah her zaman bir sorun vardır.”
-“İkimizin de çok iyi bildiği bir şey var ki ne konuşmuş, ne yaşamış ve ne hissetmiş olursak olalım aramızda bir mesafe var. Olmak zorunda olan bir mesafe.”
-“Hiçbir yolu yok değil mi?”
-“Olsaydı çoktan denemiş olmaz mıydım?”
-“Peki ne yapacaksın?”
-“Bekleyeceğim. Fark etmesini… Ama eğer beni duyabilseydi ona şunu söylemek isterdim: Sandığın gibi değil... Parmak izlerin, dokunduğun hayatlardan kaybolmuyor.”

30 Kasım 2013 Cumartesi

Gaemjeong Belsoli -9.Bölüm-


-“Watson, bu da Cho Hana. Bir indie sanatçısı ve Music City’de radyo programcısı.”
-“Ama iki işimde de popüler değilim. Büyük ihtimalle ilk kez duyuyorsundur.” Diye ekledi Hana.
-“Ah…” dedi Kyuhan, daha çok inlemeye benzer bir sesle. “Gerçekten de duymamıştım.”

***

Jimin’in bu yerde görmeyi beklediği en son kişiydi o genç. Üstüne üstlük bir de onları görmezden geldi. En ortadaki masaya oturdu. Kimin için, ne için geldiği belirsizdi. Jimin bunu yapmak zorunda olduğunu biliyor ama kesinlikle yapmak istemiyordu. En sonunda pes etti.
-“Hoşgeldiniz. Ne arzu edersiniz?”
-“Ben mi? Bir kahve alayım lütfen…” dedi Jimin’in yüzüne bakarak. Ama başka hiçbir ifade belirmedi yüzünde. Sanki gerçekten de ilk kez karşılaşıyorlardı.
-“Hemen getiriyorum.” Dedi Jimin. “Kahveye takmışlar…” diye söylendi içinden. Mutfağa giderken Hana’ya müşteriyi işaret etti. Hana öylesine şaşırdı ki doğru görüp görmediğinden emin olmak için uzun süre baktı.
-“Ne işi var burada?” diye fısıldadı. Jimin omuz silkip yürümeye devam etti. Hana da az önce müşterilerden birinin istediği “Lie LieLie” şarkısını söylemeye başladı.

***

(RADYO)

-“Haklıydın. İlk adımı atan ben olmalıydım.”
-“Geldi demek… Ama dur… Ya hayal kırıklığı”
-“İşin en kötü tarafı da bu...
Hayallerimden de öte birisiydi.”

***

-“Ne zamana kadar daha orada oturup, bizi yok saymaya devam edecek? Sinirimi bozuyor.”
-“Sen de onu görmezden gelsene Jimin, bunu hak ediyor.”
Jimin hiçbir şey söylemeden Hana’ya baktı. Bunun mümkün olmadığını Hana da biliyordu ama verecek daha iyi bir tavsiyesi yoktu. Memory şarkısını çalmaya başladı. Genç kahvesini bitirdikten sonra da oturmaya devam etti. Jimin en sonunda dayanamayıp yanına gitti:
-“Artık gidebilirsin.” Dedi duygusuz bir sesle. Genç ona şaşkınlıkla baktı:
-“Anlamadım.”
-“Burada öylece oturmana tahammül edemiyorum Jiyoung, duymak istediğin şey bu idiyse duydun ve artık gidebilirsin.”
-“Ne-neden bahsediyorsunuz? Adımı nereden biliyorsunuz?” diye sordu Jiyoung hayret içinde. Jimin ona dikkatlice baktı.
-“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
-“Hayır hayır, gerçekten sizi tanımıyorum. Beni tanıyor musunuz?”
-“Jiyoung? Beni tanımıyor musun?” Jimin ne diyeceğini bilemiyordu.
-“Şey, özür dilerim. Bende amnezi var, dissosiyatif.”  Dedi Jiyoung. Jimin’in anlamadığını görünce açıkladı. “Bundan iki yıl önce bir travma geçirdim. Bu nedenle de beynim kendini bloke etti. Şimdi hayatımdan 5 yıl kayıp, bir şey hatırlamıyorum o döneme ait.”
                Jimin gözlerinin karardığını hissetti. Bayılmadan önce hatırladığı son şeyler Hana’nın çığlığı ve  Jiyoung’un onu tutmak için uzanan elleriydi.

                Uyandığında köşedeki büyük masanın üstünde yatar halde buldu kendini. Hana uyandığını görünce ayağa fırladı:
-“İyi misin?”
-“Evet.” Dedi Jimin, doğruldu. “Jiyoung nerede?”
-“Gönderdim onu. Önce biz konuşalım istedim.” Jimin hararetle tuttu Hana’nın ellerini:
-“Amnezi olmuş Hana, hiçbir şey hatırlamıyormuş! Beni bile unutmuş!”
-“Biliyorum, konuştuk.”
-“Ne anlattın ona?”
-“Sadece lise arkadaşı olduğumuzu.”
-“inandı mı?”
-“Sırf bu yüzden mi bayıldığını sordu, senin çok duygusal biri olduğunu söyledim ben de. Eh yalan da sayılmaz hani…” dedi Hana gülümseyerek. Jimin de güldü önce, sonra ciddileşti:
-“Doğru söylüyor yani? Gerçekten unutmuş her şeyi?”
-“Evet. Hayatından beş yılı hatırlamamak. Korkunç bir şey.”
-“Ne travması geçirmiş peki?”
-“…”
-“Hana… Cevap versene...”
-“Babası… Trafik kazasında ölmüş.”
Sessizlik.
-“Ne yapacağım?”
-“Ne demek ne yapacağım? Neden bir şey yapman gereksin ki?” dedi Hana önce.
Sonra birden… Anladı.
Onu hala seviyordu.

***

(RADYO)

-“Ne yapacağını düşünüyorsun?”
-“Bilmiyorum… Her ne kadar yanımda gibi dursa da artık o ulaşabileceğimden çok daha uzaklarda. Eskiden onun dünyanın öbür ucunda olduğunu düşünürdüm ama şimdi başka bir gezegende.”
-“Mesafeleri gözünde büyütüyorsun. Ulaşamayacağın bir yerde değil.”
-“Ona nasıl ulaşabilirim ki?”
-“ ‘Gülme iki insan arasındaki en kısa mesafedir.’ Der Victor Borge.”
-“Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı.”
-“Senin aradığın kişi senden önce yanına gelmiş, yine de nasıl bu kadar umutsuz olabilirsin?”
-“Hiç anlamıyorsun değil mi? Başkasını seviyor.”
-“…”
-“Susuyorsun.”
-“Sen onu tanımadan önce mi olmuş?”
-“Hayır, henüz iki hafta. Oysa ben neredeyse bir yıldır biliyorum onu.”
-“Neden bu kadar bekledin peki? Senin bir yılda yapamadığını iki haftada yapmış başkası… Nasıl olur bu? Neden bu kadar bekledin?”
-“Haklısın. Çok bekledim. Farkına varamadım. Onu uzaklarda aradım. Akıl edemedim. Bana el uzattı defalarca ama bir türlü uzanıp tutamadım.”
-“Sen konuştukça Shakespare’ın sözlerini hatırlıyorum.”
Bazen bir çocuk bakar gözlerinin içine. Arkan dönüktür, göremezsin...
Bazen güneş kucağındadır. Orada olduğunu bilemezsin...
Bazen yıldızları süpürürsün eteklerinle. Telaşlısındır, farkına varamazsın...
Bazen bir orkestra kurulur içinde. Başka sesleri duyar, onu duyamazsın...
Bazen mutluluk gelip konar kirpiğine. Sen, onu hep uzaklarda ararsın...
Bazen bir sandık hazine durur başucunda. Akıl edip, kapağı aralamazsın...
Bazen hayatının fırsatı geçer önünden. Tehir eder, yakalamazsın...
Bazen kutsal bir el uzanır sana göklerden. Meşgulsündür, uzanıp tutmazsın...”

26 Kasım 2013 Salı

Klip Hikayeleri 1 "Yalnız"

Yepyeni bir hikaye ile karşınızdayım! Başlıktan da jetonu düşürdüğünüz üzere konumuz klipler. Kurgumda kullanacağım klipler, tazecik Hyorin - Lonely ve One Way Love, History What am I to you ve Troublemaker'ın Now'ı.
Hikayenin playlisti (dinleme sırası yok);

***


-Bu mu şimdi? Tüm söyleyeceğin bu mu? 
-Ne söyleyebilirim başka... Bana sadece "seni seviyorum" demenin her şeyi düzelteceğini söyleyen sen değil miydin?!
-Evet ama... Tükendim artık... Bir varsın bir yoksun. Yanımdasın diyorum, gitmişsin, yokluğuna alışıyorum bir bakmışım en başından beri yanımdaymışsın... 

Sustum. Ağlıyordum. Elimde değildi... Genç bir kız iken, beni olgunlaştıran bu adam, beni büyüten yegane sevdiğim bu adam artık beni sevmiyordu. Sevdiğini sanıyordu sadece... ya da tükendik ikimizde. Bilmiyorum... "Ağlama! Lütfen..." O da ağlıyordu şimdi. Alıştığı bir şeyden kopmak istemeyen bir insanın gözyaşlarıydı bunlar. Gözyaşlarımı sildim, burnumu gürültülü bir biçimde çektim, yüzüme yapmacık bir gülümseme takındım: "Bitti öyleyse?" Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "N-n-ne?!" Öyle işte, dedim. "Şaka bu, şaka, kötü saçma bir şaka... Değil mi?" Ellerimi kavramıştı. Bakışlarımı yere indirdim. Bir süre böyle kaldık, ağlıyordu. Hiç ağlamayan Kyungil, mantığı hep kalpten bir adım önceye almasıyla bilinen Kyungil karşımda burnunu çeke çeke ağlıyordu. En sonunda ellerimi bıraktı, gözyaşlarını cesurca sildi, arkasına bakmadan yürümeye başladı. Attığı her bir adımda, tüketilen sevgimin 42 numaralık izleri kara bugünün imzasını atıyordu.

***


Gitti. Beni öylece bırakıp gitti. Bu karlı günde ben, 4 yıllık ilişkime bir son nokta koydum. Üstelik onu gerçekten sevdiğime bile inanmadı! Ölüyorum sanki, kalbim öyle acıyor...  Arkama bakmayacağım, bakmamalıyım, benim onu sevmediğime inanıyor, beni sevmiyor... Kar taneleri gözyaşlarıma siper olmuş durumda. Ağladığımı "zanneden" olursa, karlar eridi diyeceğim yüzümde. Ne yöne adım atsam bilmiyorum, ne tarafa gitsem, kime sarılsam, kime ağlasam, kimin ellerini tutsam... Tekim artık. 
***
İçki ve sigara kırık bir kalbin en iyi dostuymuş, geçtiğimiz günlerde bunu anladım. Ama içe oturulan öküzün panzehirini bulamadım halen... Ya tüm o "yitip gitme" hissine ne demeli! Her geçen gün biraz daha tükeniyorum, sevgime bir kadın tarafından edilen tüm bu hakaretler yüzünden. Yaptığım shotlar, hiçbir şeyi çözmüyor... Çözümsüzlük içinde yitiyorum. Onunla birlikte yaşadığım evim bir zindan gibi, yokluğuyla dans ediyorum.

***

Kendi evimde, yalnızlığımın tadını çıkarıyorum. Özgürüm, ne yaptığıma karışacak bir adam yok artık hayatımda. İstediğimi giyiyor, söylüyor, içiyorum... Dergilerimi okuyorum, sokaklarda koşuşturuyorum... Dans ediyorum. Acıyla, özlemle... Kimi kandırıyorum ki! Yanılmışım. Onu özlemem sanıyordum. Onsuz ölüyorum. 

Dışarı çıkıyorum, çünkü onsuzluk, oksijensizlik gibi... Boğucu. Yokluğunda ölüm halinde oluyor insan. Yürüyorum. Yürüyorum. Yürüyorum. Nerede olduğumun farkına vardığımda iş işten geçiyor bile... Buraya kadar geldiysem eğer, ne haddime kalbime karşı gelmek. Zili çalıyorum. 


"Hyorin?" Gözlerinde binlerce soruyla bana bakan Kyungil, tüm aptallığıyla özür dilemeye gelen ben... Beş kelime: "Yanılmışım, özür dilerim, seni seviyorum." 


- O günleri özlüyorum...
- Seni burada tutan ben değilim.
- Gitmeliyim yani... Senin için hiç mi değerim yok?
- Seninle yatmak zevkli.

Böyle diyeceğini biliyordum. Daha önce sadece tek bir kez sormaya cesaret etmiştim ve bana bir fahişe gibi davranmıştı. Bu konuşmaya daha fazla dayanamayacaktım. Çıkmadan önce bir daha dönmeyi düşünmediğim karavana son bir kez baktım; yerde paralar vardı, yüklü miktardaydılar, boş bir silah tezgahta duruyordu, tüm kıyafetlerim, mutfak dolaplarındaki alet edevatlar... her şey ayrı bir yere saçılmıştı. Burayı tüm bu hayalkırıklıklarımın yuvası olmasına rağmen özleyecektim. Kapı eşiğinden dışarı bir adım attım. Hala Hyunseung'un beni durdurmasını bekliyordum içten içe. O kadar acizaneydi ki bu hareketlerim, kendimden tiksiniyordum. Bir adım daha... Halen bir "Dur!" nidası beklemekte kulaklarım ama tek duyduğum şey sessizlik. Kapıyı kapatıyor ve dış dünyaya adım atıyorum. Derin bir nefes... Yavaş yavaş şehrin ışıklarına doğru yürümeye başlıyorum.

Çok geçmeden şehre vardığımda, eski bir tanıdığın barında buldum kendimi. Ayak tabanlarım şişmişti fakat gözlerimin hali daha vahimdi. Elime ne geldiyse içiyordum. Tanımadığım kişilerin beni taciz etmesine izin veriyordum... Onlar tatmin olurlarken bende kısmen ondan, kendimden öcümü alıyordum. Artık o eski masum kız değildim ve kaybettiğim masumiyetimi asla geri kazanamayacaktım. Ama sonunun böyle olacağını biliyordum. En başında bana dürüst davranmıştı: "Yalan söylemeyeceğim kızım. Şuan tek istediğim bedenin. Benimle ilgili boş heveslere kapılma. Hem... Birazdan asla geri kazanamayacağın bir şeyini kaybedeceksin." küçümser gibi gülmüştü, "Emin misin?" Cevabım gözlerimi kapatmak olmuştu. Alkol kokan nefesi yüzümden dudaklarıma kaymıştı. Çok geçmeden işin varacağı yeri biliyor, bunca yıldır özenle koruduğum bir şeyi kaybetmenin acısını duyuyordum. 


O gün, ilk sabahımıza uyandığımızda sarmaş dolaştık, üzerimizde kıyafetlerimiz vardı. Gözlerimdeki korkuyu sezince yapmak üzere olduğu şeyi bırakmış, gözlerinde saçma bir alayla bana sarılmıştı. "Şimdilik uyumakla yetinelim." Normalde kabalığıyla bilinen bu çocuğun, aldığı birkaç hapla bu denli kişilik değişimine uğraması bir garipti ama mutluydum. Uyurken onu izlemiştim bütün gece. Bir bebek gibiydi. Masumdu. Ama uyandığında beni hatırlamadı ve çok geçmeden karavandan kovdu da. Gidecek yerim yoktu. Aslında birkaç gün öncesine kadar vardı. Ama artık ne gidecek bir evim ne de güvendiğim insanlar vardı hayatımda. 

"Hyun-ah yavaş ol. Mideni delmek mi istiyorsun?" Moe başıma dikilmişti. Barın sahibi, Hyunseung sayesinde tanıştığım biriydi ve bu hallerime alışkındı. "Ölmek istiyorum." dedim. Güldü. "Benim mekanımda değil ama." Belimden kavrayarak kaldırdı beni. "Gel, yüzünü yıkayalım."

***

Yüzümü yıkarken aynada kendime baktım. Ağzımda halen kusmuk tadı vardı. Boğazımda da iki gündür geçmek bilmeyen bir yumruk. Ona aşıktım, benimle zıt olan masumiyetine aşık olmuştum onun. Tüm bu "ahlak, erdem" zırvalıklarından tiksinmeme rağmen, o, o kadar şeffaftı, saftı ki bir şekilde saplanıp kalmıştım ona. Ama onda sevdiğim ne varsa, zamanla bir bir yok ediyordum... Kalbini kırıyor, insanlara inancını tüketiyordum. Onun ruhunu yeyip bitiriyordum... Halen odamda giyinmekte olan kızların sesi geliyordu. Dayanamayıp kızların yanına gittim, ikisinin de boğazlarına yapışarak dışarı çıkardım, "Siktirin gidin." Acaba Hyun-ah şuan neredeydi? Daha doğrusu kiminleydi? Yine kimin yatağından toplayacaktım onu ve bu manzarayı nasıl bir kez daha kabullenecektim? Dönmeyeceğini düşünmüyordum bile. Mutlaka dönerdi... Hep dönmüştü.

***

Bir haftadır her gecemi farklı birinin evinde geçiriyordum. Kiminle ne yaptığım önemli değildi sadece bir an önce kendimi tüketmek, yok olup gitmek istiyordum çünkü kendime alenen zarar verecek kadar cesur ve yürekli değildim. "Git artık." Yanımdaki çocuğa baktım. Çökmüştü. Sevgilisini falan aldatmış olsa gerekti benimle. Üstümü giyindim. Bugün sekizinci günümdü. Moe'nun yanına uğramıyordum. Hala içimde bir yerde Hyunseung'un beni aramaya tenezzül edeceği düşüncesi vardı. Azkaban'ın ruh emicileri gibi, o da benim tüm yaşamımı yeyip bitirmişti. Dışarıya çıktığımda soğuk bütün bedenimi ele geçirdi. Ocak'ın 23'üydü ve Seul karla kaplıydı. 

***

Bir haftadır yoktu. Bu bir ilkti. Bu kez onu gerçekten kırdım herhalde diye düşünüyordum başta ama hava şartlarını gördükçe bir yerlerde başına bir şeyler gelmiş olma düşüncesi sinsice beynimi ele geçiriyordu. Ya hastalandıysa? Hassas bünyesiyle kim bilir kimde kalıyordu? Moe'da olmadığını biliyordum üstelik Moe'ya da hiçbir haber vermemiş.

***

Akşama doğru, kar durmuştu. Onu özlemiştim. Ama geri dönmeyecektim. Bu yüzden birlikte sıkça vakit geçirdiğimiz Wiseong Tepesi'ne gittim. 

***
Bütün gün sadece uyumuştum. Çıkıp onu aramadım. Akşama doğru, kar durduğunda biraz hava almak için dışarı çıktım, yakınlardaki Wiseong Tepesi'ne doğru yürümeye başladım. Tepeye geldiğimde aklımda burada onunla yaşadığımız anılarım canlanıyordu. Güneş batmak üzereydi. Başımı kaldırdım. Tepenin ucunda yere uzanmış bir beden vardı, bozuk gözlerime rağmen bir kadın bedeni olduğunu seçmiştim. Bir heyecanla daha da yaklaştım bedene. Uyuyordu. Uyandırmamak için belli bir mesafede kaldım. Hyunah olamazdı çünkü daha geçen gün saçlarını sarıdan kızıla kendim boyamıştım. Öyleyse bu sarışın kimdi? Hemen yanında, yerde bir vokta şişesi vardı. Kızı uyandırma pahasına hoyratça şişeyi almaya gittim. Sırtı dönük olduğundan fark etmez diye ummuştum ama şişeyi yanlışlıkla üstüne düşürünce bir anda sıçrayarak uyandı, arkasını döndü uyku sersemliğiyle. Bu... Hyuna'ydı. Ne ara saçlarını sarı yapmıştı?! Rüya gördüğünü sanarak yerden bir cam parçasını alıp parmağının ucunu kesip ufak bir inilti kaçırıyordu Hyuna ben bunu düşünürken. "Ne işin var senin burada?" O sormuştu. Hep ilk adımı o atardı. Cevap vermedim. Gururunu kırmak hoşuma gidiyordu sanırım. Hepten bozulmuştu. Hiçbir şey söylemeden kalktı sakince ayağa. Gözlerimin tam içine bakıyordu. Elini kaldırdı yavaşça. Sonra fikrini değiştirmiş biri gibi indirdi. Ben kollarına odaklanmışken o diziyle kasıklarıma vurdu. Acıyla inledim. Tüm hayvani dürtülerimle onun canını yakmak için üzerine atladım. Şimdi Wiseong Tepesi'nde yuvarlanıyorduk, acıyla gözüm dönmüştü. Neden sonra durdum... Öylece kaldık. O da ben de soluğumuzu tutmuştuk. "Beni sevmiyorsun ama hep yanında olmamı istiyorsun. Benden nefret ediyorsun ama her gidişimde beni geri getiriyorsun. Neden Hyunseung?" dedi Hyun-ah. Sesi dümdüz, duygusuzdu. "Benden tiksiniyor, nefret ediyorsun." Tüm bu duygusuzluğu ürkütmüştü beni. Sustum. Ama çok geçmeden dayanamadım. "Sen... sevmek nedir biliyorsun." dedim. Bakışlarını gözlerime sabitlemişti. Halen onun hemen üzerinde duruyordum bu yüzden bakışlarından kaçmak mümkün değildi. "Sana bir şeyi nasıl seveceğini öğretmişler. Ben bilmiyorum. Hiçbir duyguyu bilmiyorum Hyunah. İnsanlarla büyümedim ben. Hep yalnızdım ve yalnız olacağım. Ama... Ama sana ihtiyacım var." Şimdi gözlerimiz buluşmuştu. Hiçbir şey söylemedi. "Bana... hissetmeyi öğretir misin Hyunah?" Üşümüştü. Yerden yavaşça kaldırdım, birkaç metre ötede hurdaya dönmüş eski arabanın kaportasına oturduk birlikte. Gelecek bize ne getirecek bilmiyordum ama kollarımın arasında tuttuğum bedende eski yaşama aşkını bulamıyordum. Her an vazgeçebilir gibiydi. Buna izin veremezdim... Hissetmek pahasına.


21 Kasım 2013 Perşembe

Gaemjeong Belsoli -8.Bölüm-


                Kyuhan bazı şeylere aklı ermeye başladığından beri –ki bu oldukça küçük bir yaşta gerçekleşmişti- zaman zaman lanetli olduğunu düşünürdü. O böyle olsun istemezdi elbette ama ardı ardına cereyan eden olaylar ve insanların ona karşı aldığı tavır –babası hariç- ona böyle olduğu konusundaki endişelerini pekiştiriyordu. Çoğu zaman da kendi kendine hayatını trajikleştirdiğini düşünürdü ama hiçbir şekilde de yaşadıkları küçümsenemezdi. Her zaman bu iki uç arasında kalmış şanslı mı yoksa lanetli mi olduğu konusunda karar verememişti.
                Ne zaman radyoyu arasa ve Yun’la konuşsa aslında her şeyi kötüleştirenin kendisi olduğunu düşünüyordu. Yun’un sesindeki bütün o olumlu hava Kyuhan’a öylesine derinden etki ediyordu ki hayatı birden pembe gözlükle bakmaya başlıyordu. Ama üzerinden çok geçmeden, daha aynı gece uyumadan önce aslında her şeyin gerçekten kötü gittiğini düşündüren o siyah gözlük geri dönüyordu.
               
Bunu fark ettiğinde Kyuhan bir şeyi çok merak etmişti.
Sesi bu kadar etkiliyorsa acaba Yun’un yanında olmak nasıl hissettirirdi?

***

                Jimin en başından beri haklı olduğunu biliyordu. Hana’yla kaç kez tedbirli olmasını, acele etmemesini söylemişti. Ama Chunghee’nin aurasına kapılmış olan Hana endişeye gerek olmadığını belki yüz kez tekrarlamıştı. Peki sonuç ne olmuştu?
                Yine de hiçbir şey için geç sayılmazdı. Hana’nın derdi onun derdi demekti ve buna bir çözüm bulmak zorundaydı. Hana’nın ona aşık olmadığını biliyordu ama ondan gerçekten çok etkilenmişti. Ve bu kadar etkilenmiş olmasının en büyük nedeni de Hana’nın olmayan ailesiydi. Jimin bunu söylemese, kendine bile itiraf etmekten bile korksa da çok iyi biliyordu ki hiçbir zaman bir babanın verdiği güveni hissedememiş olan Hana her zaman bunu ona verebilen insanlara aşık olmuştu. Ya da öyle olduğunu sanmıştı. Chunghee de onlardan biriydi.
                İşin en kötü tarafı böyle insanlar her zaman daha önce kalpleri kırılmış insanlar oluyordu ve geri kalan hayatlarında da yanlışlıkla kalp kırabiliyorlardı. Hana’nın kalbi de insanlar tarafından kırılmış, Jimin pek çok kez gidenlerin arkasından kalanları toplamıştı.
                Hana’yla uzun uzun düşündükleri o akşam her şeyin açık açık söylenmesi konusunda karar kılmışlardı. Ve nitekim bu yol başarıya da ulaşmıştı. Artık Chunghee, Hana’ya “Hana gibi” davranıyordu. Zaman zaman gözleri uzaklara dalsa, bazen Hana’ya “Soomin” diye seslense de sürekli bir şeyler bekleme halinden sıyrılmıştı ve şimdilik bu yeterliydi.

                Hana’nın yine gitar çaldığı ve Jimin’in de tek tük müşterilerle ilgilendiği her zamanki sıradan günlerin birinde, -ki etkisi büyük olay sıradan bir günde gerçekleşirdi- tanıdık ama geçmişte kalan biri içeri girdi.

***

                Bu fikir gün geçtikçe kafasında daha fazla yer etmeye başlamıştı. Ta ki Kyuhan başka bir şey düşünemez oluncaya kadar… Birden Yun’u görme, tanışma ve onun yanında olma isteği öylesine güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştı ki Kyuhan hayal kırıklığı yaşamaktan korkmasa şimdiye kadar binlerce kez aklından geçenleri yapmış olurdu.
                Teşebbüslerinin sayısını artık o bile hatırlamıyordu ama her zaman korkup vazgeçiyordu. Bir keresinde radyonun önüne kadar gelmiş ama tam kapıdayken cesaretini yitirmiş ve resmen kaçmıştı. Onun yerine kendisine iyilik ettiğini düşündüğü Yun’un albümlerinden onar tane almıştı. Ne zaman kendini gergin hissetse heme kulaklığını takıyor ve onun sesiyle gevşiyordu. Yine de bu içindeki dürtüyü geçici olarak bastırıyor ama hemen ardından daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oluyordu. En sonunda her sorunu gibi bunu da sorunun kendisiyle paylaşmaya karar verdi.

(RADYO)

-“Yapmayı çok istediğim bir şey var ama aynı zaman da çok da korkuyorum.”

-“Neden?”

-“Hayal kırıklığına uğramaktan.”

-“Bundan korkmamalısın. İnsanlar çoğu zaman yapmadıkları şeyler için pişman olurlar. Keşke daha çok deneseydim, keşke sevdiğimi söyleseydim… Aklından geçen neyse onu yap. Ama hayal kırıklığına uğrama ihtimalini en aza düşürmek için hayal kurarken de dikkatli ol. Montaigne der ki ‘Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor. Sadece sen yanlış insanlar üzerinde hayal kuruyorsun.’”

-“Tam olarak “şunu bekliyorum” da diyemem. Düşününce… Ne beklediğimi de bilmiyorum aslında sadece merak ediyorum. Ama şimdi olduğum gibi hissedemezsem ona karşı üzülürüm biliyorum.”

-“Tam olarak ne yapmak istiyorsun?”

-“Yakından tanımak istediğim biri var. Şuan, yani ondan uzakta olduğum şuan, çok hoş bir insan olduğunu düşünüyorum ve onun yanında olmanın nasıl bir his olduğunu merak ediyorum.”
-“Hazır o senden uzaktayken ilk adımı atan sen ol, böylece bir şeyler hoşuna gitmediğinde geri çekilebilirsin. Daha çok beklersen ona kendi kafanda bir karakter oluşturur ve daha çok bağlanırsın. Onu tanıdığında ise çok daha büyük bir hayal kırıklığı yaşarsan. Hazır ondan uzakta ve beklentilerin düşük seviyedeyken onu tanımaya çalış. Böylece nasıl biri olduğunu görürsün ve gelecekte daha fazla acı çekmekten de kurtulursun.”

-“Sanırım haklısın… Peki bunun için herhangi bir şey yok mu? Ne bileyim… Bir özdeyiş, bir film repliği ya da ünlü birinden bir söz?”

-“Şimdilik sözlerle alay et bakalım… Kim ne derse desin sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir. (Dead Poets Society 1989)”

***


                Kyuhan beklerken dün konuştuklarını düşünüp duruyordu. Yun ne olduğunu bilmeden anlamıştı her zamanki gibi ve mantıklı gerekçelerle yapılması gerekeni göstermişti. Bu akşam yapacaktı Kyuhan, gidecek ve onunla tanışacaktı.

                Buraya gelme nedeni ise farklıydı. En yakın ve tek arkadaşı, Sherlock’ı için gelmişti. Ona bu şekilde hitap etmeye de, onun kendisine Watson demesine de bayılırdı. Her zaman güçlü duran Sherlock onun yanındayken çocuklaşır ve bu lakabına uygun, tuhaf ama hoş hallerine bürünürdü. Saatine baktı, iki dakika içinde muhakkak burada olurdu, geç kalmak onun prensiplerine aykırıydı.
Her zamanki gibi tam saatinde kapı açıldı, içeri Sherlock ve biri daha girdi. Birbirlerini gören iki arkadaş hemen gülmeye başladılar, kendilerine has ufak bir selamlaşmanın ardından Sherlock hemen yanındaki kişiyi tanıttı:
-“Sana bahsettiğim Watson işte bu, yani Kyuhan.” Kyuhan bu gözleri parlayan kişiye hayranlıkla baktı.

-“Watson, bu da Cho Hana. Bir indie sanatçısı ve Music City’de radyo programcısı.”