11 Aralık 2013 Çarşamba

Saturday Night Love -11.Bölüm-







-Alo?
-Nasılsın?
-Her zaman ki gibi... Bir şey mi oldu?
-Hayır. Sesini... özledim sadece.

***

Sabah bir telefon mesajı ile uyandım. "Ben Jiyoung. Hemen uyan ve şu telefonu aç! EXO ile özel performans sergileyeceksin SM Town'da!" Başta homurdanarak kalktığımda daha mesajın sonuna gelmemişti Jiyoung. EXO ismini duyunca olduğum yerde kaldım. Woollim'in dağıtıcı SM olabilirdi, hatta şirketi mali yönden ele geçirmiş de olabilirlerdi, SM TOWN'a sanatçılarını yolluyor olabilirdi... Ama daha fazla SM ile işim olsun istemiyordum. La Dolce Vita'nın dağılışında, diğerlerine pek yansıtmasam da başım belaya girmişti Luise'in firarından sonra. Bir daha o dangalak heriflerin suratlarını görmek istemiyordum işin aslı. Giyinip SM'e gitmek için hazırlandıktan sonra pek benimle irtibata geçmeyen menajerim Jiyoung'u aradım: "Yoldayım, 30 dakikaya binanın önündeyim." 

SM'in fazla pembe binasının önüne vardığımda, Jiyoung beni dışarıda bekliyordu. "Akşam Show Me The Money'ye katılacağım. Uzun sürecek mi bu iş?" diyerek nazlanarak başlattım konuşmamızı. "Uzun sürmez. Şuan EXO üyeleri ve menajerler yukarıda. Çocukların zaten ayda bir boş günleri oluyor, onu da burada harcayacaklar performans eşleşmeleri için." "Ben mi söyledim onlara buraya gelmelerini Jiyoung-hyong?!" Bilmem kaçıncı odalardan birine girdik binada. La Dolce Vita'nın seçildiği odaydı sanırım burası... Kaç yıl olmuştu. İki mi? Üç mü? Nostaljinin koynundan beni alan SM görevlisi kadının sesi oldu. İçeride ünlü SM prodüktörü Kenzie ile Hyuk Shin vardı, klasik toplantı masalarının baş kısmındaydılar. 5 koltuk f(x) için, 12 koltuk EXO için, bir tanesi de benim için ayrılmıştı. Hyuk Shin beni görünce gülümseyip göz kırptı. Bu dostça tavrına gülümseyerek karşılık verdim, yerime geçtim. Çok geçmeden f(x) üyeleri birer birer geldi. Luna ve Amber ile La Dolce Vita'nın dağılışından bu yana görüşememiştim. Onları görünce toplantıymış aldırmadan mutlulukla "Sunyoung! Amber!" diye bağırdım. "Nera!" Selamlaşma törenimizden sonra kendileri için ayrılmış koltuklara, karşıma geçtiler. Onlar oturur oturmaz içeri Victoria, Krystal ve Sulli girdi. Victoria beni görür görmez "Luise nasıl?" diye sordu. Hastalığını soruyordu... "İyi, çok iyi." diye cevapladım. Sulli benden tarafa bakmadan, ukalaca bir tavırla yanımdan geçti. En son, geçen yıl bana karşı takındığı şımarık tavırlarına gerekli cevabı verdiğimden olsa gerekti bu. Krystal'dansa ufak bir selam aldım. Bir süre Luna ve Amber'la lafladıktan sonra, SM'de çaylaklık zamanlarından tanıdığım arkadaşlarım Sehun ve Chanyeol içeri girdiler. Birbirimizi uzun süredir birbirini tanımanın getirdiği samimiyetle selamladıktan sonra, diğerlerinin gelmesiyle tamı tamına 20 kişi toplantı salonundaydık. Kenzie söze başladı, "SM Town için yeni bir alt grup oluşturma planımız var sahne için. Vokaller, dansçılar ve rapçiler olarak ayrılacaksınız. Mesela Luna, D.O, Chen, Baekhyun bir grup, Lay, Victoria, Kai, Krystal bir grup, Nera, Kris, Tao ve Chanyeol bir grup gibi. Şimdi. Hyuk Shin ve ben iki vokal grubu düşünüyoruz. İlk grubu R&B'ye yatkın yapacağız. Bu grup için düşündüğümüz isimler, Luna, D.O, Baekhyun ve Suho. İkinci grup orta tempolu bir ballad söyleyecek. Düşündüğümüz isimler; Chen, Xiumin ve Krystal. Üçüncü grup dans ekibimiz. Şarkı söylemeyeceksiniz, sadece dans. Koreografların düşündüğü isimler; Lay, Luhan, Kai, Sulli ve Victoria. Dördüncü grup da SM'de rap yapabilen kimselerin olduğunu göstermek için oluşturuldu. İsimler; Amber, Nera, Kris, Tao, Chanyeol ve Sehun. İtirazı olan var mı?"

***

İtirazı olan yoktu ve biz SM Town için çalışmalara başlamıştık. Bir gün provalardan sonra Henry ile karşılaşmamdan sonra -bana zilyonuncu kez Luise'i sormuştu, Seul'de olduğunu öğrenmişti anlaşılan - Yangchon'da, bilindik olmayan bir pub olan RUFXX'da, Suho ile karşılaştım. Masalardan birinde iki kişiyle oldukça eğlenceli görünen bir konuşmanın ortasındaydı. Bölmek istemediğimden yanına gitmemiştim ama o beni oturduğum masada fark etmişti bile. Masamın üzerine düşen bir gölge ile başımı kaldırım. Onu daha önce fark etmemiş gibi "Suho! Ne işin var burada?!" dedim. "Arkadaşlarımla buluştum. Sen de katılsana bizlere." diyerek itiraz etmeme fırsat bırakmadan kolumdan çekiştirmeye başlamıştı bile. Göz açıp kapayıncaya kadar onların masasındaydım. "Nera, bu Himchan. B.A.P'den, üniversiteden arkadaşım aynı zamanda. Bu da Yongguk. Yine B.A.P'den." İkisini de tanıyordum ve B.A.P'nin büyük bir hayranıydım ama fiyakamı bozmamak için bozuntuya vermedim. Akabinde de garson masamıza geldi. Üçü de bira söylerken ben kivili çayı tercih ettim. Suho şaşırmıştı. Şakayla karışık sordu: "İlk defa alkol almadığını görüyorum Nera?", "Halim yok." diye yanıtladım onu. "Kenzie denilen kadının tek bildiği pop gibime geliyor... Anlaşamıyorum onunla. Şarkımı kendim yapmalıyım. Madem bir grubuz biz yapmalıyız. Hem, Suho, ben SM'den bile değilim!" Ağlar gibi yaptım. Suho, Himchan ve Yongguk'u işaret ederek, "Sen yine iyisin. Üçümüzün neredeyse hiç boş zamanı yok. Değil mi?" dedi. Himchan ve Yongguk başlarıyla onayladılar. Ve biz geç saate kadar sohbetimize devam ettik.

Gece, eski arkadaşlarımdan Hyojin ya da idol mahlasıyla LE, beni aradı.

-N'aber?
-Yorgun. 
-Al benden de o kadar. Uzun zamandır arayamadım, özet geç şu iki haftayı bana.
-SM Town'da rap alt-grubu olarak sahne alacağım, ciddi anlamda hiç istemiyorum. Az önce de Suho'nun arkadaşlarıyla buluşmamdan döndüm. Aslında buluşmadık, karşılaştık da, anladın işte...
-Kim miş o arkadaşlar?
-B.A.P'den Himchan ile Yongguk!
Sesimdeki neşeyi fark etmişti.
-Hadi canım...
Benim neşemin aksine sesindeki ilgi bir anda gitmişti.
-Bir şey var.
-Yok.
-Var.
-Yok.
-Benimle inatlaşamazsın, bunu biliyorsun değil mi?
-Tamam, var.
-Ne?
-Hani şu, Every Night zamanları vardı ya bizim grubun... Hatta B.A.P'nin de Rain Sound'u bizim şarkımıza çok benzediğinden gündemde kalmıştık.
-Eee?
-Sana anlatmıştım bu şarkıyı neden yazdığımı... Yazdan kalma bir telefon konuşmasıyla ilgili demiştim. Sende B.A.P'nin Voice Message şarkısını anımsatıp takılmışt...
-OHA!
Sözünü kesmiştim çünkü neler döndüğünü anlamıştım.
-Yongguk değil mi?
-Evet.
Ufak bir küfürü kaçırdım ağzımdan. 
-Yardımına ihtiyacım var Nera. Yongguk'u çok özlüyorum... Ama gururumdan arayamıyorum bile. Sen bir şekilde onunla karşılaşmama vesile olsan?
-Tamam. Bana bırak.

***

Hyojin'in isteği ve benim Yongguk'la tam bir kafa dengi çıkmam üzerine, Yongguk'la "buddy" modunda takılmaya başlamıştık. Amacım, bir ara ikisine de aynı yeri verip buluşmayı önerip, gelmemekti. Ben yeni arkadaşlar edine durayım, o akşam Luise beni arayıp buluşalım demişti. Suho, Hyun Shik, Luise ve Ben, saat 21'de Shiru'nun evindeydik. Bir süre sonra ben çakırkeyifliğin de ötesine geçip sarhoş olmuştum. Suho'da bana katılmıştı ve inanılmaz eğleniyorduk. Biz kafayı bulurken nelerin yaşandığını Shiru bana anlattığında az kalsın kalp krizi geçirecektim. Baş ağrımı atlatır atlatmaz Luise'in yanında buldum kendimi.

 -“Senin ağzından duymadan inanmam mümkün değildi zaten.” Dedim. “Bizim manyak Luise, sap gibi birine âşık olamaz.”
-“Bir ben mi onun sap olduğunu anlamadım yani?” diye sordu kıkırdayarak.
-“İnsanları olduğu kişi gibi değil de kafandaki kişi gibi sanıyorsun.”
-“Bak bunda çok haklısın işte.”
-“Sana bir vereyim mi?” diye sordum gülerek. Başıyla onayladı ama kesin bir muziplik yapacaktı.
-“Bunu duyduğumda aklıma ilk gelen şey Henry hyung oldu, hak etmiştin.”
-“Nera-ah! Ben ona öyle mi yapmıştım? Ben ondan karşılık veremeyeceğim için defalarca özür diledim ve bir kez bile ‘sevdiğini sanıyorsun’ demedim. Kimse kimsenin duygularını yargılayamaz çünkü. Eğer bu yargılamaya açık bir şey olsaydı “duygu”lar kişiye özel olmazdı.”
-“Tamam tamam, hemen kızma. Ama çok üzdün, bunu da inkâr etme.”
-“Keşke yapabileceğim bir şey olsaydı… Ama en azından dürüstçe davrandım ben.”
-“Biliyorum. Yine d geçen SM’e gittiğimde yine seni sordu. Seul’da olduğunu öğrenmiş.”
-“Geri döndü deseydin…”
-“Beni yalanları alet etme.” Dedim gülerek. Sızlandı.
-“Ne yani? Beni böyle görsün de üzülsün mü istiyorsun?” diye sordu. “Neyse…” diye ekledi elini havada sallayarak. Şimdi asıl heyecan verici konuya gelmenin vaktiydi:
- “Asıl haberler sende… Yongguk’la aranızda ne var?”
- "Ne olabilir sence? Hyojin'e yarım ediyorum. Ama... Yongguk sağlam çocuk."

***

Cuma günü Luise beni aradı: 
-"TVXQ KONSERİNE GİDİYORUUZ!"
-"Ne? Nereden buldun bileti? Tükenmemiş miydi abi o biletler?!"
-"Henry..."
-"Seni kötü kadın!" 

Cumartesi günü olacak konsere yanımda Yongguk'ta gelmişti. En sonunda çocuksu oyunlardansa Hyojin konusunu açıklığa kavuşturacaktım. Fakat önce Luise'i görmem, gerginliğimi atmam gerekiyordu. Bir süre onu bekledikten sonra, konser alanına geldiğinde, bana göz kırpıp, sinsice yanımdan Suho'yu da alarak geçti. Bu randevu falan değildi ki! Hepten gerilmiştim şimdi. Konser alanının önüne doğru yavaş yavaş yürümeye başladık. 

-"Anlatacak mısın artık Nabi-ah, ne anlatacaksan." ("Nabi" bana taktığı lakaptı. Anı yaşama merakımdan ötürü, gönderme yaparak "kelebek" diyordu bana.)
-"Kolay değil ki bunu söylemek... Hem, kendimi kötü hissediyorum. Bir şeye burnumu sokmuş gibiyim. Keşke en başından kabul etmeseydim!"
-"Nedir seni bu kadar geren?"
-"Söylüyorum... Sakın yanlış anlama olur mu? Amacım aranıza girmek değildi. Hyojin seninle buluşmak istiyor." 
Bir çırpıda söyleyivermiştim. Yüzüm kızarmıştı. Derin bir nefes aldığını duydum. Telefonunu çıkardı, kulaklıklarını kulağıma taktı. 
-"Dinle şunu." 

"You are my pleasure
I feel like a little kid
Trying not to think about you
Only 10 minutes at the longest
...

You’re one butterfly
Butterfly effect in the flower garden
In your little smile
There’s a big storm in my heart
Keep running away
Fly away"*


-"Üzerinde çalıştığım bir şarkı."

Kulaklıklarımı çıkarmıştım. Boş gözlerle Yongguk'a bakıyordum. Afallamıştım, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ve Hyojin'e ihanet etmiş gibi hissediyordum. 

-"Nabi... Sana tek bir şey soracağım... Uyumadan önce hiç, kendime yer buluyor muyum aklında?"

Daha önce hiç üzerinde düşünmemiştim bunun. Ama doğrusu son bir haftadır uyumadan önce Yongguk'u düşündüğüm oluyordu. Çok sık oluyordu. Her gece oluyordu. Öyle ki rüyamda da kendine başrol kapıyordu. 

-"Bana baktığında gözlerinde ışık görüyorum Nabi-ah, tıpkı benim sana bakışlarım da olduğu gibi..."

Haklıydı çünkü ona değer veriyordum. Ama bu değer verişim sadece arkadaşça mıydı yoksa aşkın ta kendisi miydi üzerinde düşünmem gerekiyordu. Hem düşünsem bile ne olacaktı ki, Hyojin'e ihanet edemezdim.


Tek söylediğim bu olmuştu. Üstüne de Henry ve Luise yanımıza gelmişti. Yongguk nezaketinden konserden ayrılmadı ama gece boyunca tek kelime etmedik. Konser bittikten sonra oyalanmadan çıktım. Luise, Henry ve Suho kulise girmişlerdi. Yongguk'da arkamdaydı. Bir süre sonra yanıma geldi. "Unut bu geceyi Nera." Gülümsüyordu ve bana Nera demişti. Nabi'ye ne olmuştu?! Kırılmış hissediyordum. Çıkışa varmıştık bile. "İyi geceler Yongguk-hyong." 

***

İlk ve ikinci yıldızın Türkçe çevirisi (GD'nin R.O.D şarkısının bir kısmı)

Sen benim neşemsin,
Küçük bir çocuk gibiyim tıpkı
Seni her düşünmemeye çalıştığımda,
10 dakika dayanabiliyorum en fazla

Sen tek kelebeksin,
Şeker diyarında, kelebek etkisisin
Küçük bir tebessümünde
Kalbimdeki fırtına gizli
Kaçmaya devam et,
Uzaklara uçmaya

Day'n Night (Tek Bölüm)

Sevimli çocuklar yahu ^^
Not: Bu hikayenin ana senaryosu Tasty’nin “Day’n Night” klibine ait. Bu yüzden hikayenin adını başka bir şey koymak istemedim. Bu benim klipten yola çıkarak yazdığım ilk hikaye. Daryong ve Soryong ikizlerin gerçek isimleri. Daeryeong'un ismi uzun geliyordu, iki harf attım Daryong yaptım :D Hikaye Soryong tarafından anlatılıyor. Klipte biraz geri planda kalması anlatıcı olarak onu seçmeme neden oldu.
                Tek bölüm olduğu için üslup pek parlak olmadı bence. Genelde Çehov tarzı yazmayı tercih ederim ama bu biraz Maupassant oldu. Her neyse,  umarım seversiniz.^^



GÜN VE GECE




“Bazılarına göre aşk anlaşılmaz biçimde gelip geçicidir. 
Bazılarına göreyse aşk kayıptır. Ama aşk bulunabilir. 
O gece için olsa bile.”
-The Holiday 2006-



Birinci gün.
İkinci gün.
Altıncı gün. 
Üçüncü hafta.
Sekizinci ay.

Sadece o değildi bekleyen, ben de yolunu gözlüyordum. Elbette eninde sonunda dönecekti, aradığı sevgiyi başka nerede bulabilirdi? Sözde abimin sıcak kucağına geri geleceği en başından beri belliydi. Bizim beklemediğimiz şey dönenin eski Jina olmayışıydı.

Umursamaz  görünmek ikisi için de çok önemliydi. Gerçekler apaçık ortadayken onlardaki bu tavırları davranış bozukluğuna yoruyordum ben. Ama Jina ne yaparsa yapsın, Daryong’a olan zaafı aynıydı. Hoşuna gitsin veya gitmesin, ona delicesine bağlıydı. Defalarca terk etmişti ama her defasında dönüşü bir öncekinden güçlü olmuştu. Ne var ki en sonuncusu farklı olmuştu, en kötü ve en uzun süreli ayrılıktı ikisi için de. Bu zaman zarfında sadece Jina değil, ikisi de değişmişti aslında. Yerinde sayan tek kişi bendim. Her zamanki gibi.

                Aslında Daryong benim ikizim, benden sadece beş dakika önce doğmuş. Ama bu onun abi gibi davranması için yeterliydi. Eskiden abi olmak sevmek ve korumak anlamına gelirdi. Ve her şey yolunda giderdi. Ama liseden beri bunu ona verilen emir hakkıymış gibi kullanıyor. Ben ise onun kardeşiyim, kölesi değil. Nedenler değişse de sürekli aynı şekilde kavga ediyoruz. Bütün bunların, yani onu değiştirip böyle biri olmasının suçlusu Jina. İkimiz de hatta üçümüz de bunu iyi biliyoruz, o ne zaman Daryong’un dolayısıyla benim de hayatıma girdi, o zaman her şey mahvoldu.

             
Ben sessiz sakin, içine kapanık, çekingen, sevimli olandım. Daryong karizmatik ve doğuştan lider olandı. Belki gerçekten öyleydik belki de toplumun bizi şekillendirmesine izin vermiştik. Ne fark eder! Artık değişemeyecek kadar büyümüştük. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım.

 Daryong önceden daha anlayışlı biriydi. Ama her zaman biraz fazla hareketli olmuş ve zaman zaman başına bela açmıştı. Sırf ona benziyor oluşum yüzünden kaç kere Daryong yerine dayak yedim. Yine de sesimi çıkarmadım. O benim ailem, kardeşim, en iyi arkadaşımdı. Ben de onun için öyleydim. Sonra birden küçük bir fahişe ortaya çıktı, Daryong’u baştan çıkardı ve ona istediğini yaptırdı. Konuşmak isteyince kıskançlıkla suçlandım. Ben de en sonunda sustum, onları kendi hallerine bırakıp köşeme çekildim.

               
O gün Daryong kafeye benden sonra inmişti, her zamanki gibi. Üstünkörü tezgahı sildikten sonra kepenkleri kaldırmaya gitti. Önce gözüne bir çift kadın bacağı ilişti ardından… Karşısında Jina vardı. Onu bir saniye görmek yetmişti Daryong’a. Belli etmese de biliyordum onu kabul edeceğini. Anıların aklına uçuştuğunu tahmin etmek zor değildi.
Üzerinde ona hiç yakışmayan beyaz bir kürk vardı. Aptalca sırıttıktan sonra Daryong’un beline sarıldı, sarhoş olduğu her halinden belliydi. Suratı asılan Daryong yavaşça itti onu. Jina sallanarak masaya oturdu, karşısına da o. İkisinin önüne de bir çay koyup, dolaba yaslandım. Ne olacağını biliyordum, benim için film seyretmek gibiydi onları izlemek.

-“Ne demeye geldin buraya? Burası artık sen istediğin zaman sana ev olacak bir yer değil, ben de artık senin her istediğini yapacak biri değilim.”
Şimdi intikam alıyordu Daryong. Jina onu terk ettiğinde çok acı çekmişti. Hiçbir şey olmamış gibi davranacağını sanıyorsa çok yanılıyordu. Bu sözler üzerine sesini de çıkarmamıştı, çıkaramamıştı zaten. Daryong masadan kalktı, dışarı çıktı. Şimdi odada yalnız ikimiz vardık.

-“Sen ne dersin bu işe?” diye sordu Jina. Omuz silktim.

-“Onun haklı olduğunu biliyorsun.” Dedim.

-“Onun tarafını mı tutuyorsun yani?” diye sordu.

-“Senin tarafını tutacak değilim ya… Şimdi o haklı ama seni de hala seviyor.” Jina bir kahkaha attı:

-“Hahah… Çocuk… Bana bilmediğim bir şey söyle.”

Dişlerimin arasından tısladım:
-“Senden nefret ediyorum.”

Gözlerime baktı:
-“Ve beni seviyorsun.”

Cevap vermedim. İkimiz de bunun da doğru olduğunu biliyorduk ne de olsa.

              ***

Evet, en başından beri onun kötü bir kız olduğunu biliyordum. Ama ben onu böyle masumca severken onun fahişenin teki olması kimin umurundaydı ki? Sonuçta o beni hiçbir zaman sevmeyecekti. Ya severse diye de düşünmüyordum hiç. Kalbini kim bilir kaç kişiye satmıştı, bana kalmazdı. Alt tarafı “aşk”tı benimkisi, bir gün geçecekti. Ve ona güvenmek bu hayatta yapacağım en son şeydi. Keşke Daryong da bunu anlayabilseydi…  Ne garip! Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz. (Sigmund Freud) İşte Daryong bu hataya düşmüştü.


Ama değiştiklerini söyledim ya, şimdi abim de onun ne haltlar yediğini iyi biliyordu. Bizimle kalmasına izin vermişti ama geceleri eve dönüp dönmemesi hakkında tek kelime etmiyordu. Umursamadığını söylüyordu ama biliyordum içi içini yiyordu. Eskiden biraz gecikecek olsa sokaklara düşer, saatlerce onu arardı. Şimdi ise arkasını dönüp yatıyor ama biliyordum ki uyuyamıyordu. Bir erkek sevdiği kadın başka kollardayken nasıl uyuyabilir?
                Sonra Jina gecenin bir vakti döndüğünde yine sarhoş olurdu. Sağı solu dağıtır, yardım etmeye çalışan Daryong’u iter, en olmadık yerde sızardı. Bense hiçbir şey yapmadan, uzaktan izlemeye devam ederdim. Sonra Jina uyuyakalınca Daryong yine dayanamaz, üzerine bir şey örterdi. Jina gözlerini açınca yanı başında Daryong’u görür, gülerdi. O kadar acımasızdı ki… Daryong onu unutmak için ne kadar çabalarsa çabalasın…  Bir türlü rahat bırakmıyordu. Ona acı çektirmekten zevk alıyordu resmen ve Daryong da bunu yapmasına izin veriyordu.


                Bir gün aniden iyi kız havalarına girdi. Kibar, anlayışlı, sevimli, masum bir kız gibi davranmaya başladı. Kafeye gelen müşterilere hizmet etmeye, sağı solu temizlemeye falan. Daryong’un gözünü öylesine hızlı bir şekilde boyamıştı ki yeniden, insan birinin bu kadar aptal olmasının imkansız olduğunu düşünürdü. Aşk Daryong’u öylesine yanlış bir yola düşürmüştü ki, o yolda doğru Jina’ydı.

                Jina sağda solda sürtmekten vazgeçince üçümüz birlikte takılmaya başlamıştık. Aslında bir yanım bundan nefret ediyordu ama her şeye rağmen orada Jina vardı. –Ne kadar saçma değil mi? Ondan bir yandan delicesine nefret ediyordum, diğer yandan de aşıktım.- Öylesine ısrar ediyordu ki hayır diyemiyordum. Hem Jina yanındayken Daryong daha iyi biri olurdu. Onu öyle görmek bu ufak gezintilere katılmamın diğer sebebiydi. Ama ben onlara göre sıkıcıydım, her zaman öyle olmuştum. Eskiden beri onlar partilerde ot içip, kendilerinden geçerken –onlara göre eğlence buydu çünkü- ben evde kalıp film izlerdim. Zorla götürdükleri zaman bir masaya çöker, sesimi çıkarmadan içerdim. O kadar içmelerine rağmen ikisi de benden daha dayanıksızdı. Böylece her günün sonunda onları eve yine ben götürürdüm.

Kısacası, yanlarındaydım çünkü bana ihtiyaçları vardı.


                ***

                Ilık bir yaz akşamı kafeye geldiğimde içeride yalnız Jina vardı. Daryong’un nerede olduğunu sorunca omuz silkti. Sonra gülümsedi, o yalancı, baştan çıkarıcı gülüşlerinden biriydi. Arkamı dönüp oradan uzaklaşmak istedim, onunla yalnız kalmak beni korkutuyordu. Birden kolumu tuttu:
-“Biraz konuşalım.” Dedi. Arka tarafa geçtik. Ellerimi cebime koydum.
-“Ne istiyorsun?” diye sordum. Gömleği omzundan aşağı kaymıştı. Ağır hareketler elini önce göğsüme, ardından omzuma koyduktan sonra beni gidecek yerim kalmayıncaya kadar itti. Yüzünü yüzüme yaklaştırınca gözlerimi kapadım. Böyle şeylere alışık değildim. Birkaç saniye nefesini suratımda hissettim. Sonra usulca geri çekildi ve elindeki yeşil elmayı havaya atıp tutarak gitti. Arkasından bakakaldım. Hem rahatlık hem de hayal kırıklığı idi.
Ona olan zaafımdan nefret ediyordum. Ondan daha fazla ona zaafım olduğunu onun da bilmesinden nefret ediyordum.


Ardı sıra gelen günlerde her şey aynı şekilde devam etti. Sürekli ikimize de sarılır, baştan çıkarıcı biçimde gülerdi. Peki benden ne istiyordu? Hemen açıklayayım, onu sevmeme rağmen bana ne zaman yaklaşmaya kalksa ondan kaçıyor oluşum. Bir yanımın ondan nefret ediyor oluşu. Bu yüzden onun ilgisini çekiyordum. Ama ona arkamı dönmekten yorulmuştum. Ben Daryong değildim, artık bunu anlaması gerekliydi. Neden ikimizi birden istiyordu ki? Daryong ona yetmiyor muydu? Ya da ona yetmeyen hayatında tek erkek olmasıydı. (!)


Yine o ufak gezintilerden birindeydik. Ara sokakların birinde, Jina ortamızdayken, Daryong’la şakalaşıyorduk. Sonra dört iri yarı adam yolumuzu kestiler. Bu adamları daha önce görmüştüm. Daryong kafede yokken gelmiş, Jina ile kavga etmişlerdi. Hemen gitmezlerse polis çağırmakla tehdit etmiştim. Şimdi ise ne olacağını çok iyi biliyordum. Jina sadece bir saniye için tereddüt etti; Daryong’tan tarafa başını çevirdi ama sonra dümdüz ilerlemeye başladı. Hızlı adımlarla yürüyüp, yolu kesen adamları geçti.
Dayak yemeye alışıktım, olacağı varsa olsundu, Daryong’dan önce ileriye ben atıldım ve böylece dayak yemeye de ben önce başlamış oldum. İlk doğan Daryong olmuştu ama doğduktan sonra aceleci davranan bendim. İlk ben yürümüştüm mesela, okumayı ilk ben öğrenmiş, futbol takımına ilk ben seçilmiştim. Jina’ya ilk aşık olan da bendim mesela. Ama bütün bunlar kimin umurundaydı ki? En azında o adamların değildi. Çünkü benim ardımdan Daryong’a saldırdılar. Jina arabaya bindi. Ve sonra ondan beklemediğim bir şey yaptı, arkasına baktı. Yerde yatan Daryong’a… Ve sonra gitti.

***

Ayağa kalkamayacağımız kadar dayak yediğimizden emin olduktan sonra bizi bıraktılar. Acı içinde kıvranırken birden gülmeye başladım, sonra kahkahalar atmaya…

-“Neden gülüyorum biliyor musun?” diye sordum kahkahalarımın arasında. Kaburga kemiklerimden biri ezilmişti o yüzden gülmek canımı çok yakıyordu. Ama kendimi tutamıyordum.

-“Çünkü…” diye devam ettim. “Sen bunu hak ediyorsun.
Hatırla... Çocukken birbirimize söz vermiştik, birlikte doğmuştuk, birlikte ölecektik.
Onun sonsuza dek seninle kalacağını sanıyordun değil mi? Salak… Hala anlamadın mı?
Senin benden başka kimsen yok.” 



Gaemjeong Belsoli -12.Bölüm-


Yazarın Notu: Bu bölüm Jinyoung ile Jimin’in trajikomik hikayesidir.

***

                Her şey soğuk ve karlı bir kış gününde başlamamıştı.  Ama öyle bir günde sona ermişti. Tipi başlamış, insanların evlerine saklanmıştı. Ne bir ses ne bir yüz vardı beyaz sokaklarda. Yer beyaz, gök beyaz, evler, ağaçlar, arabalar beyazdı.
               
                “Her zamanki yerde.”

Jimin böylesine soğuk bir günde Jinyoung’un onu ne demeye çağırdığını merak ediyordu. Yine de Jimin karı severdi, soğuktan donacak bile olsa… Geldiğinde Jinyoung oradaydı, oturmuş soğuktan titreyen çenesine hakim olmaya ve ellerini cebine koyarak ısınmaya çalışıyordu. Jimin elinden geldiğince sessiz ve yavaş hareketlerle Jinyoung’un yanına geldi. Jinyoung ona baktı, suratı kıpkırmızıydı. Çok beklemiş olmalıydı, Jimin’in içi cız etti.
-“Geldim.” Dedi.
-“Senden bir şey isteyeceğim.” Diye cevap verdi Jinyoung. O ise sesini çıkarmadı.
-“Git. Bir daha gelmemek üzere, git.”
-“Git desen bile gitmeyeceğime söz vermiştim.”
-“Sözünü tutmanı istemiyorum.”
-“Git dediğinde gidip, gel dediğinde gelmemi mi bekliyorsun? Ben hayatın önünde eğilmedim ki senin karşında eğileyim?” (Al Capone)
-“Peki, ben seni istemiyorsam bile, kalmaya devam mı edeceksin?”
-“Beni istemediğine inandırabilirsen, belki giderim.”
-“…”
-“…”
-“Gitmen gerektiğinde gitmezsen, gittiğinde geç kalmış olursun.” (The World Fastest Indian 2005)
-“Şimdi gidebilirim belki ama biliyorsun, bazen gitmek yıllar sürebilir.” (Nuovo Cinema Paradia 1988)

***

                Onu inandırması mümkün değildi. Çünkü Jimin ona inanmayacak kadar seviyordu onu. Daha da kötüsü o da kendi söylediğine inanmayacak kadar seviyordu Jimin’i.

                Peki neden Jinyoung neden gitmesini söyledi içindeki bunca sevgiye rağmen? Bilmiyoruz. Belki annesi onaylamamıştı bu ilişkiyi, belki de en iyi arkadaşı aşık olmuştu Jimin’e… Belki sadece onu hak etmediğini, daha iyilerine layık olduğunu düşündüğü için yapmıştı bunu… Belki de böylesine bir zaaftan kurtulmak istiyordu kendince… Dediğim gibi nedenini bilmiyoruz. Ama ne önemi var ki nedeninin? Sonucunda bu olay Jimin için yeterince yakıcı ve yıkıcı olmuştu değil mi? Acı verici bir ayrılığın yaşattığı tüm olumsuzlukları tatmış, en sonunda kendine tutunacak bir dal bulmuş ama içindeki bu acı hiç yok olmamıştı. Ufak bir şeyde, üzerinden hiç zaman geçmemişçesine canlanırdı.

Aşk hiç biter mi?

Kalır adımızla, bir sokak duvarında, bir ağaç kabuğunda, bir takvim kenarında
Kalır bir çiçekte, bir defter arasında, bir tırnak yarasında, bir dolmuş sırasında 
Kalır bir odada, bir yastık oyasında, bir mum ışığında, bir yer yatağında

Kalır dilimizde, yinelenen bir şarkıda, bir okul çıkışında, bir çocuk bakışında
Kalır bir kitapta, bir masal perisinde, bir hasta odasında, bir gece yarısında
Kalır bir durakta, yırtık bir afişte, buruk bir gülüşte, dağılmış yürüyüşte

Kalır bir sokakta, bir genel telefonda, bir soru yanıtında, bir komşu suratında
Kalır bir pazarda, bir kahve kokusunda, bir tavşan niyetinde, bir çorap fiyatında
Kalır bir yosunda, bir deniz kıyısında, bir martı kanadında, bir vapur bacasında 

Aşk hiç biter mi?


***

Jimin çok acı çekmişti, evet. Peki ya Jinyoung’un ortadan kaybolup mutlu mesut yaşadığını mı sanıyorsunuz? Hepimiz böyle olmadığını biliyoruz. Acı dolu günler geçirmişti Jinyoung, en az Jimin kadar kırgın, üzgün ve kızgındı. Ne var ki üzerinden bir ay geçmeden ikinci bir darbeye uğradı Jinyoung. Bu kadar acı ona fazlaydı, o trafik kazasında hayatının bir bölümü yok oldu. Bunu fırsat bilen abisi, Jimin adına ne varsa yok etti. Hatırlayıp, daha fazla acı çeksin istemiyordu. Nitekim Jinyoung’un hayatındaki tek sorun hatırlayamadığı yılları olmuştu. Ondan öncesi zaten çocukluk, yani mutluluk demekti.
                Belki bu iki hayat böyle devam ederdi. Jimin aklına geldikçe hüzne boğulur, dolan gözlerini gizlemeye çalışırdı. Jinyoung ise hayatında böylesine değer verdiği birinin olduğundan habersiz yaşardı. Ama o gün oradan geçerken camekandan gördüğü o kız öyle bir his uyandırmıştı ki farkında olmadan içeri girmişti. Abisine tarif ettiğinde hemen anlamıştı Jimin’den bahsettiğini. O gece uzun uzun düşünmüştü, kader bunca yıl aradan sonra ikisini yeniden karşı karşıya getirmişse bunun bir anlamı olmalıydı değil mi? Ve sonra her şeyi kendi bildiği en ince ayrıntısına kadar anlattı. Koskoca adam ağlamaya başlamıştı dinlerken… Evet aklı hatırlamıyordu olanları ama yüreği hissettiği duyguları unutabilir miydi hiç?

***

-“Asıl sen neden söylemedin?” diye sordu Jinyoung.
Jimin boş gözlerle baktı ona… Jinyoung ekledi:
-“Seni sevdiğimi.”
-“Kim olduğumu bile hatırlamıyordun ki.”
Çoktan gözleri dolmuştu ikisinin de, gözyaşları süzülmeye başladı.
-“Ne önemi var? Hatırlamayı en çok istediğim kişi sendin. Her kar yağdığında yüreğimde hissettiğim o acının sebebini sorguladım yıllarca… Güneş batarken kalbimdeki yaranın neden olduğunu merak ettim. Biliyordum biri vardı… Ama lanet olsun! Bir türlü anımsayamıyordum işte.”
-“Madem beni arayacaktın neden gitmemi istedin?”
-“Bilmiyorum.” Dedi Jinyoung. “Hatırlamıyorum… Ama o engel her ne idiyse artık yok. Beni senden uzak kalmak zorunda bırakan bir şey yok. Ne yaptığımı hatırlamıyorum ama affet beni.  Meğer senmişsin yıllar boyu aradığım… Yeniden buldum şimdi seni, ne söylersen haklısın, ne yaparsan yine öyle. Ama fark etmez, bu sefer izin vermeyeceğim gitmene.”

Jimin cevap vermedi çünkü konuşmak istemiyordu. Uzatılan mendilleri de geri çevirdi çünkü gözyaşlarını durdurmak da istemiyordu. Çantasından bir fotoğraf çıkarıp Jinyoung’a uzattı. Arkasındaki notta kendi el yazısını tanıması zaman almadı. Resmin üzerindeki tarih 7 yıl öncesine aitti.

“Beni seviyorsan ihtiyacım olan her şeye sahibim.” (The Clearing 2004)

-"Ama ben hatırlıyorum." dedi en sonunda Jimin. "Hiç unutmadım."

8 Aralık 2013 Pazar

Gaemjeong Belsoli -11.Bölüm-


                Chunghee’nin üç saattir yaptığı tek şey elinde kolyeyle oynamak olmuştu.  13 defa parmağına dolamı, 28 kez döndürmüş, 6 kez de havaya atıp tutmuştu. Ve bakmaya devam etmişti. Artık düşünmekten kafası bulanmış, beyni durmuştu. O bu şekilde orada oturmaya ve kolyeyle oynamaya devam edebilirdi ama kapı çalmıştı.
                Ağır hareketlerle kalkıp kapıyı açtı. Ama karşısındaki kişi hiç beklemediği biriydi.

***

                Jimin sözleştikleri yere gittiğinde Jinyoung kitap okuyordu. Onları görünce hemen kitabı kapattı. Abisinin ise gözleri uzaklara dalmıştı.  Fark etmesi zaman aldı. Jimin yavaşça selam verdi ve Jinyoung’un karşısına oturdu. Bu sırada abisi onu fark etmiş ve anlamlı anlamlı bakmaya başlamıştı. Jimin bu bakışların altında yatan gerçeği biliyordu ve bu durumu daha da tatsız hale getiriyordu. Üstelik Jimin yalnızdı. Hana gelememişti çünkü acil bir işi çıkmıştı.
                Jinyoung sesini çıkarmadan gözlerini Jimin’e dikti. Jimin irkildi;
-“Ne-neden bakıyorsun?”
-“Asıl sen neden söylemedin?” diye sordu Jinyoung.
Jimin boş gözlerle baktı ona… Jinyoung ekledi:
-“Seni sevdiğimi.”

***

                Kyuhan eve geldiğinde kapısının aralık olduğunu gördü. Önce derin bir endişe kapladı içini ama sonra kendisinin çıkarken kapıyı çekmeyi unutmuş olduğunu hatırladı. İçeri girdiğinde ise karşısında hiç beklenmedik biri vardı.
               
                Hana çantası kolunda, masaya dayanmış bir şekilde ona bakıyor. Yüzü oldukça ifadesizdi. Kyuhan bir saniye için sendeledi ve çok geç kalmamış olmayı umdu.
-“Ha-Hana? Burada ne işin var?”
-“Ödünç aldığım kitabı geri vermek için gelmiştim. Kapıyı açık görünce evde olduğunu düşünüp girdim. Ama yoktun.”
Hana’nın yüzü hala ifadesizdi. Kyuhan gülümsemeye çalıştı.
-“De-demek öyle.” Hana ağır hareketlerle radyoya yürüdü.
-“Güzel radyo…”
-“Büyükannemden kaldı.”
-“Ne hoş… Ama benim sorum bu değildi.”
Elini kendi albümleriyle dolu olan rafa uzattı:
-“Bunlarla ne yapıyorsun?” diye sordu. Yürümeye devam etti ve tuvallerin önünde geldi:
-“Ya da vazgeçtim… Şuna cevap ver; bütün bunlar ne demek oluyor?”

Odadaki bütün tuvallerde Hana’nın resmi vardı. 



4 Aralık 2013 Çarşamba

Saturday Night Love -10.Bölüm-


                Hayatımdaki en önemli şeylerden birini o gün fark edeceğimi nereden bilebilirdim. “Bir cumartesi gecesiydi.” diyecektim… “O zaman anladım.”

Birine kendi kafandan uydurduğun karakteri vermek… Nasıl bir hastalıktı bu? Hyun Shik’in o özendiğim hayatı zamanla beni farklı düşüncelere itmişti. Sığ görünen ama birkaç adım sonra binlerce metre derinliğe ulaşan bir okyanus sanmıştım onu. Önce nasıl böyle sandım bilmiyordum ama anlamıştım ki onu tanımıyor oluşum onu olmadığı bir kişi yapmama neden olmuştu.

Shiru’nun yeni tuttuğu evinde kutlama yaptığımız geceydi. Hyun Shik pek konuşmazdı, o yüzden onu tanımak istiyorsanız sormalıydınız. Gerçi yine de bunu bile işe yaradığını söyleyemem. Ona âşık mıydım? Hayır, hiç sanmıyorum. Aşk böyle bir duygu olamazdı. Pekala, onsuz da yaşayabilirdim. Böyle bir aşk olur muydu? Hem daha onu tam anlamıyla tanımıyordum bile… Ama tanımak istiyordum orası kesindi. O yüzden ben bu duygunun adını merak koymuştum.
Pek çok konuda konuştuk, bir tanesi hariç. Ve ben en çok aşk hakkındaki düşüncelerini merak ediyordum. Ama gidip de ona “Aşk nedir?” diye soracak mıydım? Tabi ki hayır. En düşüncesiz insan bile aşk hakkında birkaç tumturaklı laflar edebilir. Bizim süslü cümleler kurma üstadı olan Hyun Shik mi edemeyecekti? Sonra benim karnım böyle laflara toktu. Ben gerçekçi bir şeyler arıyordum, hayatından içinden kopup gelen, acı oldu bir cevap… Ve bu cevabı almanın tek yolu vardı.

-“Bunu içimde tutmaktan yoruldum.” Dedim aldığım bütün oyunculuk derslerindeki bilgimi kullanarak. Her şeyimle oynuyordum bu kez rolümü…
-“Seni seviyorum.” Diye ekledim bir kahkaha patlamamak için zor tutarken kendimi. Ama harika bir yol bulmuştum, kendimi tebrik ediyordum bu fikrim için. Kimse böyle bir itiraf karşısında etkileyici sözler sarf edemez. Hyun Shik bile… Nitekim öyle de oldu.
-“Saçmalama.” Dedi. Hemen olması gerektiği üzere yükselttim sesimi:
-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?”
-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.”

Bütün bunları söylerken oldukça sakin görünüyordu ama onu biraz tanıyan bile içinde fırtınalar koptuğunu anlardı. Benden beklenmeyen bu itiraf karşısında şaşırmış, afallamış ve gerçek olması düşüncesinin ağırlığı altında ezilmişti. Elini omzuma koydu, ben de sertçe ittim. Yanılmıştım, görünen arkasında bir şeyler yoktu. O sadece benim hayal ürünümdü. Neyse oydu Hyun Shik, sığ biriydi sadece, onu derinleştiren benim hayallerimdi.
Sonra bir an belki de rol yaptığımı anladığı için böyle konuşuyor diye düşündüm. Ama hayır, maalesef bu gerçekti. “Seviyorum.” Diyen bir insana “Sevdiğini sanıyorsun.” Diyecek kadar yüzeysel biriydi. Sinirle bağırdım:
-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”
O kadar şey konuştuktan sonra bunu hala anlamamış olması ne acıydı… Hala benim bazı şeyler hatırlatmak zorunda olmam… Nasıl da büyütmüştüm onu gözümde… Onun kadar gamsız olmayı istemiştim ben sadece, yoksa ondan akıl dinleyecek değildim.
-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?” diye sordu. Hayır, hayır hayır… Olamaz… Gerçekten de bu kadarlık bir insan olamaz. Zavallının aşk hakkında özgün bir fikri bile yoktu. Ona daha fazla bakmaya tahammül edemedim, başımı çevirdim.
-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”
 -“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”
Bu diyalog ne kadar da saçma bir yere geliyordu böyle… Söylüyor dinlettirmiyor, söylenenleri dinlemiyordu. Yeryüzünde daha önce binlerce kez söylenmiş sözleri gelmiş benim önümde tekrar ediyordu. Bir an şaka yapıp yapmadığını sormak istedim ama ona bile adam gibi bir cevap veremezdi. Her neyse, bu kadar yeterdi. Böyle biriyle daha fazla zaman harcayamazdım.

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni, benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” Dedim alelacele. Çantamı alıp kapıya yöneldim.
-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı arkamdan. Ben sinirden ağlamaya başlamışken Shiru’nun tüm bunları görmemiş olmasını dilerdim. Muhtemelen üzüldüğümü sanacak ve benim için üzülecekti. Keşke onu ve Nera’yı üzmemenin bir yolunu bulabilmiş olsaydım.
-“Unut gitsin!” diye bağırdım kapıyı çarparken. “Bütün bu saçmalıklarından sonra hala umurumda olduğunu mu sanıyorsun?”

***

                İki gün sonra Suho çalıştığım kitapçıya geldi. Ancak ayılmış olmalıydı. Ayrıca Hyun Shik ona her şeyi anlatmıştı, bu yüzden büyük bir şaşkınlık içerisindeydi geldiğinde. Onu sakinleştirip, iyi olduğuma ikna ettikten sonra oturup, uzun uzun açıkladım durumu.
-“Neden bana sormak yerine kendin tanımaya çalıştın?” diye sordu. “Göründüğü kadar yüzeysel biri olduğunu sana ben söyleyebilirdim.” Dedi gülerek.
-“Beni biliyorsun.” Dedim ben de gülerek. “Her şeyi kendim yaşayarak öğrenmek isterim. İnsanları da kendim tanımak isterim. Neyse, unuttum gittim bile.” Bir kahkaha attı:
-“Ama çok korkmuş görünüyordu.” Sonra birden ciddileşti, kolumu tuttu:
-“Ama şimdiden anlaşalım, bir daha benden habersiz kimseye hayalindeki karakteri vermek yok. Sonra böyle sorun çıkıyor işte, kimseye güvenmediğini biliyorum ama en azından bana güvensen?”
-“Anlaştık say. Ve bu konuda sana güveniyorum.” Dedim gülerek. Dudak büktü:
-“Sadece bu konuda mı?”

Ertesi günkü misafirim ise Nera’ydı. Benzer bir konuşmayı onunla da yaptım.
-“Senin ağzından duymadan inanmam mümkün değildi zaten.” Dedi. “Bizim manyak Luise, sap gibi birine âşık olamaz.”
-“Bir ben mi onun sap olduğunu anlamadım yani?” diye sordum kıkırdayarak.
-“İnsanları olduğu kişi gibi değil de kafandaki kişi gibi sanıyorsun.”
-“Bak bunda çok haklısın işte.”
-“Sana bir vereyim mi?” diye sordu gülerek. Başımla onayladım ama kesin bir muziplik yapacaktı.
-“Bunu duyduğumda aklıma ilk gelen şey Henry hyung oldu, hak etmiştin.”
-“Nera-ah! Ben ona öyle mi yapmıştım? Ben ondan karşılık veremeyeceğim için defalarca özür diledim ve bir kez bile ‘sevdiğini sanıyorsun’ demedim. Kimse kimsenin duygularını yargılayamaz çünkü. Eğer bu yargılamaya açık bir şey olsaydı “duygu”lar kişiye özel olmazdı.”
-“Tamam tamam, hemen kızma. Ama çok üzdün, bunu da inkâr etme.”
-“Keşke yapabileceğim bir şey olsaydı… Ama en azından dürüstçe davrandım ben.”
-“Biliyorum. Yine d geçen SM’e gittiğimde yine seni sordu. Seul’da olduğunu öğrenmiş.”
-“Geri döndü deseydin…”
-“Beni yalanları alet etme.” Dedi gülerek Nera. Sızlandım.
-“Ne yani? Beni böyle görsün de üzülsün mü istiyorsun?” diye sordum. “Neyse…” diye ekledim elimi havada sallayarak. Şimdi asıl heyecan verici konuya gelmenin vaktiydi:
- “Asıl haberler sende… Yongguk’la aranızda ne var?”

                Ertesi gün için Shiru’yu bekliyordum ama gelen Hyun Shik’ti.
-“Neden açmıyorsun telefonlarımı?”
-“Açıklamalarını dinlemek istemiyorum da ondan.”
-“Peki sorularıma cevap vermek ister misin?” Omuz silktim.
-“Kime yalan söyledin? Bana mı, Suho’ya mı?” diye sordu. Gülmeye başladım:
-“Suho ve Nera’ya yalan söyleyip, sana doğru söyleme ihtimalim kaç?”
-“Benimle alay mı ettin yani?” Arkamı döndüm ona:
-“Kişisel bir şey olduğunu sanma, sadece gerçek seni tanımak istemiştim ve amacıma ulaştım.”
-“Gerçek ben nasıl biriymiş peki?”
-“Bir djembesin. Güzel ses çıkarıyorsun ama için boş.”
-“İntikam mı alıyorsun?”
-“İntikam almak için öfkeli olmak gerekmez mi? Sana kızgın değilim. Hem, sana ne zaman iltifat ettim ki şimdi şaşırıyorsun? Eskisi kadar kibar olmadığım için mi? Sana saygı duyduğum içindi o, bir djembe olduğunu anlamadan önceydi. Şimdi… Hangi kitaba bakmıştınız?”


Pişman mıydım? Kesinlikle hayır. Bir daha karşılaşmayacağımızı umarak işime döndüm. O gittikten iki saat sonra Henry geldi. Sırtında keman çantası vardı:
-“Hayır, keman olmaz!” diye haykırdım. “Biliyorsun zaafım var.” Güldü.
-“Seni görmek de çok güzel. Bir şey söyleyeyim mi? İyi görünüyorsun.”
-“Söyleyen kişi sen olduğun için inanamayacağım.” Dedim.
-“Neyse, buraya bir şey sormak için geldim.”
-“Ah hayır…” diye sızlandım soracağı şeyi tahmin ederek. “Lütfen sorma.”
-“Öyle mi?” Dedi, cebinden iki kâğıt parçası çıkarıp bana uzattı:
-“TVXQ konserine bilet… Gelmek ister misin diye soracaktım ama madem istemiyorsun…”
Arkasını dönüp, gidecekmiş gibi yaptı. Hemen atıldım:
-“Soracağım demeden önce sorsan olmaz mı?”

                Cumartesi günü konsere giderken yalnız değildik elbette. Suho ve Nera’yı yanımda sürüklemiştim. İşin garip yanı Shiru’ydu. Telefonlarımı açmıyor, sanki sürekli benden kaçıyordu. Japonya’ya gitmişti o yüzden evini de basamıyordum. Nera’dan alıyordum haberlerini ya, sanki o ve Suho benden bir şeyler saklıyorlardı. Shiru’ya bir şey mi olmuştu? Hayır. Anlamadan onu kıracak bir şey mi yapmıştım? Hayır. Peki, telefonlarımı neden açmıyordu? Zaman bulamadığı için. İnanmamı bekledikleri bir dolu zırvalıklar… Ama Kore’ye döndüğünde ben bu işi açıklığa kavuştururdum.

Konsere gitmek için buluştuğumuz yerde Nera’yı beklerken sıkıntıdan patlamak üzereydi. En sonunda göründü ama yalnız değildi. Yanındaki uzun silueti biraz daha yaklaştıklarında tanıdım. Bir an için haykıracaktım ama son anda kendimi tutabilmiştim. Yongguk’tu bu. Nera’ya göz kırpıp, Suho’yu iteledim. Yol boyunca kıkırdamış ve bunun sonucu olarak Nera’nın azarlayan bakışlarına maruz kalmıştık. Sonuç olarak konser inanılmaz eğlenceli geçmişti. Nera ve Yongguk bizden ayrı takılmışlardı, bir ara Henry ile onları aramaya çıkınca yalnız kaldık ve ister istemez ciddi şeyler konuşmaya başladık.
-“Hayat nasıl gidiyor?” diye sordu.
-“Epilepsili hayat mı? Öncekiyle aynı gibi.”
-“Öyleyse neden şirketten ayrıldın?”
-“Bunun için endişelenme. Benim için daha iyi oldu.”
-“O zaman… Adına sevindim.”
Sessizlik… Sonra aynı anda konuştuk.
-“Luise…” “Henry…”
-“Önce sen söyle.” Dedim. Başını eğdi.
-“Hala bir şansım yok değil mi?”
-“Hala çok iyi arkadaşlar olabiliriz.”
-“Gerçekten buna inanıyor musun?” Gözlerine baktım. Aradığı cevap oradaydı.

                Konser çıkışında Changmin ve Yunho hyungu ziyaret etmek için kulise gittik. Girişimizde biraz sıkıntı olsa da en sonunda güvenlik görevlilerini aynı şirketteki idoller olduklarına ikna ettiler.  Bizi görünce hem şaşırdılar hem de sevindiler. Eğlenceli bir konuşma başladı. Yavaş yavaş ortalık sakinleşirken bir ara Changmin hyung yanıma geldi:
-“Kısa saç yakışmış.” Dedi. Güldüm.
-“Herkeste bir moral verme çabası, gayretinize hayranım. Bu arada konser inanılmazdı. Uzun zamandır böylesine çığlık attığımı hatırlamıyorum. Sahnedeyken çok farklısınız…”
-“Şirketten ayrıldığını duydum.”
-“Evet. Şimdi bir indie grubunda çalıyorum.”
-“Gerçekten mi? Konseriniz var mı? Ne zaman? Bana iki bilet versene.” Dedi. Gülmeye başladım:
-“Ne biletinden bahsediyorsun hyung? Adresi söyleyeyim ne zaman kaç kişiyle istersen gel.”
-“İyiymiş bu.”
-“Hala dalga geçiyorsun benimle, çok ayıp.”
                Güldükten sonra çantasından ufak bir kutu çıkarıp bana uzattı:
-“Biliyorum üzerinden bayağı zaman geçti ama bunu doğum günün için almıştım. Sonra ortadan kaybolunca veremedim. Bende kalmasın.”
Öylesine şaşırmıştım ki ağzım ister istemez açık kalmıştı. Parmağıyla çenemi yukarı itti:
-“Şimdi alay edebilirim işte.” Dedi.

Eve giderken Suho ne konuştuğumuzu sordu. Önce cevap vermedim, sonra konuşmaya başladım:
-“Biliyorsun ben buraya TVXQ’yu gördüğümde çok etkilendiğim için gelmiştim. SM’e de o yüzden girmiştim. Staj sürem boyunca onları görmek için neler yaptığımı unutamam.”
-“Onları kimse unutamaz.” Dedi gülerek.
-“Önce bunun sadece bir ‘fan’ olma olayından ibaret olduğunu düşünüyordum ama… Çıkış yaptıktan sonra daha fazla zaman geçirme imkânı buldum. Her zaman aramızdaki yaş ve kıdem farkında dolayı inanılmaz bir mesafe vardı ama… Yine de konuştuklarında, bu ikisi için de geçerli, onların farklı olduğunu anlayabiliyordum. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?”
-“Tabi ki… İkisi de hayatımda tanıdığım en “içi dolu” insanlardan biri.”
-“Ben… Kimseyle konuşurken böyle hissetmemiştim. Bütün bu süre boyunca kalbim kafamda atıyor gibiydi. Saçmalayıp durdum.”
-“Tam olarak… Nasıl bir duygu?”
-“Benden tarif etmemi mi istiyorsun? Sözcüklere dökülebilecek kadar basit bir duygudan bahsetmiyorum ben. Sanırım bunun adı aşk. Ama anlamıyorum, insanlar kelimeleri bu duyguya nasıl layık görebiliyorlar? Kutsal bir şey olduğunu gerçekten göremiyorlar mı?”

3 Aralık 2013 Salı

Saturday Night Love -9. Bölüm-

Luise gittikten sonra her şey anlamsız gelmeye başlamıştı. Kendimi berbat hissediyordum. Yeni singleımın çok satmasına bile sevinememiştim. Sık sık Japonya’ya gitmem gerekse de birkaç ayı Kore’de geçirmiştim. Bu süre boyunca Nera beni bir an olsun yalnız bırakmıyordu ama açıkçası tek başına olduklarında Nera da Luise de benim için pek bir anlam ifade etmiyordu. Birlikte olduğumuzda kendimi mutlu hissediyordum. La Dolce Vita olarak… Birimiz eksik olduğunda yarım kalıyorduk. İşte o zaman da aynen böyle olmuştu. Luise yoktu ve biz yarım kalmıştık.

Hafif bir uykudaydım. Rüyamda Luise’i görüyordum. Zaten gittiğinden beri rüyalarımın başkahramanı oydu. Telefonumun zil sesiyle uyandım. Telefonu elime alıp gözlerimi ovuşturarak arayanın kim olduğuna baktım. Nera’ydı.

“Alo! Shiru! Luise… Luise’i gördüm!” dedi Nera, sesi heyecandan titriyordu.

En az onun kadar heyecanlanmıştım ve heyecanım bir şeyler söylememi dahi engelliyordu. Çığlık atıp yatağımda tepinmeye başladım. Ne yaptığımın ben de farkında değildim elbette. Bu haberi tam 67 gündür bekliyorduk, heyecanlanmam gayet doğaldı.

“Şu an benim kaldığım oteldeyiz, Luise uyuyor. Şimdi hemen Suho’yu ara. En kısa sürede Busan’a gelmelisiniz. Otelin adresini şirketten öğrenirsiniz. Suho bir yolunu bulur.”

Telefonu kapatır kapatmaz Suho’yu aradım ve apar topar yola çıktık. Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra Busan’da, Nera’nın kaldığı oteldeydik.

***

Geceyarısıydı. Luise yan odadaydı ve hala uyuyordu. Suho’nun arkadaşı Hyun Shik sayesinde sağ salim gidebilmiştik. Hyun Shik biraz önce yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıkmıştı. Bu sırada kapı açılmış ve Luise yanımıza gelmişti. Koşup ona sıkı sıkı sarıldım. Zaten zayıf olan bedeni iyice zayıflamıştı. Hastalık derecesinde bir zayıflıktı bu. Saçlarını kısacık kesmişti. Soluk yüzü artık tamamen beyazlaşmış denilebilirdi. Sarıldığımda burnuma gelen yoğun sigara ve alkol kokusu onun bu 67 günü nasıl şartlarda geçirdiğini özetliyordu. İçimden “Ah Luise… Ne yaptın kendine böyle?!”  diye geçirdim. Berbat bir haldeydi. Uyuşturucu kullanmaya da başlamış olduğuna adım gibi emindim. Yüzünün birçok yerine piercing taktırmış, vücudunu dövmelerle doldurmuştu. Sanki kendisine işkence ediyor, acı çekerek cezasını ödediğini düşünüyordu. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.

O gece Luise başından geçen her şeyi bir bir anlattı. Onun ne kadar güçlü biri olduğunu bir kez daha anlamıştım. Onun yaşadıklarını yaşamış olsam canıma kıymış olmam işten bile değildi. Hayır, ona acımıyordum. Kendisini acındırmak gibi bir amacı da yoktu zaten. Yalnızca yaşadıklarını anlatıyordu ve gayet sakindi. Hatta babasının ölümünü bile gayet sıradan bir olay gibi anlatıyordu. Aslında ölüm gerçekten de sıradan bir olaydı. Sonuçta hepimiz ölecektik. Ama yine de bu durum benim kanımı dondurmuştu. İşte bu yüzden Luise çok güçlü bir kızdı…

Ona Seul’e geri dönmesini söylesek de ikna olmadı. En sonunda kendine doğru dürüst bir iş bulup kötü alışkanlıklarından kurtulması şartıyla Busan’da kalmasını kabul ettik. En azından bir süreliğine…

Hyun Shik’i onu ikna etmesi için Busan’a gönderdik. Başarılı da oldu. Kısa bir süre içinde Luise tekrar Seul’daydı. Şirket Luise’in epilepsi olduğunu öğrenir öğrenmez kontratı feshetmişti etmesine ama Hyun Shik ona bambaşka bir kapı açmıştı. Artık ikisi birlikte popüler olmayan bir indie grubundaydılar. Grubun lideri Hyun Shik’ti. Luise’in derdi popüler olmaktan ziyade sevdiği şeyi –müziği- yapabilmek olduğundan bu teklifi hemen kabul etmişti. Böylece La Dolce Vita dağılmıştı. Fakat bu öncekiler gibi geçici bir dağılış değildi. Resmen dağılmıştık ve ben bunu bir türlü kabul edemiyordum. Luise ve Nera ailemden bile fazla vakit geçirdiğim insanlardı ve onlarla çalışmak beni inanılmaz derecede mutlu ediyordu. Zaman zaman solo aktivitelerimizle meşgul olsak bile üçümüz irtibatı hiç kesmez, La Dolce Vita olduğumuzu fırsatını bulduğumuz her an birbirimize hissettirirdik. Şimdi de irtibatı kesmeyecektik elbette ama bu sefer durum farklıydı. Artık La Dolce Vita yoktu ve bir daha asla olmayacaktı…

Luise bir yandan Busan’da olduğu gibi yine bir kitapçıda çalışıyordu. Her gün iş çıkışında Hyun Shik’in çalıştığı müzik marketine gidiyordu. Yeni çıkan albümlere göz atmak için gittiğini söylese de işin aslının öyle olmadığını biliyordum. Luise ne zaman Hyun Shik ile konuşsa normalde olduğu gibi davranmıyordu. Daha kibardı sanki. Sanki ondan etkilenmiş, hatta ona hayran olmuş gibiydi. Başta bunu Hyun Shik’in tıpkı Luise’in olmak istediği kişiliğe sahip olmasına bağlıyordum. Daha sonra olayı anlayacaktım.

Single satışlarından elime iyi bir para geçmişti, şirketten kazandığım para da fena değildi. Olaydan birkaç hafta önce kazandığım paranın bir kısmını harcayarak Seul’de bir apartman dairesi tutmuştum. Bir yıllık kirasını da peşin ödemiştim. Yüksek katlı bir apartmanın en üst katında bir daireydi bu. Terasa çıktığınızda bu görkemli şehir adeta ayaklarınızın altındaydı, Han Nehri bu şehre ayrı bir güzellik katıyordu. Yeni evim için yeni mobilyalar da almış, her şeyin beyaz olmasına dikkat etmiştim. Evdeki her şey beyazdı ve bu bana huzur veriyordu.

Eve taşınır taşınmaz Nera beni aradı ve “bizimkilerle” birlikte kutlama yapmak istediklerini, akşam bana geleceklerini, gelirken alışveriş de yapacaklarını söyledi. Bizimkilerden kasıt elbette Luise, Suho ve Hyun Shik’ti. Nera’nın bu isteğine karşı çıkmadım. Tıpkı dediği gibi akşam olduğunda dördü de evimdeydi.

Saat geceyarısını geçmişti. Suho ve Nera alkolün etkisiyle saçmalamaya başlamıştı. Salonun orta yerine uzanıp ortada hiçbir neden yokken gülüyor, hatta gülmekten mi yoksa üzüntüden mi olduğunu anlayamadığım bir şekilde ağlamaya başlıyor, sonra da daha gözyaşları bile kurumadan tekrar gülüyorlardı. Anlaşılan ikisi de alkole pek dayanıklı değildi.

Luise ve Hyun Shik terasta konuşuyorlardı. Suho ve Nera ile kahkahalara boğulmuşken bir an için onların evde olduğunu bile unutmuştum. Alkolün etkisiyle uykuya daldıklarında ikisini zorlukla koltuğa yatırmış ve sözde hava almak için terasa çıkmıştım. Asıl amacım elbette biraz da Hyun Shik ve Luise ile vakit geçirmekti. Çünkü geldiklerinden beri üçümüzden ayrı takılıyorlardı. Elime üç şişe bira alıp Suho ve Nera’yı uyandırmamaya çalışarak terasın kapısını açtım.

Hararetli bir konuşmanın ortasında gibiydiler. Kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki benim geldiğimin farkına bile varmamışlardı. Ben de durumu fırsat bilerek aslında yapmamam gereken bir şeyi yaptım, bir köşeye saklanıp onları dinlemeye koyuldum.

-“Seni sevdiğimi söylüyorum, anlamıyor musun?!” diye bağırdı Luise.

-“Yalnızca sevdiğini sanıyorsun. Aslında hissettiğin şey aşk değil, hayranlık. Benim gibi olmak istiyorsun, bu yüzden bana hayransın.” dedi Hyun Shik. Ses tonu normaldi, oldukça sakin gözüküyordu. Ellerini Luise’in omzuna koydu fakat Luise sert bir hareketle ellerini ittirdi.

-“Hayır! Hayranlık ve aşkı birbiriyle karıştıracak yaşta değilim ben. Sandığından çok daha fazla, çok daha ağır şeyler yaşadım. Bu yüzden bana akıl vermeye kalkmasan iyi edersin.”

-“Peki ya aşk? Beni tanımadan önce de birine âşık olmuş muydun?”

Luise bu soru karşısında afallamıştı. Gözlerini Hyun Shik’ten kaçırarak birkaç saniye duraksadı ve sonra konuşmaya devam etti.

-“İnsan kaç kez âşık olur ki zaten? Âşık olmak yemek içmek kadar sıradan bir şeye dönüşseydi bir anlamı kalmazdı.”

-“Soruma cevap vermiyorsun. Öyleyse olmadın.”

-“Biliyorum, benim sana âşık olmam korkutuyor seni. Çünkü sen beni benim seni sevdiğim türde bir sevgiyle sevmiyorsun. Tamam, öyleyse bunları söylemediğimi varsay. Lütfen bu konuyu bir daha açmayalım.” dedi ve çantasını alıp gitmeye yeltendi.

-“Her şeyi yanlış anlıyorsun!” diye bağırdı Luise’in arkasından.

-“Unut gitsin!” dedi ve kapıyı çarpıp gitti Luise. Eliyle gözlerinden süzülen yaşları silerken sinirden mi yoksa üzüntüden mi ağladığını kendisi de bilmiyordu.

Hyun Shik, Luise’in gittiğinden emin olduğunda terasın demir korkuluğuna yaslandı ve “Saklandığın yerden çıkabilirsin Shiru.” diyerek gözlerini olduğum yere çevirdi.

Bir köşeye sinmiş olan biteni izlerken beni fark etmediklerini sanıyordum, fakat yanılmıştım. Usulca saklandığım yerden çıktım ve mahcup bir tavırla söze başladım.

-“Şey… Kusura bakma. Ben-“

-“Boş versene. Bana da dertleşecek biri lazımdı.” dedi ve elimdeki bira şişelerinden birini kapıp kapağını açtı ve bir dikişte bitirmeye çalıştı.

-“Hey! Ağır ol bakalım! Daha gece yeni başlıyor ve fazla biramız kalmadı.” diyerek onu engelledim. Zaten içeride sızmış iki kişi varken üçüncüsüne gerek yoktu.

-“Onu boş ver de… Konuştuklarımızın ne kadarını duydun?”

-“Sanırım büyük bir kısmını.”
-“Olayı kavramışsındır öyleyse.”

-“Başımla onlayladım.

-“Peki, söyle bakalım. Hiç âşık oldun mu?” dedi Hyun Shik. Dertleşeceğimiz konunun bu olduğunu elbette biliyordum. Merakla gözlerimin içine bakarak cevap bekliyordu.

-“Eskiden hoşlandığım çocuklar oldu elbette ama aşık olmak ve hoşlanmak farklı şeyler. Bu yüzden hiç aşık olmadım.”

-“Farklı derken neyi kastediyorsun?” dedi Hyun Shik. Gözlerinde yine o aynı meraklı bakış vardı. O an kendimi henüz ilkokul çağındaki bir çocukla konuşuyormuş gibi hissettim.

-“Birinden hoşlanmak demek onun dış görünüşünü beğenmek demektir. Yani ilk görüşte aşk denilen şey tam bir palavra. Birine aşık olabilmek için yalnızca onun dış görünüşünü beğenmek yetmez. İnsanlar birbirlerinin kişiliğine, düşüncelerine, hareketlerine, tavrına aşık olurlar. Aynı anda onlarca kişiden hoşlanabilirsin ama birine aşık olduğunda başka kimseyi görmez gözün. Geceleri onu düşünmekten uyuyamazsın çoğu zaman, uyuyabildiğinde ise rüyalarının başkahramanıdır o. O da seni senin onu sevdiğin gibi seviyorsa güzel şeydir aşk. Fakat sevmiyorsa acıtır insanın canını. Ne olursa olsun onu korumak istersin, mutlu olmasını dilersin ama sen onu böylesine severken o başka birine baktığında yüreğindeki acıyı hiçbir şey dindiremez. Gariptir ki insanların pek azı aşkına karşılık bulabilir. Gerisi ya Mecnun olur çölleri aşar, ya Ferhat olur dağları deler ya da Luise gibi her şeyin unutulmasını diler…”

-“Yanımda olsa bile delicesine özlüyorum onu. Her saniye onu düşünmekten çıldıracak noktaya geliyorum. Onun mutluluğunu her şeyden üstün tutsam da benimle olması için her gece dua ediyorum. O benim aciz aklımın kavrayamayacağı türde bir varlık sanki. Bir melek, bir peri… O her konuştuğunda kelimeler mutluluğun şarkısını söylüyor. Dudaklarından dökülen her harf farklı bir kılığa bürünüyor. Dudaklarını oynatışında bile farklı bir ahenk var. Uzun kirpikleri ay ışığında parıldıyor. O ela gözleri ruhumun derinliklerinde fırtınalar koparıyor. Ona her baktığımda kalbim bana türlü işkenceler ediyor. Söylesene bana, ona aşık mıyım?”

-“Bu aşk denen tatlı illet seni de esir almış belli ki. Peki, kim o?”

Hyun Shik, ellerimi tuttu. Üşümüştüm. Onun elleri sıcaktı. Gözlerimin içine baktı ve ardından o uzun kollarını sıska bedenime doladı. Sorumun cevabını almıştım. Duyulur duyulmaz bir sesle “Özür dilerim Luise… Seni değil de beni seçtiği için özür dilerim…” dedim ve süzülen birkaç damla gözyaşının yanağımı ıslattığını fark ettim.

Gaemjeong Belsoli -10.Bölüm-


                Gözlerini yeniden kapattı. İçinde yataktan kalkmak adına en ufak bir istek yoktu. Uzun bir düşünme sürecinin sonunda “Neden yapmak zorunda olayım ki?”  dedi. Verdiği karara uyup, Jimin’e hasta olduğuyla ilgili bir mesaj attı ve yorganı başına çekti. “Kimse beni kaldıramaz buradan.” Diye söylendi. Kimi kandırıyordu ki?
                Nitekim yarım saat sonra kendini yine gitar çalarken bulmuştu. Gerçi aklı Jimin’deydi, sürekli onu izliyordu. Öylesine dalgındı ki işe başladığından beri ilk kez siparişleri unutuyor, gelen müşterileri fark etmiyordu. Bu Hana’nın daha fazla endişelenmesinden başka bir işe yaramıyordu. Hava karardıktan bir saat sonra içeri giren kişi Hana ve Jimin’in kalbini bir saniyeliğine durdurdu. Birininki heyecan doluyken, diğerinde koyu bir endişe vardı.
               
                Jinyoung bu sefer yalnız gelmemişti. Yanında abisi vardı, o ve Jimin bir anlığına bakıştılar ve sonra hiçbir şey yokmuş, her şey normalmiş gibi Jimin ne arzu ettiklerini sordu. Abisi belki bir şeyler söyleyecekti ama Jinyoung ondan önce atlayıp:
-“Buraya sizi görmek için geldik.” Dedi. Müzik sesi bir anda kesildi, ortalığı derin ve sinir bozucu bir sessizlik kapladı.
-“Ben sadece… Lise yıllarımın nasıl geçtiğini bilmek istiyorum.” Dedi Jinyoung. “Bana o zamana ait olaylardan bahseder misiniz? Lise anılarım olarak bileceğim birkaç şey…”
Jimin sesini çıkarmadı, çoktan yanlarına gelmiş olan Hana’ya baktı.
-“Olur.” Dedi Hana. “Ama bugün değil, pazar çalışmıyoruz. O zaman olsun.”
Bu cevap en çok Jimin’i rahatlatmıştı. Derin bir nefes aldı. Jinyoung da mutlu olmuştu, daha sonra haberleşmek için Jimin’in numarasını aldıktan sonra abisiyle birlikte gitti.

                Pazara kadar defalarca bu konu üzerinde konuştular. Ne anlatmaları gerektiği konusunda bir hayli tartıştıktan sonra sonuca vardılar. Lisedeki anılarından sadece genel olanları paylaşacaklardı ama özel olarak aralarında yaşanan iyi-kötü ne varsa gizli kalacaktı. Ancak hesaba katmadıkları biri vardı.

***

                Chunghee hatanın kendisinde olduğunu biliyordu. Biliyordu bilmesine ama bu neyi değiştirirdi ki? Elinde değildi işte… Öylesine “o” oluyordu ki güldüğünde, Chunghee en ince ayrıntısına kadar iliklerinde “onu” hissediyordu. Kaçış yolu yoktu.

                Bunun getirdiği tuhaf ve sinir bozucu hareketleri yüzünden defalarca kavga etmiş ama en sonunda yine barışmışlardı. Hana bütün bunlardan çok yorulmuştu ama yine de ne olduğunu bilmediği bir şey Chunghee’den ayrılmasına engel oluyordu. Ona hala “Soomin” diye seslenmesine rağmen Hana’nın içindeki bir ses devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Bazen bu sesi bastırıyor ve mantıklı bir neden arıyordu. O zaman en azından bunu Chunghee için yapması, yarasını sarmaya çalışması gerektiği fikri beynini işgal ediyordu. En kötüsü de bu imkansız görünüyordu.

                Ha bir de şu çocuk vardı, Kyuhan. Hana onunla ilk tanıştığı andan itibaren sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi hissediyordu. Sanki hayatında Kyuhan diye biri hep vardı. Konuştuğu, dertleştiği… Bu kısacık zamanda nasıl bu kadar yakın arkadaş olabildiklerine hayret ediyordu Hana. Ve ilginçtir, Kyuhan ona hiç çekinmeden, hem kendine hem de Chunghee’ye ait ne varsa anlatıyordu. İşte bu gerçekten onu şaşkınlıklık  içerisinde bırakıyordu. Daha yeni tanıştığınız birine ne kadarını anlatırdınız ki? Ama Kyuhan her şeyi anlatıyor ve… Ondan bir şey bekliyordu. Tam olarak bir… Tavsiye. Evet, kulağa şaka gibi geliyordu ama bunu başka türlü adlandıramıyordu. Ve Kyuhan’daki zekayı düşündüğünde Hana onun gibi birinin kendisinden ne diye direktif beklediğini anlayamıyordu. Ama beklenen buysa Hana her zamanki gibi görevini yerine getirecekti.

                Sonra bir gün Hana gördü ki farkında olmadan o da Kyuhan’a anlatmaya başlamıştı. Öyle basit, günlük şeyler de değildi anlattıkları, kendi hayatına ait en çarpıcı anılardı. Radyosunu arayanların neden aradığını ve içini döktüğünü işte o zaman anladı. Tanımadığı birine anlatmak çok daha kolay geliyordu insana. Hayatında seni etkilemeyecek, uzakta olan birine… Ama öyle bir zaman geldi ki Kyuhan, onu etkilememek bir yana hayatının merkezinde duruyordu.



***

(RADYO)

-“Çok uzun zamandır aramıyordun. Endişelenmeye başlamıştım.”
-“Anlatacak başka birini buldum diyelim.”
-“Ah bu harika… Ama benim yerimi kapmış olmalarına üzüldüm.”
-“Hmm… Pek de öyle sayılmaz.”
-“Peki nasıl gidiyor?”
-“Bahsettiğim bir kişi vardı ya… İşte o… Çok sık görüşüyoruz. Gerçi sadece arkadaşız ama şimdilik bu bana yetiyor. Genelde fazla zamanımız olmuyor ama paylaştığımız şeylerin ağırlığını hissedebiliyorum.”
-“Bu gerçekten muhteşem Jocha-sshi! Ne kadar sevindiğimi anlatamam.”
-“Dahası… Onun yanında mutlu oluyorum. Kelimenin tam anlamıyla “mutlu”. Ama…”
-“Ama? Ah her zaman bir sorun vardır.”
-“İkimizin de çok iyi bildiği bir şey var ki ne konuşmuş, ne yaşamış ve ne hissetmiş olursak olalım aramızda bir mesafe var. Olmak zorunda olan bir mesafe.”
-“Hiçbir yolu yok değil mi?”
-“Olsaydı çoktan denemiş olmaz mıydım?”
-“Peki ne yapacaksın?”
-“Bekleyeceğim. Fark etmesini… Ama eğer beni duyabilseydi ona şunu söylemek isterdim: Sandığın gibi değil... Parmak izlerin, dokunduğun hayatlardan kaybolmuyor.”