Saturday Night Love etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Saturday Night Love etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2013 Çarşamba

Saturday Night Love -11.Bölüm-







-Alo?
-Nasılsın?
-Her zaman ki gibi... Bir şey mi oldu?
-Hayır. Sesini... özledim sadece.

***

Sabah bir telefon mesajı ile uyandım. "Ben Jiyoung. Hemen uyan ve şu telefonu aç! EXO ile özel performans sergileyeceksin SM Town'da!" Başta homurdanarak kalktığımda daha mesajın sonuna gelmemişti Jiyoung. EXO ismini duyunca olduğum yerde kaldım. Woollim'in dağıtıcı SM olabilirdi, hatta şirketi mali yönden ele geçirmiş de olabilirlerdi, SM TOWN'a sanatçılarını yolluyor olabilirdi... Ama daha fazla SM ile işim olsun istemiyordum. La Dolce Vita'nın dağılışında, diğerlerine pek yansıtmasam da başım belaya girmişti Luise'in firarından sonra. Bir daha o dangalak heriflerin suratlarını görmek istemiyordum işin aslı. Giyinip SM'e gitmek için hazırlandıktan sonra pek benimle irtibata geçmeyen menajerim Jiyoung'u aradım: "Yoldayım, 30 dakikaya binanın önündeyim." 

SM'in fazla pembe binasının önüne vardığımda, Jiyoung beni dışarıda bekliyordu. "Akşam Show Me The Money'ye katılacağım. Uzun sürecek mi bu iş?" diyerek nazlanarak başlattım konuşmamızı. "Uzun sürmez. Şuan EXO üyeleri ve menajerler yukarıda. Çocukların zaten ayda bir boş günleri oluyor, onu da burada harcayacaklar performans eşleşmeleri için." "Ben mi söyledim onlara buraya gelmelerini Jiyoung-hyong?!" Bilmem kaçıncı odalardan birine girdik binada. La Dolce Vita'nın seçildiği odaydı sanırım burası... Kaç yıl olmuştu. İki mi? Üç mü? Nostaljinin koynundan beni alan SM görevlisi kadının sesi oldu. İçeride ünlü SM prodüktörü Kenzie ile Hyuk Shin vardı, klasik toplantı masalarının baş kısmındaydılar. 5 koltuk f(x) için, 12 koltuk EXO için, bir tanesi de benim için ayrılmıştı. Hyuk Shin beni görünce gülümseyip göz kırptı. Bu dostça tavrına gülümseyerek karşılık verdim, yerime geçtim. Çok geçmeden f(x) üyeleri birer birer geldi. Luna ve Amber ile La Dolce Vita'nın dağılışından bu yana görüşememiştim. Onları görünce toplantıymış aldırmadan mutlulukla "Sunyoung! Amber!" diye bağırdım. "Nera!" Selamlaşma törenimizden sonra kendileri için ayrılmış koltuklara, karşıma geçtiler. Onlar oturur oturmaz içeri Victoria, Krystal ve Sulli girdi. Victoria beni görür görmez "Luise nasıl?" diye sordu. Hastalığını soruyordu... "İyi, çok iyi." diye cevapladım. Sulli benden tarafa bakmadan, ukalaca bir tavırla yanımdan geçti. En son, geçen yıl bana karşı takındığı şımarık tavırlarına gerekli cevabı verdiğimden olsa gerekti bu. Krystal'dansa ufak bir selam aldım. Bir süre Luna ve Amber'la lafladıktan sonra, SM'de çaylaklık zamanlarından tanıdığım arkadaşlarım Sehun ve Chanyeol içeri girdiler. Birbirimizi uzun süredir birbirini tanımanın getirdiği samimiyetle selamladıktan sonra, diğerlerinin gelmesiyle tamı tamına 20 kişi toplantı salonundaydık. Kenzie söze başladı, "SM Town için yeni bir alt grup oluşturma planımız var sahne için. Vokaller, dansçılar ve rapçiler olarak ayrılacaksınız. Mesela Luna, D.O, Chen, Baekhyun bir grup, Lay, Victoria, Kai, Krystal bir grup, Nera, Kris, Tao ve Chanyeol bir grup gibi. Şimdi. Hyuk Shin ve ben iki vokal grubu düşünüyoruz. İlk grubu R&B'ye yatkın yapacağız. Bu grup için düşündüğümüz isimler, Luna, D.O, Baekhyun ve Suho. İkinci grup orta tempolu bir ballad söyleyecek. Düşündüğümüz isimler; Chen, Xiumin ve Krystal. Üçüncü grup dans ekibimiz. Şarkı söylemeyeceksiniz, sadece dans. Koreografların düşündüğü isimler; Lay, Luhan, Kai, Sulli ve Victoria. Dördüncü grup da SM'de rap yapabilen kimselerin olduğunu göstermek için oluşturuldu. İsimler; Amber, Nera, Kris, Tao, Chanyeol ve Sehun. İtirazı olan var mı?"

***

İtirazı olan yoktu ve biz SM Town için çalışmalara başlamıştık. Bir gün provalardan sonra Henry ile karşılaşmamdan sonra -bana zilyonuncu kez Luise'i sormuştu, Seul'de olduğunu öğrenmişti anlaşılan - Yangchon'da, bilindik olmayan bir pub olan RUFXX'da, Suho ile karşılaştım. Masalardan birinde iki kişiyle oldukça eğlenceli görünen bir konuşmanın ortasındaydı. Bölmek istemediğimden yanına gitmemiştim ama o beni oturduğum masada fark etmişti bile. Masamın üzerine düşen bir gölge ile başımı kaldırım. Onu daha önce fark etmemiş gibi "Suho! Ne işin var burada?!" dedim. "Arkadaşlarımla buluştum. Sen de katılsana bizlere." diyerek itiraz etmeme fırsat bırakmadan kolumdan çekiştirmeye başlamıştı bile. Göz açıp kapayıncaya kadar onların masasındaydım. "Nera, bu Himchan. B.A.P'den, üniversiteden arkadaşım aynı zamanda. Bu da Yongguk. Yine B.A.P'den." İkisini de tanıyordum ve B.A.P'nin büyük bir hayranıydım ama fiyakamı bozmamak için bozuntuya vermedim. Akabinde de garson masamıza geldi. Üçü de bira söylerken ben kivili çayı tercih ettim. Suho şaşırmıştı. Şakayla karışık sordu: "İlk defa alkol almadığını görüyorum Nera?", "Halim yok." diye yanıtladım onu. "Kenzie denilen kadının tek bildiği pop gibime geliyor... Anlaşamıyorum onunla. Şarkımı kendim yapmalıyım. Madem bir grubuz biz yapmalıyız. Hem, Suho, ben SM'den bile değilim!" Ağlar gibi yaptım. Suho, Himchan ve Yongguk'u işaret ederek, "Sen yine iyisin. Üçümüzün neredeyse hiç boş zamanı yok. Değil mi?" dedi. Himchan ve Yongguk başlarıyla onayladılar. Ve biz geç saate kadar sohbetimize devam ettik.

Gece, eski arkadaşlarımdan Hyojin ya da idol mahlasıyla LE, beni aradı.

-N'aber?
-Yorgun. 
-Al benden de o kadar. Uzun zamandır arayamadım, özet geç şu iki haftayı bana.
-SM Town'da rap alt-grubu olarak sahne alacağım, ciddi anlamda hiç istemiyorum. Az önce de Suho'nun arkadaşlarıyla buluşmamdan döndüm. Aslında buluşmadık, karşılaştık da, anladın işte...
-Kim miş o arkadaşlar?
-B.A.P'den Himchan ile Yongguk!
Sesimdeki neşeyi fark etmişti.
-Hadi canım...
Benim neşemin aksine sesindeki ilgi bir anda gitmişti.
-Bir şey var.
-Yok.
-Var.
-Yok.
-Benimle inatlaşamazsın, bunu biliyorsun değil mi?
-Tamam, var.
-Ne?
-Hani şu, Every Night zamanları vardı ya bizim grubun... Hatta B.A.P'nin de Rain Sound'u bizim şarkımıza çok benzediğinden gündemde kalmıştık.
-Eee?
-Sana anlatmıştım bu şarkıyı neden yazdığımı... Yazdan kalma bir telefon konuşmasıyla ilgili demiştim. Sende B.A.P'nin Voice Message şarkısını anımsatıp takılmışt...
-OHA!
Sözünü kesmiştim çünkü neler döndüğünü anlamıştım.
-Yongguk değil mi?
-Evet.
Ufak bir küfürü kaçırdım ağzımdan. 
-Yardımına ihtiyacım var Nera. Yongguk'u çok özlüyorum... Ama gururumdan arayamıyorum bile. Sen bir şekilde onunla karşılaşmama vesile olsan?
-Tamam. Bana bırak.

***

Hyojin'in isteği ve benim Yongguk'la tam bir kafa dengi çıkmam üzerine, Yongguk'la "buddy" modunda takılmaya başlamıştık. Amacım, bir ara ikisine de aynı yeri verip buluşmayı önerip, gelmemekti. Ben yeni arkadaşlar edine durayım, o akşam Luise beni arayıp buluşalım demişti. Suho, Hyun Shik, Luise ve Ben, saat 21'de Shiru'nun evindeydik. Bir süre sonra ben çakırkeyifliğin de ötesine geçip sarhoş olmuştum. Suho'da bana katılmıştı ve inanılmaz eğleniyorduk. Biz kafayı bulurken nelerin yaşandığını Shiru bana anlattığında az kalsın kalp krizi geçirecektim. Baş ağrımı atlatır atlatmaz Luise'in yanında buldum kendimi.

 -“Senin ağzından duymadan inanmam mümkün değildi zaten.” Dedim. “Bizim manyak Luise, sap gibi birine âşık olamaz.”
-“Bir ben mi onun sap olduğunu anlamadım yani?” diye sordu kıkırdayarak.
-“İnsanları olduğu kişi gibi değil de kafandaki kişi gibi sanıyorsun.”
-“Bak bunda çok haklısın işte.”
-“Sana bir vereyim mi?” diye sordum gülerek. Başıyla onayladı ama kesin bir muziplik yapacaktı.
-“Bunu duyduğumda aklıma ilk gelen şey Henry hyung oldu, hak etmiştin.”
-“Nera-ah! Ben ona öyle mi yapmıştım? Ben ondan karşılık veremeyeceğim için defalarca özür diledim ve bir kez bile ‘sevdiğini sanıyorsun’ demedim. Kimse kimsenin duygularını yargılayamaz çünkü. Eğer bu yargılamaya açık bir şey olsaydı “duygu”lar kişiye özel olmazdı.”
-“Tamam tamam, hemen kızma. Ama çok üzdün, bunu da inkâr etme.”
-“Keşke yapabileceğim bir şey olsaydı… Ama en azından dürüstçe davrandım ben.”
-“Biliyorum. Yine d geçen SM’e gittiğimde yine seni sordu. Seul’da olduğunu öğrenmiş.”
-“Geri döndü deseydin…”
-“Beni yalanları alet etme.” Dedim gülerek. Sızlandı.
-“Ne yani? Beni böyle görsün de üzülsün mü istiyorsun?” diye sordu. “Neyse…” diye ekledi elini havada sallayarak. Şimdi asıl heyecan verici konuya gelmenin vaktiydi:
- “Asıl haberler sende… Yongguk’la aranızda ne var?”
- "Ne olabilir sence? Hyojin'e yarım ediyorum. Ama... Yongguk sağlam çocuk."

***

Cuma günü Luise beni aradı: 
-"TVXQ KONSERİNE GİDİYORUUZ!"
-"Ne? Nereden buldun bileti? Tükenmemiş miydi abi o biletler?!"
-"Henry..."
-"Seni kötü kadın!" 

Cumartesi günü olacak konsere yanımda Yongguk'ta gelmişti. En sonunda çocuksu oyunlardansa Hyojin konusunu açıklığa kavuşturacaktım. Fakat önce Luise'i görmem, gerginliğimi atmam gerekiyordu. Bir süre onu bekledikten sonra, konser alanına geldiğinde, bana göz kırpıp, sinsice yanımdan Suho'yu da alarak geçti. Bu randevu falan değildi ki! Hepten gerilmiştim şimdi. Konser alanının önüne doğru yavaş yavaş yürümeye başladık. 

-"Anlatacak mısın artık Nabi-ah, ne anlatacaksan." ("Nabi" bana taktığı lakaptı. Anı yaşama merakımdan ötürü, gönderme yaparak "kelebek" diyordu bana.)
-"Kolay değil ki bunu söylemek... Hem, kendimi kötü hissediyorum. Bir şeye burnumu sokmuş gibiyim. Keşke en başından kabul etmeseydim!"
-"Nedir seni bu kadar geren?"
-"Söylüyorum... Sakın yanlış anlama olur mu? Amacım aranıza girmek değildi. Hyojin seninle buluşmak istiyor." 
Bir çırpıda söyleyivermiştim. Yüzüm kızarmıştı. Derin bir nefes aldığını duydum. Telefonunu çıkardı, kulaklıklarını kulağıma taktı. 
-"Dinle şunu." 

"You are my pleasure
I feel like a little kid
Trying not to think about you
Only 10 minutes at the longest
...

You’re one butterfly
Butterfly effect in the flower garden
In your little smile
There’s a big storm in my heart
Keep running away
Fly away"*


-"Üzerinde çalıştığım bir şarkı."

Kulaklıklarımı çıkarmıştım. Boş gözlerle Yongguk'a bakıyordum. Afallamıştım, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ve Hyojin'e ihanet etmiş gibi hissediyordum. 

-"Nabi... Sana tek bir şey soracağım... Uyumadan önce hiç, kendime yer buluyor muyum aklında?"

Daha önce hiç üzerinde düşünmemiştim bunun. Ama doğrusu son bir haftadır uyumadan önce Yongguk'u düşündüğüm oluyordu. Çok sık oluyordu. Her gece oluyordu. Öyle ki rüyamda da kendine başrol kapıyordu. 

-"Bana baktığında gözlerinde ışık görüyorum Nabi-ah, tıpkı benim sana bakışlarım da olduğu gibi..."

Haklıydı çünkü ona değer veriyordum. Ama bu değer verişim sadece arkadaşça mıydı yoksa aşkın ta kendisi miydi üzerinde düşünmem gerekiyordu. Hem düşünsem bile ne olacaktı ki, Hyojin'e ihanet edemezdim.


Tek söylediğim bu olmuştu. Üstüne de Henry ve Luise yanımıza gelmişti. Yongguk nezaketinden konserden ayrılmadı ama gece boyunca tek kelime etmedik. Konser bittikten sonra oyalanmadan çıktım. Luise, Henry ve Suho kulise girmişlerdi. Yongguk'da arkamdaydı. Bir süre sonra yanıma geldi. "Unut bu geceyi Nera." Gülümsüyordu ve bana Nera demişti. Nabi'ye ne olmuştu?! Kırılmış hissediyordum. Çıkışa varmıştık bile. "İyi geceler Yongguk-hyong." 

***

İlk ve ikinci yıldızın Türkçe çevirisi (GD'nin R.O.D şarkısının bir kısmı)

Sen benim neşemsin,
Küçük bir çocuk gibiyim tıpkı
Seni her düşünmemeye çalıştığımda,
10 dakika dayanabiliyorum en fazla

Sen tek kelebeksin,
Şeker diyarında, kelebek etkisisin
Küçük bir tebessümünde
Kalbimdeki fırtına gizli
Kaçmaya devam et,
Uzaklara uçmaya

4 Aralık 2013 Çarşamba

Saturday Night Love -10.Bölüm-


                Hayatımdaki en önemli şeylerden birini o gün fark edeceğimi nereden bilebilirdim. “Bir cumartesi gecesiydi.” diyecektim… “O zaman anladım.”

Birine kendi kafandan uydurduğun karakteri vermek… Nasıl bir hastalıktı bu? Hyun Shik’in o özendiğim hayatı zamanla beni farklı düşüncelere itmişti. Sığ görünen ama birkaç adım sonra binlerce metre derinliğe ulaşan bir okyanus sanmıştım onu. Önce nasıl böyle sandım bilmiyordum ama anlamıştım ki onu tanımıyor oluşum onu olmadığı bir kişi yapmama neden olmuştu.

Shiru’nun yeni tuttuğu evinde kutlama yaptığımız geceydi. Hyun Shik pek konuşmazdı, o yüzden onu tanımak istiyorsanız sormalıydınız. Gerçi yine de bunu bile işe yaradığını söyleyemem. Ona âşık mıydım? Hayır, hiç sanmıyorum. Aşk böyle bir duygu olamazdı. Pekala, onsuz da yaşayabilirdim. Böyle bir aşk olur muydu? Hem daha onu tam anlamıyla tanımıyordum bile… Ama tanımak istiyordum orası kesindi. O yüzden ben bu duygunun adını merak koymuştum.
Pek çok konuda konuştuk, bir tanesi hariç. Ve ben en çok aşk hakkındaki düşüncelerini merak ediyordum. Ama gidip de ona “Aşk nedir?” diye soracak mıydım? Tabi ki hayır. En düşüncesiz insan bile aşk hakkında birkaç tumturaklı laflar edebilir. Bizim süslü cümleler kurma üstadı olan Hyun Shik mi edemeyecekti? Sonra benim karnım böyle laflara toktu. Ben gerçekçi bir şeyler arıyordum, hayatından içinden kopup gelen, acı oldu bir cevap… Ve bu cevabı almanın tek yolu vardı.

-“Bunu içimde tutmaktan yoruldum.” Dedim aldığım bütün oyunculuk derslerindeki bilgimi kullanarak. Her şeyimle oynuyordum bu kez rolümü…
-“Seni seviyorum.” Diye ekledim bir kahkaha patlamamak için zor tutarken kendimi. Ama harika bir yol bulmuştum, kendimi tebrik ediyordum bu fikrim için. Kimse böyle bir itiraf karşısında etkileyici sözler sarf edemez. Hyun Shik bile… Nitekim öyle de oldu.
-“Saçmalama.” Dedi. Hemen olması gerektiği üzere yükselttim sesimi:
-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?”
-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.”

Bütün bunları söylerken oldukça sakin görünüyordu ama onu biraz tanıyan bile içinde fırtınalar koptuğunu anlardı. Benden beklenmeyen bu itiraf karşısında şaşırmış, afallamış ve gerçek olması düşüncesinin ağırlığı altında ezilmişti. Elini omzuma koydu, ben de sertçe ittim. Yanılmıştım, görünen arkasında bir şeyler yoktu. O sadece benim hayal ürünümdü. Neyse oydu Hyun Shik, sığ biriydi sadece, onu derinleştiren benim hayallerimdi.
Sonra bir an belki de rol yaptığımı anladığı için böyle konuşuyor diye düşündüm. Ama hayır, maalesef bu gerçekti. “Seviyorum.” Diyen bir insana “Sevdiğini sanıyorsun.” Diyecek kadar yüzeysel biriydi. Sinirle bağırdım:
-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”
O kadar şey konuştuktan sonra bunu hala anlamamış olması ne acıydı… Hala benim bazı şeyler hatırlatmak zorunda olmam… Nasıl da büyütmüştüm onu gözümde… Onun kadar gamsız olmayı istemiştim ben sadece, yoksa ondan akıl dinleyecek değildim.
-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?” diye sordu. Hayır, hayır hayır… Olamaz… Gerçekten de bu kadarlık bir insan olamaz. Zavallının aşk hakkında özgün bir fikri bile yoktu. Ona daha fazla bakmaya tahammül edemedim, başımı çevirdim.
-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”
 -“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”
Bu diyalog ne kadar da saçma bir yere geliyordu böyle… Söylüyor dinlettirmiyor, söylenenleri dinlemiyordu. Yeryüzünde daha önce binlerce kez söylenmiş sözleri gelmiş benim önümde tekrar ediyordu. Bir an şaka yapıp yapmadığını sormak istedim ama ona bile adam gibi bir cevap veremezdi. Her neyse, bu kadar yeterdi. Böyle biriyle daha fazla zaman harcayamazdım.

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni, benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” Dedim alelacele. Çantamı alıp kapıya yöneldim.
-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı arkamdan. Ben sinirden ağlamaya başlamışken Shiru’nun tüm bunları görmemiş olmasını dilerdim. Muhtemelen üzüldüğümü sanacak ve benim için üzülecekti. Keşke onu ve Nera’yı üzmemenin bir yolunu bulabilmiş olsaydım.
-“Unut gitsin!” diye bağırdım kapıyı çarparken. “Bütün bu saçmalıklarından sonra hala umurumda olduğunu mu sanıyorsun?”

***

                İki gün sonra Suho çalıştığım kitapçıya geldi. Ancak ayılmış olmalıydı. Ayrıca Hyun Shik ona her şeyi anlatmıştı, bu yüzden büyük bir şaşkınlık içerisindeydi geldiğinde. Onu sakinleştirip, iyi olduğuma ikna ettikten sonra oturup, uzun uzun açıkladım durumu.
-“Neden bana sormak yerine kendin tanımaya çalıştın?” diye sordu. “Göründüğü kadar yüzeysel biri olduğunu sana ben söyleyebilirdim.” Dedi gülerek.
-“Beni biliyorsun.” Dedim ben de gülerek. “Her şeyi kendim yaşayarak öğrenmek isterim. İnsanları da kendim tanımak isterim. Neyse, unuttum gittim bile.” Bir kahkaha attı:
-“Ama çok korkmuş görünüyordu.” Sonra birden ciddileşti, kolumu tuttu:
-“Ama şimdiden anlaşalım, bir daha benden habersiz kimseye hayalindeki karakteri vermek yok. Sonra böyle sorun çıkıyor işte, kimseye güvenmediğini biliyorum ama en azından bana güvensen?”
-“Anlaştık say. Ve bu konuda sana güveniyorum.” Dedim gülerek. Dudak büktü:
-“Sadece bu konuda mı?”

Ertesi günkü misafirim ise Nera’ydı. Benzer bir konuşmayı onunla da yaptım.
-“Senin ağzından duymadan inanmam mümkün değildi zaten.” Dedi. “Bizim manyak Luise, sap gibi birine âşık olamaz.”
-“Bir ben mi onun sap olduğunu anlamadım yani?” diye sordum kıkırdayarak.
-“İnsanları olduğu kişi gibi değil de kafandaki kişi gibi sanıyorsun.”
-“Bak bunda çok haklısın işte.”
-“Sana bir vereyim mi?” diye sordu gülerek. Başımla onayladım ama kesin bir muziplik yapacaktı.
-“Bunu duyduğumda aklıma ilk gelen şey Henry hyung oldu, hak etmiştin.”
-“Nera-ah! Ben ona öyle mi yapmıştım? Ben ondan karşılık veremeyeceğim için defalarca özür diledim ve bir kez bile ‘sevdiğini sanıyorsun’ demedim. Kimse kimsenin duygularını yargılayamaz çünkü. Eğer bu yargılamaya açık bir şey olsaydı “duygu”lar kişiye özel olmazdı.”
-“Tamam tamam, hemen kızma. Ama çok üzdün, bunu da inkâr etme.”
-“Keşke yapabileceğim bir şey olsaydı… Ama en azından dürüstçe davrandım ben.”
-“Biliyorum. Yine d geçen SM’e gittiğimde yine seni sordu. Seul’da olduğunu öğrenmiş.”
-“Geri döndü deseydin…”
-“Beni yalanları alet etme.” Dedi gülerek Nera. Sızlandım.
-“Ne yani? Beni böyle görsün de üzülsün mü istiyorsun?” diye sordum. “Neyse…” diye ekledim elimi havada sallayarak. Şimdi asıl heyecan verici konuya gelmenin vaktiydi:
- “Asıl haberler sende… Yongguk’la aranızda ne var?”

                Ertesi gün için Shiru’yu bekliyordum ama gelen Hyun Shik’ti.
-“Neden açmıyorsun telefonlarımı?”
-“Açıklamalarını dinlemek istemiyorum da ondan.”
-“Peki sorularıma cevap vermek ister misin?” Omuz silktim.
-“Kime yalan söyledin? Bana mı, Suho’ya mı?” diye sordu. Gülmeye başladım:
-“Suho ve Nera’ya yalan söyleyip, sana doğru söyleme ihtimalim kaç?”
-“Benimle alay mı ettin yani?” Arkamı döndüm ona:
-“Kişisel bir şey olduğunu sanma, sadece gerçek seni tanımak istemiştim ve amacıma ulaştım.”
-“Gerçek ben nasıl biriymiş peki?”
-“Bir djembesin. Güzel ses çıkarıyorsun ama için boş.”
-“İntikam mı alıyorsun?”
-“İntikam almak için öfkeli olmak gerekmez mi? Sana kızgın değilim. Hem, sana ne zaman iltifat ettim ki şimdi şaşırıyorsun? Eskisi kadar kibar olmadığım için mi? Sana saygı duyduğum içindi o, bir djembe olduğunu anlamadan önceydi. Şimdi… Hangi kitaba bakmıştınız?”


Pişman mıydım? Kesinlikle hayır. Bir daha karşılaşmayacağımızı umarak işime döndüm. O gittikten iki saat sonra Henry geldi. Sırtında keman çantası vardı:
-“Hayır, keman olmaz!” diye haykırdım. “Biliyorsun zaafım var.” Güldü.
-“Seni görmek de çok güzel. Bir şey söyleyeyim mi? İyi görünüyorsun.”
-“Söyleyen kişi sen olduğun için inanamayacağım.” Dedim.
-“Neyse, buraya bir şey sormak için geldim.”
-“Ah hayır…” diye sızlandım soracağı şeyi tahmin ederek. “Lütfen sorma.”
-“Öyle mi?” Dedi, cebinden iki kâğıt parçası çıkarıp bana uzattı:
-“TVXQ konserine bilet… Gelmek ister misin diye soracaktım ama madem istemiyorsun…”
Arkasını dönüp, gidecekmiş gibi yaptı. Hemen atıldım:
-“Soracağım demeden önce sorsan olmaz mı?”

                Cumartesi günü konsere giderken yalnız değildik elbette. Suho ve Nera’yı yanımda sürüklemiştim. İşin garip yanı Shiru’ydu. Telefonlarımı açmıyor, sanki sürekli benden kaçıyordu. Japonya’ya gitmişti o yüzden evini de basamıyordum. Nera’dan alıyordum haberlerini ya, sanki o ve Suho benden bir şeyler saklıyorlardı. Shiru’ya bir şey mi olmuştu? Hayır. Anlamadan onu kıracak bir şey mi yapmıştım? Hayır. Peki, telefonlarımı neden açmıyordu? Zaman bulamadığı için. İnanmamı bekledikleri bir dolu zırvalıklar… Ama Kore’ye döndüğünde ben bu işi açıklığa kavuştururdum.

Konsere gitmek için buluştuğumuz yerde Nera’yı beklerken sıkıntıdan patlamak üzereydi. En sonunda göründü ama yalnız değildi. Yanındaki uzun silueti biraz daha yaklaştıklarında tanıdım. Bir an için haykıracaktım ama son anda kendimi tutabilmiştim. Yongguk’tu bu. Nera’ya göz kırpıp, Suho’yu iteledim. Yol boyunca kıkırdamış ve bunun sonucu olarak Nera’nın azarlayan bakışlarına maruz kalmıştık. Sonuç olarak konser inanılmaz eğlenceli geçmişti. Nera ve Yongguk bizden ayrı takılmışlardı, bir ara Henry ile onları aramaya çıkınca yalnız kaldık ve ister istemez ciddi şeyler konuşmaya başladık.
-“Hayat nasıl gidiyor?” diye sordu.
-“Epilepsili hayat mı? Öncekiyle aynı gibi.”
-“Öyleyse neden şirketten ayrıldın?”
-“Bunun için endişelenme. Benim için daha iyi oldu.”
-“O zaman… Adına sevindim.”
Sessizlik… Sonra aynı anda konuştuk.
-“Luise…” “Henry…”
-“Önce sen söyle.” Dedim. Başını eğdi.
-“Hala bir şansım yok değil mi?”
-“Hala çok iyi arkadaşlar olabiliriz.”
-“Gerçekten buna inanıyor musun?” Gözlerine baktım. Aradığı cevap oradaydı.

                Konser çıkışında Changmin ve Yunho hyungu ziyaret etmek için kulise gittik. Girişimizde biraz sıkıntı olsa da en sonunda güvenlik görevlilerini aynı şirketteki idoller olduklarına ikna ettiler.  Bizi görünce hem şaşırdılar hem de sevindiler. Eğlenceli bir konuşma başladı. Yavaş yavaş ortalık sakinleşirken bir ara Changmin hyung yanıma geldi:
-“Kısa saç yakışmış.” Dedi. Güldüm.
-“Herkeste bir moral verme çabası, gayretinize hayranım. Bu arada konser inanılmazdı. Uzun zamandır böylesine çığlık attığımı hatırlamıyorum. Sahnedeyken çok farklısınız…”
-“Şirketten ayrıldığını duydum.”
-“Evet. Şimdi bir indie grubunda çalıyorum.”
-“Gerçekten mi? Konseriniz var mı? Ne zaman? Bana iki bilet versene.” Dedi. Gülmeye başladım:
-“Ne biletinden bahsediyorsun hyung? Adresi söyleyeyim ne zaman kaç kişiyle istersen gel.”
-“İyiymiş bu.”
-“Hala dalga geçiyorsun benimle, çok ayıp.”
                Güldükten sonra çantasından ufak bir kutu çıkarıp bana uzattı:
-“Biliyorum üzerinden bayağı zaman geçti ama bunu doğum günün için almıştım. Sonra ortadan kaybolunca veremedim. Bende kalmasın.”
Öylesine şaşırmıştım ki ağzım ister istemez açık kalmıştı. Parmağıyla çenemi yukarı itti:
-“Şimdi alay edebilirim işte.” Dedi.

Eve giderken Suho ne konuştuğumuzu sordu. Önce cevap vermedim, sonra konuşmaya başladım:
-“Biliyorsun ben buraya TVXQ’yu gördüğümde çok etkilendiğim için gelmiştim. SM’e de o yüzden girmiştim. Staj sürem boyunca onları görmek için neler yaptığımı unutamam.”
-“Onları kimse unutamaz.” Dedi gülerek.
-“Önce bunun sadece bir ‘fan’ olma olayından ibaret olduğunu düşünüyordum ama… Çıkış yaptıktan sonra daha fazla zaman geçirme imkânı buldum. Her zaman aramızdaki yaş ve kıdem farkında dolayı inanılmaz bir mesafe vardı ama… Yine de konuştuklarında, bu ikisi için de geçerli, onların farklı olduğunu anlayabiliyordum. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?”
-“Tabi ki… İkisi de hayatımda tanıdığım en “içi dolu” insanlardan biri.”
-“Ben… Kimseyle konuşurken böyle hissetmemiştim. Bütün bu süre boyunca kalbim kafamda atıyor gibiydi. Saçmalayıp durdum.”
-“Tam olarak… Nasıl bir duygu?”
-“Benden tarif etmemi mi istiyorsun? Sözcüklere dökülebilecek kadar basit bir duygudan bahsetmiyorum ben. Sanırım bunun adı aşk. Ama anlamıyorum, insanlar kelimeleri bu duyguya nasıl layık görebiliyorlar? Kutsal bir şey olduğunu gerçekten göremiyorlar mı?”

3 Aralık 2013 Salı

Saturday Night Love -9. Bölüm-

Luise gittikten sonra her şey anlamsız gelmeye başlamıştı. Kendimi berbat hissediyordum. Yeni singleımın çok satmasına bile sevinememiştim. Sık sık Japonya’ya gitmem gerekse de birkaç ayı Kore’de geçirmiştim. Bu süre boyunca Nera beni bir an olsun yalnız bırakmıyordu ama açıkçası tek başına olduklarında Nera da Luise de benim için pek bir anlam ifade etmiyordu. Birlikte olduğumuzda kendimi mutlu hissediyordum. La Dolce Vita olarak… Birimiz eksik olduğunda yarım kalıyorduk. İşte o zaman da aynen böyle olmuştu. Luise yoktu ve biz yarım kalmıştık.

Hafif bir uykudaydım. Rüyamda Luise’i görüyordum. Zaten gittiğinden beri rüyalarımın başkahramanı oydu. Telefonumun zil sesiyle uyandım. Telefonu elime alıp gözlerimi ovuşturarak arayanın kim olduğuna baktım. Nera’ydı.

“Alo! Shiru! Luise… Luise’i gördüm!” dedi Nera, sesi heyecandan titriyordu.

En az onun kadar heyecanlanmıştım ve heyecanım bir şeyler söylememi dahi engelliyordu. Çığlık atıp yatağımda tepinmeye başladım. Ne yaptığımın ben de farkında değildim elbette. Bu haberi tam 67 gündür bekliyorduk, heyecanlanmam gayet doğaldı.

“Şu an benim kaldığım oteldeyiz, Luise uyuyor. Şimdi hemen Suho’yu ara. En kısa sürede Busan’a gelmelisiniz. Otelin adresini şirketten öğrenirsiniz. Suho bir yolunu bulur.”

Telefonu kapatır kapatmaz Suho’yu aradım ve apar topar yola çıktık. Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra Busan’da, Nera’nın kaldığı oteldeydik.

***

Geceyarısıydı. Luise yan odadaydı ve hala uyuyordu. Suho’nun arkadaşı Hyun Shik sayesinde sağ salim gidebilmiştik. Hyun Shik biraz önce yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıkmıştı. Bu sırada kapı açılmış ve Luise yanımıza gelmişti. Koşup ona sıkı sıkı sarıldım. Zaten zayıf olan bedeni iyice zayıflamıştı. Hastalık derecesinde bir zayıflıktı bu. Saçlarını kısacık kesmişti. Soluk yüzü artık tamamen beyazlaşmış denilebilirdi. Sarıldığımda burnuma gelen yoğun sigara ve alkol kokusu onun bu 67 günü nasıl şartlarda geçirdiğini özetliyordu. İçimden “Ah Luise… Ne yaptın kendine böyle?!”  diye geçirdim. Berbat bir haldeydi. Uyuşturucu kullanmaya da başlamış olduğuna adım gibi emindim. Yüzünün birçok yerine piercing taktırmış, vücudunu dövmelerle doldurmuştu. Sanki kendisine işkence ediyor, acı çekerek cezasını ödediğini düşünüyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.

O gece Luise başından geçen her şeyi bir bir anlattı. Onun ne kadar güçlü biri olduğunu bir kez daha anlamıştım. Onun yaşadıklarını yaşamış olsam canıma kıymış olmam işten bile değildi. Hayır, ona acımıyordum. Kendisini acındırmak gibi bir amacı da yoktu zaten. Yalnızca yaşadıklarını anlatıyordu ve gayet sakindi. Hatta babasının ölümünü bile gayet sıradan bir olay gibi anlatıyordu. Aslında ölüm gerçekten de sıradan bir olaydı. Sonuçta hepimiz ölecektik. Ama yine de bu durum benim kanımı dondurmuştu. İşte bu yüzden Luise çok güçlü bir kızdı…

Ona Seul’e geri dönmesini söylesek de ikna olmadı. En sonunda kendine doğru dürüst bir iş bulup kötü alışkanlıklarından kurtulması şartıyla Busan’da kalmasını kabul ettik. En azından bir süreliğine…

Hyun Shik’i onu ikna etmesi için Busan’a gönderdik. Başarılı da oldu. Kısa bir süre içinde Luise tekrar Seul’daydı. Şirket Luise’in epilepsi olduğunu öğrenir öğrenmez kontratı feshetmişti etmesine ama Hyun Shik ona bambaşka bir kapı açmıştı. Artık ikisi birlikte popüler olmayan bir indie grubundaydılar. Grubun lideri Hyun Shik’ti. Luise’in derdi popüler olmaktan ziyade sevdiği şeyi –müziği- yapabilmek olduğundan bu teklifi hemen kabul etmişti. Böylece La Dolce Vita dağılmıştı. Fakat bu öncekiler gibi geçici bir dağılış değildi. Resmen dağılmıştık ve ben bunu bir türlü kabul edemiyordum. Luise ve Nera ailemden bile fazla vakit geçirdiğim insanlardı ve onlarla çalışmak beni inanılmaz derecede mutlu ediyordu. Zaman zaman solo aktivitelerimizle meşgul olsak bile üçümüz irtibatı hiç kesmez, La Dolce Vita olduğumuzu fırsatını bulduğumuz her an birbirimize hissettirirdik. Şimdi de irtibatı kesmeyecektik elbette ama bu sefer durum farklıydı. Artık La Dolce Vita yoktu ve bir daha asla olmayacaktı…

Luise bir yandan Busan’da olduğu gibi yine bir kitapçıda çalışıyordu. Her gün iş çıkışında Hyun Shik’in çalıştığı müzik marketine gidiyordu. Yeni çıkan albümlere göz atmak için gittiğini söylese de işin aslının öyle olmadığını biliyordum. Luise ne zaman Hyun Shik ile konuşsa normalde olduğu gibi davranmıyordu. Daha kibardı sanki. Sanki ondan etkilenmiş, hatta ona hayran olmuş gibiydi. Başta bunu Hyun Shik’in tıpkı Luise’in olmak istediği kişiliğe sahip olmasına bağlıyordum. Daha sonra olayı anlayacaktım.

Single satışlarından elime iyi bir para geçmişti, şirketten kazandığım para da fena değildi. Olaydan birkaç hafta önce kazandığım paranın bir kısmını harcayarak Seul’de bir apartman dairesi tutmuştum. Bir yıllık kirasını da peşin ödemiştim. Yüksek katlı bir apartmanın en üst katında bir daireydi bu. Terasa çıktığınızda bu görkemli şehir adeta ayaklarınızın altındaydı, Han Nehri bu şehre ayrı bir güzellik katıyordu. Yeni evim için yeni mobilyalar da almış, her şeyin beyaz olmasına dikkat etmiştim. Evdeki her şey beyazdı ve bu bana huzur veriyordu.

Eve taşınır taşınmaz Nera beni aradı ve “bizimkilerle” birlikte kutlama yapmak istediklerini, akşam bana geleceklerini, gelirken alışveriş de yapacaklarını söyledi. Bizimkilerden kasıt elbette Luise, Suho ve Hyun Shik’ti. Nera’nın bu isteğine karşı çıkmadım. Tıpkı dediği gibi akşam olduğunda dördü de evimdeydi.

Saat geceyarısını geçmişti. Suho ve Nera alkolün etkisiyle saçmalamaya başlamıştı. Salonun orta yerine uzanıp ortada hiçbir neden yokken gülüyor, hatta gülmekten mi yoksa üzüntüden mi olduğunu anlayamadığım bir şekilde ağlamaya başlıyor, sonra da daha gözyaşları bile kurumadan tekrar gülüyorlardı. Anlaşılan ikisi de alkole pek dayanıklı değildi.

Luise ve Hyun Shik terasta konuşuyorlardı. Suho ve Nera ile kahkahalara boğulmuşken bir an için onların evde olduğunu bile unutmuştum. Alkolün etkisiyle uykuya daldıklarında ikisini zorlukla koltuğa yatırmış ve sözde hava almak için terasa çıkmıştım. Asıl amacım elbette biraz da Hyun Shik ve Luise ile vakit geçirmekti. Çünkü geldiklerinden beri üçümüzden ayrı takılıyorlardı. Elime üç şişe bira alıp Suho ve Nera’yı uyandırmamaya çalışarak terasın kapısını açtım.

Hararetli bir konuşmanın ortasında gibiydiler. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki benim geldiğimin farkına bile varmamışlardı. Ben de durumu fırsat bilerek aslında yapmamam gereken bir şeyi yaptım, bir köşeye saklanıp onları dinlemeye koyuldum.

-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?!” diye bağırdı Luise.

-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.” dedi Hyun Shik. Ses tonu normaldi, oldukça sakin gözüküyordu. Ellerini Luise’in omzuna koydu fakat Luise sert bir hareketle ellerini ittirdi.

-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”

-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?”

Luise bu soru karşısında afallamıştı. Gözlerini Hyun Shik’ten kaçırarak birkaç saniye duraksadı ve sonra konuşmaya devam etti.

-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”

-“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” dedi ve çantasını alıp gitmeye yeltendi.

-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı Luise’in arkasından.

-“Unut gitsin!” dedi ve kapıyı çarpıp gitti Luise. Eliyle gözlerinden süzülen yaşları silerken sinirden mi yoksa üzüntüden mi ağladığını kendisi de bilmiyordu.

Hyun Shik, Luise’in gittiğinden emin olduğunda terasın demir korkuluğuna yaslandı ve “Saklandığın yerden çıkabilirsin Shiru.” diyerek gözlerini olduğum yere çevirdi.

Bir köşeye sinmiş olan biteni izlerken beni fark etmediklerini sanıyordum, fakat yanılmıştım. Usulca saklandığım yerden çıktım ve mahcup bir tavırla söze başladım.

-“Şey… Kusura bakma. Ben-“

-“Boş versene. Bana da dertleşecek biri lazımdı.” dedi ve elimdeki bira şişelerinden birini kapıp kapağını açtı ve bir dikişte bitirmeye çalıştı.

-“Hey! Ağır ol bakalım! Daha gece yeni başlıyor ve fazla biramız kalmadı.” diyerek onu engelledim. Zaten içeride sızmış iki kişi varken üçüncüsüne gerek yoktu.

-“Onu boş ver de… Konuştuklarımızın ne kadarını duydun?”

-“Sanırım büyük bir kısmını.”
-“Olayı kavramışsındır öyleyse.”

-“Başımla onlayladım.

-“Peki, söyle bakalım. Hiç âşık oldun mu?” dedi Hyun Shik. Dertleşeceğimiz konunun bu olduğunu elbette biliyordum. Merakla gözlerimin içine bakarak cevap bekliyordu.

-“Eskiden hoşlandığım çocuklar oldu elbette ama aşık olmak ve hoşlanmak farklı şeyler. Bu yüzden hiç aşık olmadım.”

-“Farklı derken neyi kastediyorsun?” dedi Hyun Shik. Gözlerinde yine o aynı meraklı bakış vardı. O an kendimi henüz ilkokul çağındaki bir çocukla konuşuyormuş gibi hissettim.

-“Birinden hoşlanmak demek onun dış görünüşünü beğenmek demektir. Yani ilk görüşte aşk denilen şey tam bir palavra. Birine aşık olabilmek için yalnızca onun dış görünüşünü beğenmek yetmez. İnsanlar birbirlerinin kişiliğine, düşüncelerine, hareketlerine, tavrına aşık olurlar. Aynı anda onlarca kişiden hoşlanabilirsin ama birine aşık olduğunda başka kimseyi görmez gözün. Geceleri onu düşünmekten uyuyamazsın çoğu zaman, uyuyabildiğinde ise rüyalarının başkahramanıdır o. O da seni senin onu sevdiğin gibi seviyorsa güzel şeydir aşk. Fakat sevmiyorsa acıtır insanın canını. Ne olursa olsun onu korumak istersin, mutlu olmasını dilersin ama sen onu böylesine severken o başka birine baktığında yüreğindeki acıyı hiçbir şey dindiremez. Gariptir ki insanların pek azı aşkına karşılık bulabilir. Gerisi ya Mecnun olur çölleri aşar, ya Ferhat olur dağları deler ya da Luise gibi her şeyin unutulmasını diler…”

-“Yanımda olsa bile delicesine özlüyorum onu. Her saniye onu düşünmekten çıldıracak noktaya geliyorum. Onun mutluluğunu her şeyden üstün tutsam da benimle olması için her gece dua ediyorum. O benim aciz aklımın kavrayamayacağı türde bir varlık sanki. Bir melek, bir peri… O her konuştuğunda kelimeler mutluluğun şarkısını söylüyor. Dudaklarından dökülen her harf farklı bir kılığa bürünüyor. Dudaklarını oynatışında bile farklı bir ahenk var. Uzun kirpikleri ay ışığında parıldıyor. O ela gözleri ruhumun derinliklerinde fırtınalar koparıyor. Ona her baktığımda kalbim bana türlü işkenceler ediyor. Söylesene bana, ona aşık mıyım?”

-“Bu aşk denen tatlı illet seni de esir almış belli ki. Peki, kim o?”

Hyun Shik, ellerimi tuttu. Üşümüştüm. Onun elleri sıcaktı. Gözlerimin içine baktı ve ardından o uzun kollarını sıska bedenime doladı. Sorumun cevabını almıştım. Duyulur duyulmaz bir sesle “Özür dilerim Luise… Seni değil de beni seçtiği için özür dilerim…” dedim ve süzülen birkaç damla gözyaşının yanağımı ıslattığını fark ettim.

18 Ekim 2013 Cuma

Saturday Night Love -5. Bölüm-

               Bir süredir solo aktivitelerim için Japonya’daydım. Nera ve Luise ile yalnızca telefonla görüşebiliyorduk. Onları özlemiştim ama Japonya’dan ayrılmam o an için imkânsızdı. Luise, “Are You Ready?” adında bir albümle solo olarak geri dönmüştü. Bense gelecek hafta çıkacak olan “Kimi no Tame ni” adlı teklim için dans provalarıma devam ediyordum. Teklinin çıkış parçasını Yamashita Tomohisa ile beraber seslendirmiştik. Klipte de elbette bana eşlik ediyordu. Sesi çok güçlü sayılmazdı ama aldığı ses eğitimi nedeniyle kulak tırmalamıyordu. Dışarıdan bakıldığında soğuk biri gibi gözükse de tanıdıkça aslında son derece yumuşak kalpli biri olduğunu anlamıştım. Sanırım aramızda 10 yaş olmasa ondan hoşlanmam işten bile değildi.

               Japonya’da kalmam gereken süre boyunca ailemle kalacaktım. Aradan o kadar uzun zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ evden kaçmama dargın olduklarını sezebiliyordum. Shinku ise geçici de olsa eve döndüğüm için sevinçten havalara uçacaktı.

               Güneşli ama serin bir öğleden sonra, Shinku ile beraber okyanus kıyısına giderek biraz vakit geçirmek istemiştik. Uzun zamandır onunla vakit geçirmiyor, daha doğrusu geçiremiyordum. Bu yüzden boş günlerimde ya beraber sinemaya giderdik, ya alışveriş yapardık, ya da okyanus kıyısında yürürdük. Bu gün de üçüncüsünü seçmiştik.

               Okyanusu izlemek beni nedense rahatlatıyordu. Dalgaların sesi beni karamsarlığa sürüklese de uçsuz bucaksız denizin mavi gökyüzüyle buluştuğu o çizgi, bana umut etmeyi öğretiyordu. Shinku ile hiç konuşmadan yalnızca denizi izliyorduk. İkimiz de derin düşüncelerde kaybolmuştuk. Ben Luise’i düşünüyordum. Acaba şu an iyi miydi? Neredeydi? Ne yapıyordu?

               Derken telefonumun zil sesiyle irkildim. Kötü bir haber miydi acaba? Yok canım. Nera ya da Luise hâl hatır sormak için aramış olmalıydı. Başka ne olabilirdi ki? Yine de içimdeki kötü bir haber alacağıma dair his yok olmuyordu. Korkarak telefonu cebimden çıkardım ve ekrana baktım. “Nera Arıyor…”

               Acaba Luise’e bir şey mi olmuştu? Belki de iyi bir haber verecektir canım, belli mi olur? Hayır, hayır… İyi bir haber olmadığını hissedebiliyordum. Telefonu açmayacaktım fakat Shinku bir anda telefonu elimden aldı ve açtı. Yarım yamalak Korece telaffuzuyla “Yoboseyo?” der demez hışımla telefonu elinden alarak hiç bozuntuya vermeden devam ettim. İkiz olduğumuz için sesimiz bile aynı olduğundan elbette ki Nera durumu fark edememişti.

               “Ne oldu Nera? Kötü bir şey mi var? Herkes iyi mi? Sen nasılsın?” diyerek kızı soru yağmuruna tutmuştum. “Bir dakika, bir dakika… Sana kim haber verdi?” cevabını aldıktan sonra emin olmuştum, ters giden bir şeyler vardı. Anlattıklarına göre Luise aniden bayılmıştı. Ambulansla en yakın hastaneye gidiyorlardı. Gelmeme gerek olmadığını söylese bile hemen Kore’ye gidecektim. Zaten gitmek için bir bahane aradığım da açıktı. Üstelik durumu bana anlatılandan daha ciddi olabilirdi.

               Shinku ile hemen eve döndük. Küçük pembe bavuluma birkaç gündelik kıyafet tıkıştırıp alelacele kapattım. Şirketi arayıp birkaç gün buralarda olamayacağımı söyledim. Tam kapıdan çıkacakken Shinku, “Ben de seninle gelmek istiyorum.” dedi. Nera ve Luise sürekli ikiz kardeşimi görmek istediklerinden bahsediyorlar, fotoğrafını gösterdiğimde ise benim kopyam olduğunu söylüyorlardı. Hem Shinku da arkadaşlarımı merak ediyordu. Bu isteğine karşı çıkmak istemedim. O da hızlıca bavulunu hazırladı ve havaalanına gittik. En erken uçakla Kore’ye gittiğimizde hava çoktan kararmıştı. Luise’in o gece hastanede kalacağını öğrendiğimiz gibi hastanenin yolunu tuttuk. Shinku sürekli bahsettiğim arkadaşlarımla tanışacak olmanın sevincini yaşarken ben “Umarım ciddi bir şey değildir! Umarım ciddi bir şey değildir!” diyerek dua ediyordum.

               3. katta, koridorun en sonundaki 315 numaralı oda… İçeriden boğuk kahkaha sesleri geliyordu. Seslerin Nera ve Luise’e ait olduğunu tahmin etmek zor değildi. Biraz daha rahatlamış olarak kapıyı tıklattım ve içeriye girdik.

               Odaya girmemizle ikisinin de gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Luise, “Acaba bende epilepsinin yanında şaşılık ve şizofreni de mi var?” diyerek beyaz çarşaflı yatağında doğrulmuştu. Üzerinde mavi bir pijama vardı. Uzun saçları beyaz yorganın üzerine dökülüyordu. Beyaz floresan lambanın ışığı zaten solgun yüzünü bembeyaz yapmıştı. Nera, onun gayet ciddi bir şekilde söylediği bu cümlenin üzerine kahkahaya boğularak oturduğu tek kişilik kahverengi koltuktan kalktı ve Shinku’ya sıkı sıkı sarıldı. Hemen ardından yanımda ikizimi de getirdiğimi fark etmiş olacak ki “Şu an Shirushi’ye sarılıyorum, değil mi?” diyerek beni ve Luise’i de kahkahaya boğmuştu. “Hayır dostum, Shirushi benim.” diyerek onu utandırmıştım. Aramızdaki benzerliğe hayret ederek bu sefer gerçekten bana sarıldı. Shinku ve Nera’yı tanıştırmıştım. Shinku, Korece’yi benim kadar iyi bilmediği için sohbetlerine Japonca devam ettiler.

               Nera’nın kollarından ayrıldıktan sonra sıra yatağının üzerinde bağdaş kurup, gülümseyen bir yüzle bizi izleyen Luise’e gelmişti. Yanına gidip kaburgalarını kıracak bir kuvvetle ona sarıldım. Uzun sayılabilecek bir ayrılıktan sonra onunla bir hastane odasında buluşmayı aklımdan bile geçiremezdim. Gece boyunca hiç uyumadık. Birbirimize anlatacağımız çok şey vardı. Luise’in hastalığının fark edilmesi sonucunda üzgün olacağını bekliyordum fakat bizimle birlikte okey oynayabilecek kadar mutluydu. Okey denilen bu oyun aslen Çinlilere ait olsa da oyunun farklı bir versiyonu Türkiye’de çok popülermiş. Peki biz bu oyunu nereden mi biliyoruz? Tabii ki Nera öğretti. Nera’nın hastaneye okey takımı sokabilmeyi nasıl başardığını ise inanın ben bile bilmiyorum…

               Luise hastaneden taburcu edildikten sonraki birkaç günü eğlenerek geçirdik. Asla işten ya da Luise’in hastalığından bahsetmiyorduk. Bu arada Shinku ve bizimkiler oldukça kaynaşmışa benziyordu. Luise’in Japonca’sı çok da iyi sayılmazdı. Bu yüzden Nera ve ben tercümanlık görevini üstlenmiştik.

               Sinemaya gittik, gezdik, eğlendik… Hayatımda ilk kez içki içtim, ilk kez kamikazeye bindim, ilk kez gerçekten “dostum” diyebileceğim iki insana sahip olduğumu fark ettim ve ilk kez bu kadar mutluydum. Fakat yine içimde kötü bir his vardı. Bir şey olacak ve tüm bu mutluluğumu yerle bir edecekti. Hayat buydu işte. Acımasız, korkunç…


               Han Nehri’nin kıyısındaydık. Luise ile beraber Nera ve Shinku ellerindeki havai fişekleri fırlattıkça gökyüzünde beliren muazzam manzarayı seyrediyorduk. İkimiz de manzaranın güzelliğine kendimizi kaptırmıştık. Aramızdaki sessizliği Luise bozdu. Hem de beni çok şaşırtan şu sözlerle. "Seni seviyorum. Beni unutma. Lütfen! Her zaman aklının bir köşesinde yer edinmek istiyorum. Eski bir arkadaş, eski bir dost olarak... Lütfen... Seni seviyorum."

               Gözlerimin içine bakarak söylediği bu sözlerden sonra ağlamaya başladı. Onu daha önce ne ağlarken, ne de birine olan sevgisini açıkça dile getirirken görmüştüm. O böyle biri değildi. Duygusal değildi, güçlüydü. Şiddetli depremlere rağmen biraz dahi olsun eğilmeyen bir dağ gibiydi. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Hem şaşkındım, hem de mutluydum. Sevdiğiniz biri tarafından sevildiğinizi duymak, gerçekten insanı mutlu ediyordu. Aslına bakarsanız neden veda edermiş gibi konuştuğunu anlayamamıştım ama söyledikleri beni duygulandırmıştı. Ona sarıldım ve ben de ağlamaya başladım. Dudaklarımdan şu sözler döküldü, "Ben de seni seviyorum. Belki de tahmin ettiğinden çok daha fazla seviyorum... Beni bırakma. Bizi bırakma. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum ama bizi bırakma!"

               Söylediklerini ancak ertesi sabah anlayabildim, fakat artık çok geçti.

***

               Geceyi Yunjung'un Kore'de olmamasından istifade ederek Luise ile geçirecektik. Luise kendi odasındaydı, ben Yunjung'un odasındaydım, Nera ve Shinku ise salondaydılar. Bir süre uyuyamadım. Beynimde sürekli Luise'in sözleri yankılanıyordu. Sabaha karşı ancak uyuyabilmiştim.

               Uyandığımda yastığın kenarına sıkıştırılmış bir zarf olduğunu fark ettim. Üzerinde "Luise'ten Shiru'ya" yazıyordu. İşte o zaman aklıma olabilecek en kötü ihtimal geldi. Gözlerimin önü karardı, başım dönüyordu. Yatağa tutunarak güçlükle ayağa kalktım ve koşarak Luise'in odasına gittim. Kapıyı açtığımda ise o şok edici manzarayla karşı karşıyaydım. Yok! Luise yoktu! Gitmişti! Kendimi aklıma hemen en kötü ihtimali getirmemem konusunda tembihleyerek Luise'in yatağına oturdum ve gözümü sabit bir noktaya diktim. Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum, sonunda zarfı açmaya karar verdim. İçinden dörde katlanmış bir kağıt çıktı. Kalbim yerinden çıkacakmışçasına çarpıyordu. Mektubu okumaya başladım.

"Shirushi,
Öncelikle giderken sana hiçbir şey anlatmadığım için çok üzgünüm ama yüzüne bakıp “Ben gidiyorum.” Diyemezdim. “Ben gidiyorum çünkü kendimden başkasını düşünemeyecek kadar bencilim.”

Sürekli aradığım bir şeyler olduğunu sana söylemiştim, hatırlarsın. Ve o şey ne yazık ki müzik de değilmiş… Sahneye çıkıp, gitarımı elime aldığımda inanılmaz bir haz yaşıyorum ama sonra… Şarkı sona erdiğinde bütün o güzel duygular yok olup gidiyor. Müziğimle pek çok insanın kalbini kazandım, bu çok mutlu etti ama Seneca haklıydı… “Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.”

Yaşadığım mutlulukta senin de payın büyüktü Shirushi, bana gerçek anlamda bir “dost” oldun. Nera da öyle… Şimdi öylece gittiğim için, yine kaçtığım için çok utanıyorum. Ama yine de size teşekkür etmeliyim değil mi? La Dolce Vita, hayatımın en güzel şeylerinden biriydi.

Epilepsi olduğumu öğrenmek sanki kaburgalarımın arasında bir kalp olduğunu öğrenmek gibiydi. Her zaman yanımda ve benim parçam olan bir şeydi. Onunla sorun yaşamayacağım, endişelenme.

Ve aradığım şeyin ne olduğunu buldum. Babamın yanına geri döneceğim. Şimdi ne halde ne yapıyor bilmiyorum. Belki birlikte İsviçre’ye döneriz kim bilir… Bundan sonra ne yaparım nasıl yaşarım onu da bilmiyorum ama babama ihtiyacım var. Bunu iliklerimde hissediyorum. Artık yetişkin biriyim, onunla konuşurken çekineceğim bir şey olmayacak. Her şeyi öğreneceğim, kim olduğumu, kim olduğunu… Kendime bir yol çizeceğim ve o yolda Tanrı’nın yardımıyla ilerleyeceğim. Benim için dua et Shirushi, ben senin için edeceğim.

Buraya neden geldim biliyor musun? TVXQ’yu ilk kez televizyonda gördüğümde ve şarkının sözlerini dinlediğimde… Kendimi buldum. Ve birden hissettim. Yapmam gereken buydu. Onlar gibi… Her şeye rağmen sahneye çıkmaktı. Bu arzunun peşinden buraya sürüklendim. Ve amacıma ulaştım da kendi şarkımı yazdım, sahneye çıktım ve her şeye rağmen ayakta durdum.

Ama şimdi vakit geldi… Başımı eğik tutuyorum.


Ve gidiyorum."


               En kötü ihtimal gerçek olmuştu. Luise gitmişti. Onu artık göremeyecek olma ihtimalinin getirdiği korkuyla ağlamaya başladım. Luise'in yatağına kendimi atıp yastığını yumruklayarak "Neden bir şey söylemedin?! Neden?! Geri dön. Lütfen geri dön! Lütfen şimdi şu kapıdan içeri gir ve bunun bir şaka olduğunu söyleyerek halime katıla katıla gül. Lütfen, lütfen... Şu an bunu her şeyden çok istiyorum. Lütfen bizi bırakma! Lütfen beni bırakma..." diye bağırarak ağladığımı hatırlıyorum. Nera ve Shinku şaşkınlıkla odaya geldi ve... Ve? Sonra ne oldu? Bilmiyorum...

               Gözlerimi açtığımda Shinku yanımdaydı. Doktor çağırıp sakinleştirici iğne yaptırdıklarını söyledi. Tam 4 saattir uyuyormuşum. Yataktan hızlıca kalktım ve pijamamı çıkartıp giyinmeye başladım. Nera şaşkınlıkla "Ne yapıyorsun?" diye sordu. Alaycı ve kızgın bir bakışla "Gidip onu bulacağım. En azından adam akıllı vedalaşmak istiyorum." dedim. Telefonumu aldım ve Luise'i aradım. Fakat Nera elindeki titreyen telefonu göstererek "Telefonunu burada bırakmış." dedi.

               Günlerce onu bulmak için uğraşsam da nafile. Sanırım bir daha görüşemeyeceğimiz gerçeğine kendimi inandırmaya çalışsam iyi edecektim.

20 Eylül 2013 Cuma

Saturday Night Love -2. Bölüm-



           Küçük pembe bavulumla kafede otururken bana doğru yaklaşan bir kızı fark ettim. Daha önce karşılaştığım birine benziyordu. Yüzüne baktığınızda Asyalı olduğunu söylemeniz güçtü. Fakat gözleri de biraz çekik olduğundan büyük ihtimalle bir melezdi. Sanki daha önce bir yerde karşılaşmış gibiydik ama nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Belki de bu sadece benim kuruntumdu…

Yanıma geldi ve karşımdaki bir ayağı kısa olduğu için sallanan, gri renkteki sandalyeye oturarak ellerini masaya koydu. Belli belirsiz bir gülümsemeyle “Merhaba.” dedi. O an beni tanıdığına emin olmuştum fakat nereden tanıştığımızı hatırlayamıyordum. “Sen kimsin?” demek de pek kibar olmayacaktı. Pek bozuntuya vermeyerek “Merhaba.” diye karşılık verdim. Ben bozuntuya vermemiş olduğumu zannetsem de karşımdaki beden dilini anlama konusunda biraz fazla iyi olacak ki durumu hemen anlayarak açıklama yapma ihtiyacı hissetti. “Daha önce Japonya’daki seçmelerde karşılaşmıştık.


Evet, bu kız benimle beraber seçmeleri geçen kızdı. Hatırladığımı söyleyerek yüzünü biraz daha dikkatlice incelemeye başladım. Oldukça beyaz tenliydi. Boyunun Asyalı kızlara oranla oldukça uzun olması da melez olduğuna dair bir başka kanıttı. Bembeyaz bir teni vardı. Salık bıraktığı düz ve kahverenginin açık bir tonundaki saçları belinin biraz yukarısına değiyordu. Oldukça zayıf bir yapısı vardı. Sarıya kaçan garip ama güzel bir renkteki gözlerinin ise derin anlamlar gizlediği apaçık ortadaydı. Bakışları insanı adeta büyülüyordu. Sanki geçmişte birçok üzücü olay yaşamış gibiydi, bakışları hüzünlüydü.

Ben büyük bir dikkatle onu incelemeye koyulmuşken “Bayağı oldu… Uzun zamandır yoktun. Bir sorun mu çıktı?” diyerek belki de hakkında en son konuşmak istediğim konuyu açmıştı. Evden kaçtıktan sonra ikizim, Shinku, olayı aileme anlatsa da çoktan beni bir an önce geri getirmek için uğraşmaya başlamışlardı. Bana ulaşmalarını engelleyebileceğimi düşünsem de çok geçmeden yanıldığımı anlamıştım. Bir şekilde bulmuşlardı işte… Ben de işleri yoluna koyabilmek için bir süreliğine Japonya’ya geri dönmek zorunda kalmıştım. Nihayetinde zorla da olsa ailemi ikna ettim ve hayallerime ulaşmak için tekrar Kore’ye döndüm.

Elbette ki bunları karşımdakine anlatmam imkânsızdı. Bu yüzden geçiştirmek adına ortaya “Korece’mi daha fazla geliştirene kadar akademide kaldım.” gibi beyaz bir yalan savuruverdim. Bu beyaz yalana inanıp inanmadığını tam anlamıyla kestirememiştim. Belki de inanmış gibi görünmeye çalışarak “Bundan sonra buradasın yani?” dedi. Bu dediğini onayladıktan sonra bir an içimden her şeyi anlatmak geçmişti. Dertleşebileceğim birine ihtiyacım vardı ama hayır. Bunların henüz tanıştığım birine anlatamayacağım meseleler olduğuna kanaat getirip susmayı tercih ettim.

Hemen ardından aslında en başında olması gereken kısma, tanışma faslına gelmiştik. Elini uzatarak “Bu arada ben Luise, Annaluise.” demesiyle melez olduğu konusundaki düşüncem kesinleşmişti. “Yamada Shirushi.” Dedim ve ekledim, “Ama lütfen şöyle telaffuz et: Yamaada Shiiirushi.” Bunun sanılanın aksine öyle gizli anlamları da yoktu. Bir arkadaşımla olan şakalaşmalarımız sonucunda ortaya çıkan bu telaffuz biçimi garip bir şekilde hoşuma gitmişti. Ayrıca Luise’de garip bir şekilde bana o arkadaşımı andıran bir şeyler vardı. Belki de bu yüzden onu kendime yakın hissetmiştim…

Luise gittikten sonra ben de kafede fazla oturmadım. Amacım alışveriş yapmak olmasa da civardaki mağazaları gezmeye koyuldum. Fakat çok geçmeden bu işten de sıkılmıştım. Giyim mağazalarının yanındaki müzik aletleri satan dükkân dikkatimi çekmişti. İçeriye girip biraz gezinmek fena olmazdı…

Kapıdan içeriye adımımı attığım anda adeta büyülenmiştim. Sol yanımda pembesinden yeşiline kadar rengârenk elektrogitarlar, onun altında farklı büyüklükte bir sürü keman; sağ yanımda ise biri siyah biri beyaz olmak üzere iki adet kuyruklu piyano ve duvara asılmış klasik gitarlar… Başımı biraz yukarı kaldırdığımda ise bir kısmının adını dahi bilmediğim binbir çeşit enstrüman… Kendimi cennette gibi hissediyordum. Oradaki bütün enstrümanları çalabilmeyi öylesine çok isterdim ki…

Bir anda kendimi beyaz olan kuyruklu piyanonun başında bulmuştum. Tuşlara her dokunduğumda içimi anlatılamaz bir mutluluk kaplıyordu. Bilindik bir ezgi çalmaya ve mırıldanmaya başlamıştım. “Mırıldanma” işini abarttığımı ancak ezginin sonuna geldiğimde duyduğum alkış seslerinden sonra fark edebilmiştim. Dükkan sahibi ve yanında duran anne-baba ve küçük bir oğlan çocuğundan oluştuğunu sandığım bir aile hayranlık dolu bakışlarla beni süzüyordu. Yavaşça yerimden kalktım ve eğilerek teşekkür ettim. Küçük bir konser vermiş gibiydim. Dükkân sahibi “Müthiş bir yeteneğin var!” diyerek beni överken, ben küçük çocuğun düz ve simsiyah saçlarıyla oynamaya başlamıştım. Ardından dükkân sahibi söze devam etti, “Bu yeteneğini kesinlikle değerlendirmelisin!”
          
Hafifçe gülümseyip biraz da havalı bir tavırla saçlarımı geriye atarak “Şu an SM’de stajyerim.” dedim. Hepsi tek bir ağızdan “Gerçekten mi?” diye bağırdı. Bense bu arada gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Hemen ardından çocuğun annesi kollarımı tutup beni sarsarak heyecanla “BoA ile tanıştın mı?” diye sordu. Tanıştığım ünlüler olmuştu fakat BoA’yla henüz tanışabilmiş değildim. “Hayır.” cevabını verdiğimde biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Sonra gülerek “Sen ileride ünlü olacaksın değil mi?” diye sordu. “Umarım…” diyerek cevap verdim. Zamanın bize ne göstereceğini kimse bilemezdi. Belki olacaktım, belki de olamayacaktım… Bunu ben de dahil kimse bilemezdi.

Kadın telefonunu çıkartıp yanıma yaklaştı ve beraber fotoğraf çekinip çekinemeyeceğimizi sordu. Daha stajyerken bile idolmüş gibi davranılması hoşuma gitmişti. Çekinebileceğimizi söyledim. Biraz sohbet ettikten sonra her ne kadar enstrümanları gördükçe içim gitse de ayrılmak zorunda kaldım.

Ertesi gün ortalık bir hayli karışıktı. Herkes telaş içinde oradan oraya koşuşturuyordu. Bir köşeye oturup boş bakışlarla bu koşuşturmacayı izlerken kulak misafiri olduğum bir konuşma sayesinde o gün Lee Soo Man’in geleceğini öğrenmiştim. Ancak açık konuşmak gerekirse diğerlerinin aksine Soo Man’i etkileyip etkilememek zerre kadar umurumda değildi. Onlar bizim müzisyen olmamızdan çok köle olmamızı istiyordu. Bazen gidip kendi ajansımı kurmak, gerçek anlamda müzisyenler yetiştirmek gibi hayallere kapıldığım doğruydu. Ancak bunun için ciddi bir bütçe lazımdı ve o da bende yoktu…

Stajyerlerden bazıları o gün kayda girecekti. Ben ve Luise de o stajyerlerin arasındaydık. Luise neredeyse tüm gün beni izlemişti. Acaba konuşacağı bir konu mu vardı? Eğer öyleyse seve seve konuşabilirdim. Zaten ben de konuşabilmek için fırsat kollasam da elime geçen fırsatları da utangaçlığım yüzünden geri tepiyordum.

Kayıt için sırada bekleyen stajyerler arasında heyecan bir hayli fazlaydı. Luise’in de heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Ellerini arkadan kavuşturup topuklarına basarak koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyor, bir yandan da oflayıp pufluyordu. Heyecanı biraz olsun yatıştığında ise sabit bir şekilde tekrar beni izlemeye koyulmuştu. Bakışlarından rahatsız olmuyordum fakat nedenini de bilmek istiyordum.

Kayıttan sonra dans derslerinden birinde Luise nihayet yanıma gelmişti. “Biraz dolaşalım mı?” diye sorduğunda ise içimden “Evet!” diye çığlıklar atıp zıplamak gelmişti. Yeni tanıştığı insanlarla iletişim kurmakta zorlanan biri olduğumdan cesaret edip de konuşma ihtimalim azdı. Bir süredir beklediğim ilk adımın ondan gelmesi benim için oldukça sevindiriciydi.

Yine dün oturduğumuz kafedeydik. Kahvelerimizi içerken lafı uzatmada söze başladı ancak bunun asıl söylemek istediği konu olup olmadığından emin değildim.

“Oldukça etkileyici bir sesin var… Piyano konusunda da oldukça iyisin.” Bunları söylerken yüzünde geniş bir gülümseme vardı. “Teşekkür ederim. Tiz seslerde senin kadar iyi olamasam da…” dedim ve kıkırdamaya başladım. “Bir grup kuralım. Ben tiz sesleri halledeyim, sen de pes.” diyerek o da gülmeye başladı. “Ciddiye alınacak kadar iyi bir fikir.” dedim. Bu konunun sadece bir bahane olduğu ortadaydı. Ağzındaki baklayı çıkarmasına yardım etmem gerektiğini hissettim, “Son birkaç gündür sürekli beni izleyip şimdi de konuşmak istemenin sebebi beni övmek miydi yoksa? Yanlış anlama, rahatsız olduğum falan yok. Hatta hoşuma bile gidiyor.”

Şaşırmış gibi bir yüz ifadesi vardı. “Demek seni izlediğimin farkındaydın. Şaşırdım fakat şaşırmamın sebebi aslında bu değil, hoşuna gidiyor olması.” diyerek gülmeye devam etti. “Aslına bakarsan son günlerde seninle konuşmak istiyordum. Fakat ilk adımı senden beklemiştim.” diyerek olayı açıkça anlattım. Bu sefer gerçekten şaşırmış gibi duruyordu. “Sende bana eski bir arkadaşımı hatırlatan bir şeyler var. Biliyorum, bu sadece bir saçmalık. Ama seninle ne zaman konuşsak sanki onunla konuşuyormuş gibi hissediyorum.” diyerek devam ettim.

“Ne kadar eski bir arkadaş bu? Belki de gerçekten eskiden arkadaştık. Düşünsene. Film konusu olabilir!” diyerek kahkaha atmaya başladı. Bense buruk bir gülümsemeyle “Keşke öyle olabilecek olsaydı… Fakat imkânsız. Çünkü arkadaşım öldü.” dedim. Kahkaha atmasından utanmış gibi bir hali vardı. Ama bunun için ona kızacak değildim. Nereden bilecekti ki?

“Belki de ileride, o arkadaşının yerini alamayacak olsam bile onun kadar iyi bir arkadaşın olabilirim.” diyerek gülümsedi. Ardından birkaç saat şirket ve Lee Soo Man hakkında konuştuk ve ertesi gün tekrar buluşup yine onun belirleyeceği bir yere gitmek üzere ayrıldık. Neresi olduğunu tabii ki bilmiyordum…

Bir Ay Sonra

Lee Soo Man’in yeni projelerinden birine dahil olmuştum. Yeni kurulacak bir grup için yirmi kişi arasından üç kişi seçilecekti. Henüz tanışmasam da herkesin hakkında konuşup durduğu ve öve öve bitiremediği Neftis Nera adındaki kız için kesin grupta olacak deniyordu. Peki ya diğer iki kişi kim olacaktı? Luise de o yirmi kişiden biriydi. Bence büyük bir ihtimalle o da seçilecekti. Dans konusunda olmasa da ses konusunda oldukça iyi, hatta bence mükemmeldi. Eğer seçilmezse büyük haksızlık olacaktı.

Karşılaşmalar ikili olacaktı ve hangi konuda yarışılacağı konusunda kura çekilecekti. Önce sahneye şu oldukça popüler olan kız Neftis çıkmıştı. “Neden bu kadar abartılıyor?” şeklindeki düşüncelerim yerle bir olmuştu. Sahnedeki performansı oldukça etkileyiciydi. Bas gitar çalışına imrenerek hayran gözlerle bakmıştım. Onunla tanışmak için can atıyordum.

Ardından sıra Luise’e geldi. Şanslıydı ki ona ve rakibine vokal yatkınlığı çıkmıştı. Dans çıkmadığı için derin bir nefes almıştım. Karşısındaki de oldukça dişli bir rakip olmasına rağmen bence Luise’den daha iyi değildi. Rakibi zayıf olmamasına rağmen ona göre oldukça iyiydi. Belki de ben Luise’in bazı özelliklerine hayran olduğum için böyle görüyordum…

Luise sahneden indikten biraz sonra benim sıram gelmişti. Karşımda daha önce birkaç kez görsem de hiç konuşmadığım bir kız vardı. Vokal yatkınlığı konusunda yarışıyorduk. Ikimono Gakari’nin Blue Bird şarkısı seçilmişti. Rakibimin sesini daha önce hiç duymamıştım ve beklediğimden çok daha iyiydi. Vokal konusunda çok iyi olmadığımı düşünsem de anadilim Japonca olduğundan performansım fena sayılmazdı. Büyük ihtimalle de seçilen ben olmayacaktım ama üzgün de değildim.

Performansımı tamamladıktan sonra bir köşede oturup diğerlerini dinlemeye başladım.