Shirushi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Shirushi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2013 Salı

Saturday Night Love -9. Bölüm-

Luise gittikten sonra her şey anlamsız gelmeye başlamıştı. Kendimi berbat hissediyordum. Yeni singleımın çok satmasına bile sevinememiştim. Sık sık Japonya’ya gitmem gerekse de birkaç ayı Kore’de geçirmiştim. Bu süre boyunca Nera beni bir an olsun yalnız bırakmıyordu ama açıkçası tek başına olduklarında Nera da Luise de benim için pek bir anlam ifade etmiyordu. Birlikte olduğumuzda kendimi mutlu hissediyordum. La Dolce Vita olarak… Birimiz eksik olduğunda yarım kalıyorduk. İşte o zaman da aynen böyle olmuştu. Luise yoktu ve biz yarım kalmıştık.

Hafif bir uykudaydım. Rüyamda Luise’i görüyordum. Zaten gittiğinden beri rüyalarımın başkahramanı oydu. Telefonumun zil sesiyle uyandım. Telefonu elime alıp gözlerimi ovuşturarak arayanın kim olduğuna baktım. Nera’ydı.

“Alo! Shiru! Luise… Luise’i gördüm!” dedi Nera, sesi heyecandan titriyordu.

En az onun kadar heyecanlanmıştım ve heyecanım bir şeyler söylememi dahi engelliyordu. Çığlık atıp yatağımda tepinmeye başladım. Ne yaptığımın ben de farkında değildim elbette. Bu haberi tam 67 gündür bekliyorduk, heyecanlanmam gayet doğaldı.

“Şu an benim kaldığım oteldeyiz, Luise uyuyor. Şimdi hemen Suho’yu ara. En kısa sürede Busan’a gelmelisiniz. Otelin adresini şirketten öğrenirsiniz. Suho bir yolunu bulur.”

Telefonu kapatır kapatmaz Suho’yu aradım ve apar topar yola çıktık. Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra Busan’da, Nera’nın kaldığı oteldeydik.

***

Geceyarısıydı. Luise yan odadaydı ve hala uyuyordu. Suho’nun arkadaşı Hyun Shik sayesinde sağ salim gidebilmiştik. Hyun Shik biraz önce yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıkmıştı. Bu sırada kapı açılmış ve Luise yanımıza gelmişti. Koşup ona sıkı sıkı sarıldım. Zaten zayıf olan bedeni iyice zayıflamıştı. Hastalık derecesinde bir zayıflıktı bu. Saçlarını kısacık kesmişti. Soluk yüzü artık tamamen beyazlaşmış denilebilirdi. Sarıldığımda burnuma gelen yoğun sigara ve alkol kokusu onun bu 67 günü nasıl şartlarda geçirdiğini özetliyordu. İçimden “Ah Luise… Ne yaptın kendine böyle?!”  diye geçirdim. Berbat bir haldeydi. Uyuşturucu kullanmaya da başlamış olduğuna adım gibi emindim. Yüzünün birçok yerine piercing taktırmış, vücudunu dövmelerle doldurmuştu. Sanki kendisine işkence ediyor, acı çekerek cezasını ödediğini düşünüyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.

O gece Luise başından geçen her şeyi bir bir anlattı. Onun ne kadar güçlü biri olduğunu bir kez daha anlamıştım. Onun yaşadıklarını yaşamış olsam canıma kıymış olmam işten bile değildi. Hayır, ona acımıyordum. Kendisini acındırmak gibi bir amacı da yoktu zaten. Yalnızca yaşadıklarını anlatıyordu ve gayet sakindi. Hatta babasının ölümünü bile gayet sıradan bir olay gibi anlatıyordu. Aslında ölüm gerçekten de sıradan bir olaydı. Sonuçta hepimiz ölecektik. Ama yine de bu durum benim kanımı dondurmuştu. İşte bu yüzden Luise çok güçlü bir kızdı…

Ona Seul’e geri dönmesini söylesek de ikna olmadı. En sonunda kendine doğru dürüst bir iş bulup kötü alışkanlıklarından kurtulması şartıyla Busan’da kalmasını kabul ettik. En azından bir süreliğine…

Hyun Shik’i onu ikna etmesi için Busan’a gönderdik. Başarılı da oldu. Kısa bir süre içinde Luise tekrar Seul’daydı. Şirket Luise’in epilepsi olduğunu öğrenir öğrenmez kontratı feshetmişti etmesine ama Hyun Shik ona bambaşka bir kapı açmıştı. Artık ikisi birlikte popüler olmayan bir indie grubundaydılar. Grubun lideri Hyun Shik’ti. Luise’in derdi popüler olmaktan ziyade sevdiği şeyi –müziği- yapabilmek olduğundan bu teklifi hemen kabul etmişti. Böylece La Dolce Vita dağılmıştı. Fakat bu öncekiler gibi geçici bir dağılış değildi. Resmen dağılmıştık ve ben bunu bir türlü kabul edemiyordum. Luise ve Nera ailemden bile fazla vakit geçirdiğim insanlardı ve onlarla çalışmak beni inanılmaz derecede mutlu ediyordu. Zaman zaman solo aktivitelerimizle meşgul olsak bile üçümüz irtibatı hiç kesmez, La Dolce Vita olduğumuzu fırsatını bulduğumuz her an birbirimize hissettirirdik. Şimdi de irtibatı kesmeyecektik elbette ama bu sefer durum farklıydı. Artık La Dolce Vita yoktu ve bir daha asla olmayacaktı…

Luise bir yandan Busan’da olduğu gibi yine bir kitapçıda çalışıyordu. Her gün iş çıkışında Hyun Shik’in çalıştığı müzik marketine gidiyordu. Yeni çıkan albümlere göz atmak için gittiğini söylese de işin aslının öyle olmadığını biliyordum. Luise ne zaman Hyun Shik ile konuşsa normalde olduğu gibi davranmıyordu. Daha kibardı sanki. Sanki ondan etkilenmiş, hatta ona hayran olmuş gibiydi. Başta bunu Hyun Shik’in tıpkı Luise’in olmak istediği kişiliğe sahip olmasına bağlıyordum. Daha sonra olayı anlayacaktım.

Single satışlarından elime iyi bir para geçmişti, şirketten kazandığım para da fena değildi. Olaydan birkaç hafta önce kazandığım paranın bir kısmını harcayarak Seul’de bir apartman dairesi tutmuştum. Bir yıllık kirasını da peşin ödemiştim. Yüksek katlı bir apartmanın en üst katında bir daireydi bu. Terasa çıktığınızda bu görkemli şehir adeta ayaklarınızın altındaydı, Han Nehri bu şehre ayrı bir güzellik katıyordu. Yeni evim için yeni mobilyalar da almış, her şeyin beyaz olmasına dikkat etmiştim. Evdeki her şey beyazdı ve bu bana huzur veriyordu.

Eve taşınır taşınmaz Nera beni aradı ve “bizimkilerle” birlikte kutlama yapmak istediklerini, akşam bana geleceklerini, gelirken alışveriş de yapacaklarını söyledi. Bizimkilerden kasıt elbette Luise, Suho ve Hyun Shik’ti. Nera’nın bu isteğine karşı çıkmadım. Tıpkı dediği gibi akşam olduğunda dördü de evimdeydi.

Saat geceyarısını geçmişti. Suho ve Nera alkolün etkisiyle saçmalamaya başlamıştı. Salonun orta yerine uzanıp ortada hiçbir neden yokken gülüyor, hatta gülmekten mi yoksa üzüntüden mi olduğunu anlayamadığım bir şekilde ağlamaya başlıyor, sonra da daha gözyaşları bile kurumadan tekrar gülüyorlardı. Anlaşılan ikisi de alkole pek dayanıklı değildi.

Luise ve Hyun Shik terasta konuşuyorlardı. Suho ve Nera ile kahkahalara boğulmuşken bir an için onların evde olduğunu bile unutmuştum. Alkolün etkisiyle uykuya daldıklarında ikisini zorlukla koltuğa yatırmış ve sözde hava almak için terasa çıkmıştım. Asıl amacım elbette biraz da Hyun Shik ve Luise ile vakit geçirmekti. Çünkü geldiklerinden beri üçümüzden ayrı takılıyorlardı. Elime üç şişe bira alıp Suho ve Nera’yı uyandırmamaya çalışarak terasın kapısını açtım.

Hararetli bir konuşmanın ortasında gibiydiler. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki benim geldiğimin farkına bile varmamışlardı. Ben de durumu fırsat bilerek aslında yapmamam gereken bir şeyi yaptım, bir köşeye saklanıp onları dinlemeye koyuldum.

-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?!” diye bağırdı Luise.

-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.” dedi Hyun Shik. Ses tonu normaldi, oldukça sakin gözüküyordu. Ellerini Luise’in omzuna koydu fakat Luise sert bir hareketle ellerini ittirdi.

-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”

-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?”

Luise bu soru karşısında afallamıştı. Gözlerini Hyun Shik’ten kaçırarak birkaç saniye duraksadı ve sonra konuşmaya devam etti.

-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”

-“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” dedi ve çantasını alıp gitmeye yeltendi.

-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı Luise’in arkasından.

-“Unut gitsin!” dedi ve kapıyı çarpıp gitti Luise. Eliyle gözlerinden süzülen yaşları silerken sinirden mi yoksa üzüntüden mi ağladığını kendisi de bilmiyordu.

Hyun Shik, Luise’in gittiğinden emin olduğunda terasın demir korkuluğuna yaslandı ve “Saklandığın yerden çıkabilirsin Shiru.” diyerek gözlerini olduğum yere çevirdi.

Bir köşeye sinmiş olan biteni izlerken beni fark etmediklerini sanıyordum, fakat yanılmıştım. Usulca saklandığım yerden çıktım ve mahcup bir tavırla söze başladım.

-“Şey… Kusura bakma. Ben-“

-“Boş versene. Bana da dertleşecek biri lazımdı.” dedi ve elimdeki bira şişelerinden birini kapıp kapağını açtı ve bir dikişte bitirmeye çalıştı.

-“Hey! Ağır ol bakalım! Daha gece yeni başlıyor ve fazla biramız kalmadı.” diyerek onu engelledim. Zaten içeride sızmış iki kişi varken üçüncüsüne gerek yoktu.

-“Onu boş ver de… Konuştuklarımızın ne kadarını duydun?”

-“Sanırım büyük bir kısmını.”
-“Olayı kavramışsındır öyleyse.”

-“Başımla onlayladım.

-“Peki, söyle bakalım. Hiç âşık oldun mu?” dedi Hyun Shik. Dertleşeceğimiz konunun bu olduğunu elbette biliyordum. Merakla gözlerimin içine bakarak cevap bekliyordu.

-“Eskiden hoşlandığım çocuklar oldu elbette ama aşık olmak ve hoşlanmak farklı şeyler. Bu yüzden hiç aşık olmadım.”

-“Farklı derken neyi kastediyorsun?” dedi Hyun Shik. Gözlerinde yine o aynı meraklı bakış vardı. O an kendimi henüz ilkokul çağındaki bir çocukla konuşuyormuş gibi hissettim.

-“Birinden hoşlanmak demek onun dış görünüşünü beğenmek demektir. Yani ilk görüşte aşk denilen şey tam bir palavra. Birine aşık olabilmek için yalnızca onun dış görünüşünü beğenmek yetmez. İnsanlar birbirlerinin kişiliğine, düşüncelerine, hareketlerine, tavrına aşık olurlar. Aynı anda onlarca kişiden hoşlanabilirsin ama birine aşık olduğunda başka kimseyi görmez gözün. Geceleri onu düşünmekten uyuyamazsın çoğu zaman, uyuyabildiğinde ise rüyalarının başkahramanıdır o. O da seni senin onu sevdiğin gibi seviyorsa güzel şeydir aşk. Fakat sevmiyorsa acıtır insanın canını. Ne olursa olsun onu korumak istersin, mutlu olmasını dilersin ama sen onu böylesine severken o başka birine baktığında yüreğindeki acıyı hiçbir şey dindiremez. Gariptir ki insanların pek azı aşkına karşılık bulabilir. Gerisi ya Mecnun olur çölleri aşar, ya Ferhat olur dağları deler ya da Luise gibi her şeyin unutulmasını diler…”

-“Yanımda olsa bile delicesine özlüyorum onu. Her saniye onu düşünmekten çıldıracak noktaya geliyorum. Onun mutluluğunu her şeyden üstün tutsam da benimle olması için her gece dua ediyorum. O benim aciz aklımın kavrayamayacağı türde bir varlık sanki. Bir melek, bir peri… O her konuştuğunda kelimeler mutluluğun şarkısını söylüyor. Dudaklarından dökülen her harf farklı bir kılığa bürünüyor. Dudaklarını oynatışında bile farklı bir ahenk var. Uzun kirpikleri ay ışığında parıldıyor. O ela gözleri ruhumun derinliklerinde fırtınalar koparıyor. Ona her baktığımda kalbim bana türlü işkenceler ediyor. Söylesene bana, ona aşık mıyım?”

-“Bu aşk denen tatlı illet seni de esir almış belli ki. Peki, kim o?”

Hyun Shik, ellerimi tuttu. Üşümüştüm. Onun elleri sıcaktı. Gözlerimin içine baktı ve ardından o uzun kollarını sıska bedenime doladı. Sorumun cevabını almıştım. Duyulur duyulmaz bir sesle “Özür dilerim Luise… Seni değil de beni seçtiği için özür dilerim…” dedim ve süzülen birkaç damla gözyaşının yanağımı ıslattığını fark ettim.

17 Kasım 2013 Pazar

İstanbul'da Sonbahar -One Shot 2. Kısım-



               Karşısında Eylül duruyordu. Gözlerini ovuşturarak kolundaki saate baktı. Saat beşti!

               -“İyi misin sen? Saat beş! Bu saatte dışarı çıkılır mı? Hem bu soğukta bu ne hal? Soğuktan dudakların morarmış. Al, giy şunu.” diyerek üzerindeki gri yün hırkayı çıkarıp arkadaşına verdi Asude. Boş bakışlarla ona bakıp hırkayı giymekle meşgul olan arkadaşından bir müddet cevap bekledikten sonra pes edip üzerine başka bir hırka geçirdi ve aşağı yukarı bir metre yükseklikteki pencereden atlayıp arkadaşıyla yürümeye başladı.

               “Görkemli Boğaz Köprüsü’nün ardından yavaş yavaş kendini göstermekte olan parlak topun ışığı insanın gözlerini kamaştırıyordu.” İki arkadaş yürürken bir yandan da yine okudukları kitaplar hakkında konuşuyorlar, kimi zaman da kendilerini pek derin olmayan tartışmalarda buluyorlardı. Hayata bakış açıları çok farklıydı. Eylül karamsar, bardağın dolu tarafından ziyade boş tarafıyla ilgilenen biri olduğu için Asude’nin gereksiz iyimserliği onu çileden çıkarırdı. Onun nasıl en ufak şeylerle bile mutlu olabildiğini anlayamıyordu. Aslında onun bu yönüne imrenmiyor da değildi. Hatta o bütünüyle Asude’ye imreniyordu. Ona kitapları sevdiren kişi oydu ama nasıl olduysa artık kendisinden bile fazla okuyordu. Kalemi de kuvvetliydi. İnsanlarla iyi anlaşırdı, kendisinin aksine oldukça geniş bir çevreye de sahipti. Eylül çekingendi, pek arkadaşı yoktu. Eylül, Asude gibi olmak istiyordu. Onu kendisine örnek alıyordu.


               Yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler… Artık yürüyecek yol kalmamıştı. Bir tepedeydiler. Güneş tamamen kendini göstermişti. Aşağıda hırçın dalgalar kayaları dövüyor, yukarıda ise tek bir bulut bile olmayan masmavi gökyüzünde martılar sürü halinde oradan oraya uçuşup yiyecek bir şeyler arıyordu. Uzaktan, açılan dükkan kepenklerinin belli belirsiz sesi geliyordu. Mahallenin yaşlı amcaları sabahın erken saatlerinde kıraathaneye doluşmuş olacak ki birbirlerine çarpan okey taşlarının sesi bu tepeden bile işitilebiliyordu. Çocuklar fırından yeni çıkmış ekmeklerin ucunu ısırıp sıcak ekmekler gövdelerini yakmasına rağmen onlara sıkı sıkıya sarılmışlardı. Ekmek taşıyan çocukların ağabey ablalarından şanslı olanlar okula gidiyor, diğerleri ise ya çırak olarak çalışıyor ya da evde oturup çeyiz hazırlıyordu. 1983 senesinin Kasım ayının 7’si İstanbul’da işte böyle başlamıştı…

               İki arkadaş bağdaş kurup bu büyülü şehri izlerlerken sessizliği bozan Eylül oldu,

               -“Beni seviyor musun?”

               -“Nasıl soru bu?” dedi Asude, bu beklenmedik soru karşısında afallamıştı. Böyle konulardan pek bahsetmezlerdi. Birbirlerini sevdiklerinden emindiler ama bunu dile getirme gereği duymazlardı. Hem birine onu sevdiğini sözlerinle değil, hareketlerinle anlatmalıydın. Yoksa ne anlamı kalırdı ki sevmenin, sevilmenin?

               -“Soru işte. Sen cevap ver bakalım. Seviyor musun, sevmiyor musun?”

               -“Kalp mi insana sev diyen yoksa yalnızlık mı körükleyen? Sahi nedir sevmek; bir muma ateş olmak mı yoksa yanan ateşe dokunmak mı? (Şems-i Tebrizi)"

               -“Evet, yalnızlığımdan bezmiştim. Ondan açtım sana kollarımı. Kusursuz dost arayan dostsuz kalırmış, bunu öğretti bana yaşadıklarım. Yıllarca aradığım dostu bekledim, bekledim, bekledim… Yalnızca beklemekle yetindim. O hiç gelmedi… Hiçbir zaman karşılaşamadım onunla. Benimle dost olacak kişi belliydi. Çok okuyacaktı, yazmayı sevecekti, düşünecekti, sorgulayacaktı, beni sevecekti, benim gibi düşünüp olayları benim baktığım açıyla bakacaktı... Onu bulamadığıma göre demek ki dünyada yoktu öyle biri, kaderime razı olmalıydım. Artık bıkmıştım yalnızlıktan… ‘Ben bana yeterim, dosta ne hacet!’ demeye başladım kendime.

               Fakat bir gün karşıma sen çıktın. Başta önemsemedim seni, senin de aradığım kişi olmadığını düşündüm. Yanılmamıştım aslında. Aradığım kişi sen de değildin ama seni aradığım kişi yapan bendim. Seni kitaplarla tanıştırdım, sana yazmayı sevdirdim, düşünmeyi öğrettim, sorgulamayı öğrettim… Artık o aradığım “kusursuz” dosta dönüşmüştün. Ben dostluğumuz için çok emek harcadım. Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti… (Selvi Boylum Al Yazmalım 1977) Seni seviyorum, benim mükemmel dostum…”

               -“Mükemmeli bekleme, gelmez. Mükemmeli bekleyen sen bile mükemmel değilsin ki! Benim mükemmel olduğumu da sanma! Değilim. Çünkü hepimiz insanız. İnsanı insan yapan kusurları değil midir zaten? Kusursuz olsaydık Tanrı’dan ne farkımız kalırdı? İnsan insanı kusurlarıyla sevmeli. Seni seviyorum. Kusurlarınla, günahlarınla, iyi kötü her yönünle seviyorum. Çünkü ben ‘seni’ seviyorum. Her şeyinle ‘seni’…”

               -“Bu sevgi ne zamana kadar sürer dersin peki? 30 yıl sonra da aynı duyguları hisseder miyiz acaba?”

               -“Saçmalıyorsun Eylül. 30, 40, 50… Kaç yıl geçerse geçsin dost kalacağız. Bizi kimse ayıramayacak. Ölünceye kadar beraber olacağız.”

               -“Ölüm! Kendi ağzınla söyledin işte, ölünceye kadar… Ölüm ayıracak bizi! Korkuyorum. Ölmekten korkmuyorum, senden ayrılmaktan korkuyorum. Diyelim ki 90 yaşına kadar yaşadım, peki ya sen? Yokluğuna alışamam ki… Beraber ölebilseydik keşke. O zaman ne sen benim yokluğumu hissederdin, ne de ben senin. Kim bilir, belki de cennette buluşurduk yine…”

               -“Şu dünyada yaşamış milyarlarca insandan hangisi ölmemiş ki biz ölmeyelim? Hepimiz öleceğiz. Mesele uzun yaşamakta değil, dolu dolu yaşamakta. Bir dünyanın ömrüne bak, bir de bizimkine! Bu kısacık ömrü ayrılıktan korkarak geçirmek sana da anlamsız gelmiyor mu? Hiç ölmeyecekmiş, sevdiklerimizden hiç ayrılmayacakmış gibi yaşamalıyız! Çünkü hayattan ancak böylelikle zevk alabiliriz.”

***

               Aklına gelen bu gençlik anılarına gülümsedi. O gün Eylül’e söylediği gibi mi yaşamıştı acaba? Pek sanmıyordu… Zaten böyle şeyler hep lafta kalırdı, uygulamaya geçirilmezdi. Bir yandan gençlik anılarını tazelerken bir yandan da o zamanlar oturdukları sokağa bakıp “İstanbul ne kadar da değişmiş…” diye düşünüyordu. İki katlı evlerinin olduğu yerde yeni yapılmış ihtişamlı bir apartman vardı şimdi. Yıllarca kaldırımlarını aşındırdığı bu sokağı tanıyamıyordu artık.

               Yürüdü, yürüdü, yürüdü… O gün Eylül’le yürüdükleri o sokaklardan geçti. O tepeye vardı en sonunda. Sokakların aksine o tepe olduğu gibi duruyordu. Etrafına bakındı. Kimse yoktu. Yere oturdu ve başını gökyüzüne çevirip uçuşan martıları izledi. Her şey o günkü gibiydi. Tek eksik Eylül ve o eski İstanbul’du…

               Yarım saat kadar bekledi. Ne gelen vardı, ne de giden… En sonunda beklemekten vazgeçti ve ayağa kalktı. Siyah pantolonunu ve mantosunu eliyle temizleyerek cebinden dörde katlanmış beyaz bir kâğıt çıkarttı. Boğazını temizledi ve kâğıdı açıp gür bir sesle okumaya başladı.

“              Sevgili Eylül,



               Bu gün 6 Kasım 2013. O günün üzerinden tam 29 yıl ve 364 gün geçti… 47 yaşında, iki çocuk annesi bir avukatım şimdi. Mutlu bir evliliğim var. Sana her zaman hiç evlenmeyeceğimi ve çocuk yapmayacağımı söylerdim, hatırlıyor musun? Sen de her defasında gülerek “Yıllar sonra çocuklarını kucağına aldığında bu sözlerini hatırlatacağım.” derdin. Çocuklarımı kucağıma aldığımda yanımda sen yoktun ama bu söz hep aklımdaydı. Bana hiçbir zaman büyük konuşmamam gerektiğini öğreten olaylardan biriydi bu.



               Yıllar beni öylesine yıprattı ki… Aynalardan nefret eder oldum artık. Çökmüş gözaltları, kırışık bir alın, beyazlamaya başlamış saçlar… Aynadaki yansımamın ben olduğuna inanamıyorum çoğu zaman. Ben hâlâ 17 yaşındayım. Zaman çok şeyi değiştirse de kişiliğimi değiştirmedi.  



               O gün tepede konuştuklarımızı düşünüyorum bazen… Dostluğumuzun ölünceye kadar devam edeceğini söylemiştim. Yanılmışım… 19 yaşındayken o gün o kavgayı çıkaran bendim. “Demek ki aradığın kişi ben de değilmişim, yanılmışsın… Öyleyse bitsin bu dostluk sandığımız ilişki. Hem sen mutlu olursun, hem de ben!” diyen de bendim. Üstelik kavganın tek nedeni bana söylediğin ufak bir yalandı. Sadece bir yalan! Bir yalan için yılların dostluğunu bir çırpıda nasıl silebildiğime kendim de inanamıyorum şimdi. O olaydan 5 yıl sonra sana bir gece ansızın aklıma geldin. Sana ulaşmak istedim. Ertesi sabah erkenden evinize gittim. Kapıyı 30’lu yaşlarda bir bayan açtı. Sizin taşındığınızı, onların bu evin yeni sahibi olduğunu ve nereye taşındığınızı bilmediğini söyledi. Sonraki birkaç yılı seni aramakla geçirdim ama nafile. Yer yarılmıştı da yerin dibine girmiştin sanki. Seni bulabilseydim o mahvettiğim dostluğumuza kaldığımız yerden devam etmeyi istemeyecektim elbette. İstediğim tek şey adam akıllı özür dileyebilmekti, o kadar.



               O gün tepeden ayrılırken bana söylediğin şeyi hatırlıyor musun? “30 yıl sonra bu gün, bu saatte bu tepeye gel. Eğer hayattaysam orada olacağıma emin olabilirsin. Belki de dostluğumuz o zamana kadar devam eder, ne dersin? Kim bilir, belki de hayatın bize sunduğu yol ayrımları ayırır bizi…” Yarın erkenden o tepeye gideceğim. Sen de bana olan kızgınlığını bir kenara atıp gelecek misin, çok merak ediyorum. Eğer gelirsen sana sormak istediğim, anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki! Aradan geçen yıllarda yaşadığım her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmak istiyorum sana. Senin de bana anlatacağın şeyler vardır muhakkak. Sabaha kadar her şeyi dinlemek istiyorum. Lütfen gel, lütfen…



               En büyük korkum da ne biliyor musun? Ya öldüysen! Ya senden özür dileyemeden öldüysen! O zaman ne yaparım ben? Bu vicdan azabıyla yaşamaya nasıl devam edebilirim? Lütfen ölmemiş ol, lütfen  gel…



                                                                                                                           Seni seviyorum.”

               Mektubun sonlarına doğru gözyaşlarını tutamadı Asude. Yanaklarından süzülen gözyaşları elindeki kâğıdı ıslatmıştı. Kâğıdı tekrar katlayarak cebine koydu. Elinin tersiyle gözyaşlarını silip burnunu çekerek “Demek ki buraya kadarmış…” dedi. Gözlerini Boğaz’a çevirdi ve kızarmış gözleriyle şehri izlemeye koyuldu.

               -“Geri zekâlı!”

               Asude başını sesin geldiği yöne çevirdi.

               -“Geri zekâlısın sen!”

               Asude karşısındakinin kim olduğunu çıkartamıyordu.

               -“Nasıl gelmeyeceğimi düşünürsün! Aptal!”

               Asude başından aşağı kaynar suların döküldüğünü sandı. Karşısındaki Eylül’dü işte! Beyazla karışık sarı saçlar, mavi gözler, kırmızı dudaklar! Zaman onu da değiştirmişti elbette. Hâlâ eskisi kadar güzeldi ama yaşlanmıştı… Kırışık bir yüz, çökmüş gözaltları… Karşısında neredeyse 30 yıldır görmediği dostu, can yoldaşı, arkadaşı, ablası, annesi, kısacası her şeyi duruyordu. İsmini haykırarak ona koşup Eylül’ü kucakladı Asude.

               -“Sen bir şey söylemeden gidersin, değil mi? Hem de öyle bir gidersin ki; bırak yaşamayı insanın nefes alması bile yarım kalır. (İncir Reçeli 2011)” dedi Eylül.

               -“Seni çok aradım. Ama sen-“ Eylül onun sözünü bitirmesine fırsat vermemişti.

               -“Biliyorum. Dinledim mektubunu. Bir gün seni gördüm aslında ben. Birkaç yıl önceydi, geceyarısında, bir barda… Başta sen olduğunu anlayamadım. Tanıdık geliyordun ama birine benzettiğimi düşünüyordum. Sonra bir adam –sanırım eşindi- ‘Asude!’ diye seslendi. Sen de dönüp baktın ve gülümsedin. O zaman emin oldum, o sendin.”

               -“Neden yanıma gelmedin?! Neden konuşmadın benimle?! İnanamıyorum. Sana bu kadar yakınken nasıl göremedim seni?!”

               -“Korktum. Beni terslemenden korktum. Ağlayarak çıktım hemen o mekândan. Bir daha da adımımı atmadım. Senden nefret etmiyordum, sana kızgın da değildim. Hissettiğim tek şey korkuydu. Bana olan güvenin sarsılmış olmalıydı. Beni affetmeyebilirdin. İkinci bir şans tanımayabilirdin bana.”

               -“Sen de aptalsın! En az benim kadar aptalsın! Neyse, geçmişte kaldı artık her şey. Yeni bir sayfa açacağız seninle. Akşam bize gelsene. Seni eşimle tanıştırmalıyım. Hoşsohbet bir insandır, tanıştığın zaman çok seveceksin onu. Bizim oğlanlarla tanışırsın sonra. Küçüğü 17 yaşında, büyüğü 23. Koca adam oldular, zamanın nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlamıyorum… Biraz da sen anlat bakalım. Evlendin mi? Çocukların var mı? Mesleğin ne? Aman Allah’ım! Sanki bir dost değil de bir yabancı duruyor karşımda. Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum ki ben… Olsun, her şeyi anlatacağız birbirimize. Daha önümüzde uzun yıllar var. Geçmişin acısını çıkarmamıza yetecek kadar uzun yıllar...”

               -“Asude… Seni seviyorum benim mükemmel dostum...”

               Asude gülümseyerek Eylül’ün elini tuttu ve yürümeye başladılar. Dostluklarını zamanın tozlu raflarından indirmişlerdi artık. Gençlik yıllarının geçtiği bu sokaklarda ağır ağır gözden kayboldular…

16 Kasım 2013 Cumartesi

İstanbul'da Sonbahar -One Shot 1. Kısım-


                 Görkemli Boğaz Köprüsü’nün ardından yavaş yavaş kendini göstermekte olan parlak topun ışığı insanın gözlerini kamaştırıyordu. Tüm İstanbul adeta ayaklarının altındaydı. Köprüden vızır vızır geçen otomobillere baktığında yeni bir günün daha başladığını hatırlayarak yersiz bir mutlulukla doluyordu. Uzun siyah çizmelerinin kısa ökçeleri taşlarla döşenmiş yola vurdukça bir ritim oluşturuyordu. “Tak tak tak…” Hava soğuktu. Yanakları ve elleri soğuktan kurumuş, yer yer pembeleşmişti. Durdu ve etrafına bakındı. Geçmişe dair tanıdık bir mekan, bir yüz arıyor gibiydi. Aradığını bulamamış olacak ki yüzü bir anda çaresizlik ve üzüntüyle doldu. Ellerini ovuşturup üşüyen kulaklarını korumak için beresini aşağıya doğru çekti. Kollarını göğsünün altında birleştirerek emin adımlarla yoluna devam etti. “Tak tak tak…”

                 Köşe başındaki fırından gelen ekmek kokusu içini ısıtıyordu. Daha onlu yaşlarda hayattan bezmiş okullu çocukları gördüğünde kendi öğrencilik yılları geldi aklına. Bir an için çocukluğuna döndüğünü sandı. Hani o en büyük sıkıntısının yeni bir çift pabuç, en büyük acısının mahalledeki serseri çocukların patlattığı mavi topu olduğu günlere… Ah, ne güzeldi o günler!


                 Kalabalık bir ailede büyümüştü. İki ağabeyi vardı. Anneannesi ve dedesi de onlarla yaşıyordu o zamanlar. Şimdi ise cennette veyahut cehennemde olmalıydılar. Aralarında büyük ağabeyiyle dört, küçük ağabeyiyle de iki yaş vardı. İki ağabey ile büyüdüğünden hiçbir zaman diğer kızlar gibi olmamıştı. Diğerleri evcilik oynarken o, mahalledeki futbol maçlarının en çok aranan oyuncusu olurdu. Uzuneşekte de fena sayılmazdı doğrusu. Ağabeyleri onu kız kardeş olarak görmezlerdi hiç. Bu yüzden sıradan bir ağabey ve kız kardeşten çok daha yakındılar hep.

                 Anadolu’nun küçük bir şehrinde geçmişti çocukluğu. Babası subaydı. 14 yaşındayken, sıcak sayılabilecek bir yaz akşamında, hayatını bütünüyle değiştirecek olan o haberi vermişti annesi.
                 -“Babanın tayini İstanbul’a çıktı. Taşınacağız, hem de en kısa zamanda. Liseyi orada okuman senin için daha iyi olur hem. Biliyorum, buradan ayrılmak zor gelecek ama bazen yapmaya mecbur olduğumuz şeyler vardır…”

                 Yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle söylemişti bu sözleri annesi. Onun da tıpkı kendisi gibi gitmek istemediği her halinden anlaşılıyordu ama onun da dediği gibi, bazen yapmaya mecbur olduğumuz şeyler vardı…

***

                 -“246 Asude TURAN”

                 Kısa bir sessizlikten sonra insanın sinirlerini bozacak derecede ince bir kadın sesi tekrar sınıfın duvarlarına çarparak yankılanmaya başladı, “Asude! Yavrum uyumasana!”.
                 -“Özür dilerim hocam, buradayım.” diye karşılık verdi Asude.
                 -“Özür dilersin tabii! Bir kez de derse ilgili olsan şaşarım zaten! Anlamıyorum, hangi alemdesin ki sen?!”
                 -“Keşke ilgi çekecek bir dersiniz olsaydı…” dedi Asude, pek zor duyulacak bir sesle söylemişti bunu. Bir yandan elini yumruk yapıp sıkıyor, sinirine hakim olmaya çalışıyordu.
                 -“Ne dedin sen? Bir de utanmadan cevap veriyorsun ha? Çık dışarı! Hemen!” O ince ve sık sık çatlayan ses insanı sağır edebilecek cinstendi. Asude daha fazla dayanamadı ve,
                 -“Canıma minnet!” diye bağırdı.

                 Yüzündeki o alaycı gülümseme öğretmeni büsbütün çileden çıkarmış olacak ki Asude kapıyı çarpıp bir zafer kazanmışçasına koşarak okul bahçesine inerken bile o cırtlak ses duyulabiliyordu. Edebiyat dersinden kovulmak onun için elbette bir zafer sayılırdı. Kitap okumaktan da, yazmaktan da nefret ederdi Asude. “Sanki ben neyi seviyorum ki edebiyatı seveceğim?” diye homurdandı sessizce.

                 Yaşadığı şehri bırakıp bu İstanbul denen cehenneme geldiklerinden beri hayat onun için çekilmez bir hal almıştı. Büyük ağabeyi üniversitede okuyor, eve yalnızca tatillerde uğruyordu. Küçük ağabeyi ise onunla aynı okulda, fakat farklı bir sınıftaydı. Onlar büyüdükçe aralarındaki samimiyet de azalmıştı. Artık ne o uzuneşekler vardı, ne de futbol maçları… Genç kızlığa adım attığı günden beri annesi “Kızlar böyle yapmaz, kızlar şöyle yapmaz…” diyerek onu sevdiği şeylerden alıkoyuyordu. Ağabeyleri de “Sen kızsın, anlamazsın.” deyip duruyorlardı ona. Kız olmak neden bu kadar zor bir işti ki sanki? Pekâlâ kızlar da küfür edebilir, futbol oynayabilir ya da kavga edebilirdi. Öyleyse neden kibar olmak zorundaydı? Bu haksızlık değil de neydi?


                 Okul bahçesine adımını attığında gözüne kendi yaşlarında, sarışın, zayıf bir kız ilişti. Oturduğu bankta oldukça kalın olan bir kitabı okumakla meşguldü. Sarı saçları rüzgâr estikçe uçuşup gözlerinin önüne düşüyor, o da saçlarını kulağının arkasına atıp hiç bozuntuya vermeden okumaya devam ediyordu. Asude’nin kızın yüzünü uzaktan seçebilmesi olanaksızdı. Görebildiği tek şey bembeyaz bir ten ve sarı saçlardı.

                 Hızlı adımlarla kıza doğru yürümeye başladı. İlginçtir, içinde müthiş bir tanışma arzusu vardı. Sanki onunla tanışması gerekiyormuş gibi hissediyordu. Sanki buna mecbur gibiydi…

                 Onun oturduğu bankın diğer ucuna oturdu Asude. Sarışın kız önce kuşku dolu bir bakış attı bu kumral düz saçları beline uzanan, kırılacak bir dal gibi zayıf, kahverengi gözlü kıza. Ardından yüzüne bir gülümseme yerleşti. Asude ile göz göze geldiler. Asude’nin o an düşündüğü tek şey kızın dillere destan güzelliğiydi. Uzaktan baktığı zaman bu kadar güzel olduğunu fark edememişti. Altın sarısı saçları güneş ışığının da etkisiyle parıldıyor, bembeyaz teni adeta bir porselen bebeği andırıyordu. Kıpkırmızı dudakları ona vişneyi anımsatıyordu. Mavi gözleri adeta bir okyanus gibiydi. Ona baktıkça kendisini masallardaki cadılara benzetmekten kendini alamıyordu. Aman Yarabbi! Dünyayı melekler mi basmıştı acaba?

                 Bir an için kızın “Seni dinliyorum.” der gibi baktığını fark etti ve konuşma ihtiyacı hissetti.
                 -“Şey… Ben Asude. Çok yalnız görünüyordun da…”
                 -“Ben de Eylül. Görüyorum ki sen de yalnızsın…” dedi Eylül, elini Asude’nin omzuna koyarak. Yüzünde içten bir gülümseme vardı. İçten olduğundan tüm kalbiyle emindi Asude.

                 Eylül kitap okumaya ve bir şeyler yazmaya bayılıyordu. O kadar çok okuyordu ki Asude onun hakkında fikir sahibi olmadığı bir konu dahi görmemişti. Eline geçen her şeyi okurdu. Zamanla ona da aşılamıştı bu kitap sevgisini. Beraber okur, okudukları kitaplar hakkında konuşur, hatta bazen beraber kısa hikâyeler karalarlardı. Onunla tanıştığı gün hayatının birden bire tamamıyla değişeceğini elbette bilmiyordu. O gün onu dersten kovan nefret ettiği edebiyat öğretmenine şu an sonsuz bir minnet duyması da Eylül’le tanışmasındandı...



                 Zamanla arkadaşlıkları kitap okumanın ve okudukları kitaplar hakkında konuşmanın dışına çıkmaya başladı. Birbirlerine hayatlarını anlatıp birbirleriyle sırlarını paylaşıyorlardı. Çok uzun zaman geçmeden Asude, Eylül’ü hayatının merkezine koymuştu. Onun için dünyadaki en önemli şey Eylül’dü. Onunla gülüyor, onunla ağlıyor, her şeyi onunla yaşıyordu. İstanbul’u onun sayesinde sevmeye başlamıştı. Eylül için de durum farklı değildi. Asude onun için her şey demekti. İkisi de birbirlerinden ayrılmayı akıllarının ucundan bile geçirmek istemiyorlardı.


***

                İstanbul’da geçirdiği 3. yılındaydı... Asude artık 17 yaşında bir genç kızdı. Eylül ile tanışalı da 3 yıl olmuştu. 3 yıldır Eylül onun arkadaşı, dostu, kimi zaman ablası, kimi zaman kız kardeşi, kimi zaman da annesiydi.

                 Asude iki katlı evlerinin alt katındaki odasında, pek de derin olmayan bir uykudaydı. Odasını loş ve sarı bir ışık yayan bir gece lambası aydınlatıyordu. Penceresi bahçeye bakan bu oda oldukça sevimliydi. Yatağın her iki yanında da kitaplıklar vardı. Asude kitaplarla iç içe olmaktan büyük mutluluk duyuyordu. Onu kitaplarla tanıştıran Eylül’e çok şey borçluydu. Birkaç yıl öncesine kadar nefret ettiği kitaplar onun yol göstericisi olmuştu artık. Okuduğu her sayfada cahillikten bir adım daha uzaklaştığını hissediyordu. Kitap okumadığı her saniye sanki büyük bir günah işliyor gibiydi. Kitaplar artık onun için vazgeçilmezdi.

                 Sağ ayağı yorganın kenarından gözüküyordu. Sol kolunu başının üzerine koymuştu. Asude uyurken hafif hırıltılar çıkarıyordu. Yüzü şekilden şekle giriyor, bir aralık ağzını açıp bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat yalnızca ağzını oynatmakla yetiniyordu.

                 Rüyasında Eylül ile tanıştığı günü gördüğünü sanıyordu fakat bir şey onun yanına gitmesine engel oluyordu. Sanki aralarında camdan bir duvar varmış gibiydi. Eylül tıpkı o gün olduğu gibi kitabını okuyor, rüzgârda savrulan saçlarını kulağının arkasına atıyordu fakat Asude onun yanına gidemiyordu. Camdan duvarı yumruklayıp avazı çıktığı kadar bağırsa da bir türlü sesini Eylül’e duyuramıyordu. Bir aralık Eylül başını kaldırdı ve ona baktı. İşte o an Asude korkuyla titredi. Bedeni Eylül’ündü fakat yüzü, Asude’nin yüzüydü!

                 “Tık tık tık!”

                  Asude tıkırtıyı duyduğunda korkuyla yataktan fırladı. Tıkırtı pencereden gelmişti. Orada her kim varsa ona onu uyandırdığı için minnet duyuyordu. Yavaşça pencereye doğru yürüdü. Pencereyi açmasıyla yüzüne çarpan soğuk hava onu kendisine getirerek rüyanın etkisinden çıkmasına yardımcı oldu. Gecenin bir yarısı kimdi bu böyle?