14 Kasım 2013 Perşembe

Grief Express / goodbye grief (Merhaba!)






  Karakter Tanıtımları;
Min
Miah

Mi Ah: Koreli bir hatunumuz kendisi. Indie grup furyasına katılmış ve blues'tan punk'a, raggae'ye kadar geniş bir genresi olan Grief Express'in solisti. 

Melankolik de olabiliyor, tam bir çocuk da. Bas gitar ve saksafon ile keman çalabiliyor. Seul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi. Beş parasız.
Min, Miah'ın en yakın arkadaşı. 5 yıldır Fransız Dili ve Edebiyatı okuyor. Arctic Monkeys hayranı, Sex Pistols aşığı, geveze, ukala, inatçı ve duygusal bir tip. Orta halli bir ailenin yüksek halli, zeki çocuğu.

 Bu Oasis hayranı arkadaşımız Kore'de yaşayan bir İngiliz, Matt. Grubun back-vokal'i, elektro gitaristi, bazen piyanisti. 25 yaşında. Ayrıca "Grief Express"in isim babası.  (solda) Ve sağdaki de, Nam Taehyun. Nam sahne adı, grubun Miah ile birlikte solisti. Uçuk kaçık, hafif deli, çocuksu.  (Hikayeye bu bölümde dahil oluyor.)
                                                                             


"Goodbye Grief"




Glumb... Glumb... Glumb...

Su kabarcıkları, önceki kiracıların eskittikleri küvetin yüzeyinde bir belirip bir yok oluyorlardı. 

Glumb... Glumb... Glumb...

Mia, "Glumb" adında bir şarkı sözünü üzerinde çalışıyordu o sırada. "Bir su baloncuğu kadar amaçsız..." Melodi kafasında canlanırken, bateri işini halledebilecek arkadaşlarını da hatırlamaya çalışıyordu.

Glumb... Glumb... GLUMB! AAH!

Az kalsın boğuluyordu. Şarkıya öylesine dalmıştı ki, küvetin içine gömüldüğü sırada ciğerlerindeki tüm oksijeni tüketmişti. Bir refleks olarak beyni, kafasını suyun dışarısına kaldırmasını emrettiğinde, ciğerleri odadaki tüm oksijeni çekmeye çalışıyordu. Dikkatsiz kız! Daha geçen gün elini yakmıştı, şimdi de az kalsın kendini öldürüyordu. Müzik aşkı böyle bir şey olsa gerek, dedi içinden, bu onu gülümsetmeye yetmişti. Küvetten çıkıp bornozunu giydiği gibi eline ilk geçen kağıda az önce uydurduğu sözleri yazmaya başladı. Hiç fena değildi. Bunu Matt'e söylemeliydi, onun parmaklarında bu şarkı harika bir şahesere dönüşebilirdi. Ama önce üstünü giymeliydi. Bu akşam, Shaman'da sahne alacaklardı. Bugün iyi geçerse, belki düzenli olarak çıkabilirlerdi Shaman'da. Belki... 

***

Telefonum çalmaya başladı. Ella Fitzgerald, en muhteşem yorumuyla "Cry Me A River"ını söylerken, doğrusu elim bir an telefonu açmaya gitmedi. 10 saniye daha bu sesin keyfini çıkarmak isterdim ama arayan yakın arkadaşım Min'di. "Efendim?" "Miah! Miah! Miah! Tahmin et bakalım arkadaşının başına nasıl bir talih kuşu kondu!" "Ha?" Ne bileyim ben ne kondu, nasıl kondu... "Bugün randevuya çıkıyorum! Hem de... BİR MELEZ İLE! Çocuk müzik bölümünden, acayip yakışıklı bir şey, kültürlü falan... Nazik de! Sabah, kantinde otururken fark ettim, masasına falan geçip muhabbet açınca iş zaten kendiliğinden gelişti! Çok heyecanlıyım, biliyorsun bu..." Cümlesini devam ettirmedi. Telefonun öbür tarafından içini çektiğini duyabiliyordum. "Bu Matt'ten sonra benim için bir ilk." "Senin için çok mutluyum Min... Gerçekten. Keyfine bak bugün olur mu? Hiç bir şeyin mutluluğunu bozmasına izin verme." "O işi bende biliniz efenim." Telefonu kapattı ben de arkadaşımın sonunda geçmişini arkasında bırakmasına keyiflenerek sırıtmaya başladım. Aslında Min ve Matt için her şey güzel başlamıştı. Min, dil öğrencisi. Fransız Dili ve Edebiyatı okurken, benim sayemde Matt ile tanıştı ki, o zamanlar bende Matt'le yeni tanışmış sayılırdım. Yabancıydı, Koreliler'den korkuyordu ve çulsuzdu. Şayet enstrüman çalamasaydı umurumda bile olmazdı onun bu hali ama kurmayı planladığım grubum için paha biçilemez bir avantajdı. Her neyse, Matt'i bir gün bizim fakülteye getirdiğimde, o zamanlar çok samimi olmadığım Min ile karşılaşmıştık. Kim bu? muhabbetleri falan derken, üçümüzün arasındaki dostluk gittikçe güçlenmeye başladı. Nereden baksanız 5 yıllık bir dostluğumuz var. Min ve Matt'in arasındakiler, fazla fazla güçlü olunca... Bilirsiniz işte, "çıkmaya" başladılar. Uzun sürdü bu. Ta ki Matt Min'den sıkıldığını bahane ederek ayrılana kadar. Tipik bir balık burcu olan arkadaşım Min'in, bu "kıçına tekmeyi yeme" sendromunu atlatması da nereden baksanız bir buçuk yılını aldı. Şimdi de, Matt hayatına tam gaz devam ederken, onun da bu işten sıyrıldığını görmek... 

Odama doğru yollandım. Düşüncelerimi bölen telefonumun ekranından beni uyaran saat olmuştu. Alelacele dolabımdan bir kot bir tişört alıp üstümü değiştirdim, aynada yüzümü asimetrik gösteren bakımsız kaşlarıma şekil verdim ve hazırdım! Apartmanımdan çıkıp, binamın rengarenk merdivenlerinden inip, bisikletime atladığımda Seul'ün yolları bana amede olmalıydı, çünkü bir anda yine beni gelip saran o "What a wonderful world!" ruh halime bürünmüştüm yine. İstikametim, Matt'in evi, oradan prova, oradan sahne ve oradan da tüm dünyanın adımızı bileceği gelecek. Tam pedal ileri! 

***

"Kahretsin! Bacaklarım pert..." Bir yandan bacaklarımı ovuşturuyor, bir yandan da Matt'e bir numaralı "yavru köpek bakışı"mı atıyordum. Bu demekti ki, TAKSİ TUTMALIYIZ. STOP. MATT YORGUNLUKTAN ÖLÜYORUM. STOP. BANA MERHAMET ET! STOP. Şükürler olsun ki Matt, beni kırmadı. Kısa bir süre sonra gelen ilk taksiye atlayıp, "Shaman'a." dedim. Bu şehirde herkes Shaman'ı bilirdi. 

Vardığımızda, kapıda karşılaştığım bir "yetkili" bizi sahneye doğru götürdü. "Bugünlük ücretsiz çalacaksınız." "Siktir! Bu ne şimdi?!" Matt'in bu ani İngilizce çıkışına karşımızdaki adam şaşkın ve anlamayan gözlerle baktı. İyi ki adam İngilizce bilmiyordu. "Ne diyor bu?" "Neden böyle olduğunu sordu." "Bana, küfrediyor gibi geldi." "Ne münasebet! Arkadaşım yarı Alman bu yüzden dili size garip gelmiş olabilir." dedim. Hayal gücümün sınırlarını zorluyordum durumu kurtarmak için. Bir yandan bıyık altından gülen Matt, ich'li mich'li bir şeyler söylerek -kafadan atıyordu- durumu doğrular gibi yaptı. Adam inanmış gibiydi. "Tamam neyse. Gidin de provanızı yapın." Emriniz olur paşam. 

Kahkaha atmamak için kendini zor tutan Matt, tüm kontrolsüzlüğüyle koyverdi kahkahasını. Sessiz olması için onu dürterken ben de ha güldüm, ha gülecektim. "Şişşt!" Prova yapacağımız sahnenin önüne geldiğimizde, aniden önümüzde bir çocuk belirmişti.




Matt, "Kim bu Alfonso kılıklı?" dedi. Hakaret edeceği zamanlar asla Korece kullanmazdı. Karşısındakinin anlayamadığını görüp eğlenen, sadistçe bir tarafı vardı ama bu sefer karşımızdaki, "Adım Alfonso değil, Taehyun." diyerek Avrupai bir eda ile Fransızca cevap verdi. Hem İngilizce hem de Fransızca biliyor, üstelik Koreli? Hadi canım. Bu sefer de Matt hiç bir şey anlamadan bakıyordu. "Her neyse, sessiz olun." Dramatik bir dönüşle sahneye çıktı Taehyun-ssi.  Söylediği şarkı hiç fena değildi, sesiyse bu kıytırık sahnede bile görkemini insana hissettiriyordu... Tanrım! Bu çocuğun sesi cidden iyiydi. Bir anda telefonum çalmaya başladı. İçimden bu güzel sesi dinlememi engellediği için okkalı bir küfür savurduktan sonra kim arıyor bakmadan, gayet sert bir biçimde "Alo?!" dedim. "Miah?" "Ah... Efendim Min?" "Provanızı bölmedim değil mi? Nerede olduğunuzu soracaktım, seni izlemek istiyorum." "Hayır bölmedin, Shaman'dayız, görünüşe göre en az 10 dakika sonra başlayacağız zaten provaya..." İçimi çektim. "Aa! Tam da Shaman'ın yakınlarındaydım. Bekle, geliyorum hemen." Aslında Min'in gelmesini istemiyordum. Matt'le karşılaşmaları gerilim yaratabilirdi pekala ama inatçı arkadaşım bir şeye karar verdi mi onu fikrinden döndürmeye kimsenin gücü yetmez.   


***

Min geldiğinde çok ilginç şeyler oldu. Bara girdikten sonra sahnenin bulunduğu yere gelen arkadaşım bizi görmeden ufak bir çığlık koyuverdi. Bir anda odada bulunan ben, Matt ve Bay Avrupai de dahil ortalama 7 kişinin gözleri Min'in üzerine şaşkınlıkla döndü. Hemen akabinde sahnenin hoparlörlerinden bir "Min?" sorusu duyuldu. Bunu soran ne ben ne de Matt'tik. Bay Avrupai Taehyun, sahneden en yakın arkadaşıma adıyla ve son derece samimi bir biçimde hitap etmişti. Bakışlarımı Min'e çevirdim yeniden. Neler oluyordu burada böyle? "Taehyun! Ne yapıyorsun sen burada?" Demek Taehyun... Sadece adıyla hitap ediyordu. "Min, neler oluyor burada?" dedim en sonunda. Matt'se halen boş boş ikisine bakmaktaydı. "Miah... Bu... Geçen gün sana bahsettiğim kişi; Taehyun. Taehyun, bu da en yakın arkadaşım Miah. Evet, şimdi tanıştınız." Matt'i tanıtma gereği bile duymamıştı... Kindar arkadaşım benim! Ama... Hey! Bu çocuk Min'in yeni sevgilisi miydi yani? Hadi canım. İmkanı yok. Şu garip saçları, Lennon çakması gözlükleri ve bu smokin gibi kıyafetiyle... Hayır, hayır, hayır. Entel dantel tipin tekiydi Taehyun. "Suit Up!" mottosu olduğundan da şüphelenmiyor değildim hani. Aslında... Şimdi bakınca...  Liam Gallagher'i inanılmaz derecede andırıyordu. Sadece miyopsanız... 





Düşüncelerimi bölen Taehyun'un bana doğru uzattığı eli oldu. "Baştan başlayalım. Ben Taehyun. Min'in arkadaşıyım." "A-ah... Ben de Miah." Elini sıktıktan sonra, Taehyun Matt'e "Bu da kim?" dercesine bakıyordu. Min'e baktım. Başını salladı. İş başa düşmüştü. "Bu da Matt. I-ıh... İngiliz kendisi. Şey... Min ve benle nereden baksan 5-6 yıldır arkadaş." Taehyun ona da elini uzattı, "Üzgünüm dostum. Az önceki ufak çıkışım için affet."

***

Ve ilk bölüm biter. Daha önce hiç özenmediğim kadar özendim ayol. Fotoğraflar kullandım, afiş falan yaptım -kıytırık ama olsun :'3 Düşünceleriniz neler peki?

13 Kasım 2013 Çarşamba

Gaemjeong Belsoli -3.Bölüm-


Hana elindeki gitarla o kadar uğraşmıştı ki Jimin en sonunda dayanamayıp elinden alıverdi.
-“Ben gidince yaparsın.” Dedi.
-“Ama anlamıyorsun.” Dedi Hana. “İlham perim sensin benim.”
-“Bunu biliyorum güzelim ama ilham perin çok sıkıldı. Hadi dışarı çıkalım.”
-“Dışarıda ne yapacağız?”
-“Parka gidelim.” Dedi Jimin gülerek. “Sallanmak da ilham verir.”

-“Ah Jimin Jimin…” dedi mutluluk patlaması yaşayan Hana. “Neden Jimin’sin sen?”
-“Yine saçmalayacaksan Hana, ben gidiyorum.”
-“Tamam tamam. Sen de hemen kızma ama.”
-“Üzgünüm… Sen bana bakma.” Dedi Jimin. “Bu aralar çok gerginim.”
-“Neden?”
-“Mağazada işler iyi gitmiyor. Patron birinin işten çıkarılabileceğini söyledi.”
Hana bir an ne diyeceğini bilemedi.
-“Komik bir kızsın, Gaemjeong Belsoli’yi birlikte sunabiliriz.” Dedi neden sonra Hana.
-“Yapma Hana…” dedi gülerek Jimin. “Sanki oradan çok kazanıyorsun da.”
-“Sen gelirsen reytingler artar zaten.”
-“Tabi ki. Muhteşem(!) sesimle bir şarkı patlatırım, gerisi zaten gelir.”
Hana gülümseyerek Jimin’in omzuna uzandı.
-“Eğer öyle bir şey olursa mutlaka bir çözüm yolu buluruz Jimin.” Dedi. “Mutlaka buluruz.”

Daha sonra Hana’nın satmayan indie albümlerinden ve radyo programının yerlerde sürünen reytinglerinden bahsettiler.
-“Eğer bu işler biraz daha iyi gitseydi,” dedi Hana, “Modellik yapmak zorunda kalmazdım.”
-“Ama böylece pek çok ünlünün de geldiği defilelere çağırılıyorsun.”
-“O kadar çok ünlü var ki yolda yürürken bile birkaç tanesiyle karşılaşıyorsun zaten. O kadar sıkıcı ve yorucu bir iş ki… İnsanın modellikten zevk alması nasıl mümkün olabilir?”
-“Senin şarkıların gerçekten çok güzel, neden popüler değilsin anlamıyorum. Saçma sapan şarkıları olup da ünlü olan pek çok grup var.”
-“Boş ver gitsin, zaten yakında modellik yapmayı da bırakacağım.”
-“Ne? Nasıl yani? Ne yapacaksın?”
-“Bir teklif var, kabul etmeyi düşünüyorum. Ufak ama nezih bir yer… Orada çalışmaya başlayacağım.”
-“Ne olarak?”
-“Şarkı söyleyeceğim. Küçük bir sahne, gitar ve ben. Bu kadar.”
-“Şey… İyi bir yer olduğundan eminsin değil mi?”
-“Tabi ki eminim, haftaya başlıyorum. İş çıkışında sen de gel, kendi gözlerinle gör.”

***

-“Ona biraz zaman tanı.” Dedi karşısında oturup, onu anladığını iddia eden arkadaşı.
-“İki yıl oldu.” Dedi Eunhee. “Daha ne kadar beklemeliyim?”
-“Ya o senin için doğru kişi değilse?”
-“Bunun önemi yok.”
-“Nasıl olmaz?”
-“Kime göre doğru? Neye göre? Bence “doğru kişi” sadece insanların uydurduğu bir şey.”
-“Diyelim öyle… Ondan daha iyisi yok mu?”
-“Muhakkak vardır. Ama ben onu istiyorum.”
-“Neden onda ısrar ediyorsun?”
-“Onu seviyorum.”
-“Peki ya o? O seni seviyor mu?”
-“O…” dedi Eunhee. “Çok farklı biri… Bütün duygularını içinde yaşar. Sevse de bunu belli etmez. Ki bana kalırsa o, kendinden başka hiç kimseyi sevmez.”

***

“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların Melodisi) başlıyor.”

-“Başlıyoruz!” diye bağırdı Kyuhan. Fırçayı eline aldı ve ilk şarkının ilk notasıyla birlikte boyayı tuvalle buluşturdu. Radyoda Kim Ye Lim’in Colorful’ı çalıyordu.

“Bugünkü konumuzu siz belirlemek ister misiniz? Hadi, hangi konuda konuşmak istiyorsanız bizi arayın, ne istiyorsanız onu konuşalım.”
               
-“Ne konuşmak istiyorum?” diye sordu kendine Kyuhan. “Şuan nasıl daha iyi resim yapabilirim onu bilmek istiyorum.” Dedi gülerek sonra. “Olumlu duygulardan konuşalım, canlı renkler kullanıyorum çünkü. Umut etmekten mesela…” Bu düşünce çok hoşuna gitti. Ani bir hareketle elindekileri masanın üzerine bırakıp telefonu eline aldı.

-“Merhaba! Hoş geldiniz bayım.”
-“Merhaba, yine ben.”
-“Ne söylemek istersiniz?”
-“Ben umut hakkında konuşmak istiyorum. Bu aralar pek çok şey için umudum var. Gerçekten mutlu olabileceğime inanmaya başladım. Her şeye rağmen…”
-“ Kimsenin ne kendisi ne de hayatı mükemmel değildir. Ancak şöyle bir iyiyle kötüyü teraziye koyduğumuzda apaçık görürüz ki her zaman iyi olan şeyler daha çoktur. Hayat dardır, doğru ama umut da geniş, der Goethe. Fakat önemli olan bunu fark edebilmek öyle değil mi? O zaman umut etmek her zamankinden daha kolay olur. Umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler asla ölmez.” (The Shawshank Redemption 1994)

-“Ben pek çok kötü şey yaşadım. Hepsinden kötüsü annesiz büyüdüm ve kardeşlerim beni sevmezdi, hiç arkadaşım da yoktu. Hep acılarıma odaklandım ve bu her şeyin daha da kötü olmasına neden oldu. Her zaman karamsardım. Çoğu zaman hiçbir şeyin iyi olmayacağını düşünüp durdum. Ama sonra… Bir akşam yine sizi dinlerken hayatımı gözden geçirdim. Geçmiş… Yine anılarda hep acılar vardı. Stanwick’in dediği gibi hep geçmişi yaşadığım için çöktüm.
                Ancak durup iyi olan ne vardı diye düşündüğümde aklıma çok daha fazlası geldi. Zekâm ve resim yeteneğim bana verilmiş özel şeylerdi. Çok iyi bir kariyer yaptım. Ayrıca annem olmasa da babam her zaman bana karşı çok iyi olmuştur, her şeyimle ilgilenmiştir. Hiç sağlık sıkıntısı da çekmedim, maddi açıdan sorun yaşamadım. Kimse tarafından terk edilmedim. Sevdiklerim elimden kayıp giderken sadece seyirci kaldığım da olmadı. Hep ne istiyorsam onu yaptım.

                Bütün bunları düşününce kendi kendimi ümitsizliğe ittiğimi fark ettim. Tek yaptığım buydu. Mutlu olmak için dar kalıplara aldırmadan yine ne istiyorsam onu yapmalıydım, bu sorunun başka cevabı yoktu ve önümde herhangi bir engel de… Şimdi durup, pencereden dışarı bakıyorum ve her şey için teşekkür ediyorum. Ne yapmak istediğim ya da kim olmak istediğim sadece benim elimde. Yani mutlu olmak da öyle… Ve ben artık bunu yapabileceğimi inanıyorum. Umut ediyorum. Çünkü korktukça tutsak, umut ettikçe özgürsün.” (The Shawshank Redemption 1994)

12 Kasım 2013 Salı

Gaemjeong Belsoli -2.Bölüm-


Kyuhan artık biliyordu. Yun tavsiye vermez, sadece doğru soruları sorardı. Bu yüzden Kyuhan artık ne yapacağını biliyordu. Bu tür programlarla hep dalga geçerdi. Aradığında önce “Ben ne yapıyorum ya?” diye düşünmüştü. “Ne yapacağını bilmeyen bir insan değilim. Kimseye akıl danışacak da değilim.”

Sabah kalkıp telefonuna baktığında bir mesaj gördü, Eunhee konuşmak istiyordu. Kyuhan ancak işten sonra buluşabileceklerini söyledi, hem onun da söylemek istedikleri vardı. Zaten Kyuhan’ın konuşma metni çoktan hazırdı.

Her zamanki restorantta buluştuklarında söze Eunhee başladı:
-“Ne anladığını çok merak ediyorum.” Dedi. “Jocha-sshi.”
Kyuhan tereddüt etti, her zaman söylediği “Jocha-sshi”lerden biri miydi yoksa dünkü yayınla bir ilgisi mi vardı bu hitabın? Ama Music City çok dinlenen bir radyo değildi, gerçi Eunhee başlı başına radyo dinlemezdi. Müzikle ya da başka herhangi bir sanatla ilgilenmezdi. O akılcı biriydi, mantığıyla hareket ederdi. Kyuhan’ın onıunla birlikte olma sebebi de buydu. Ama sonradan fark etmişti ki Eunhee de bir kadındı ve kadınlar duygusal ilişkilerde hiç mantıklı olamıyordu. Zaten adı üstünde “duygusal ilişki”ydi.
-“Neyi  ne anladığımı?”
-“Dünkü davranışımdan…” Kyuhan rahatladı, soruya cevap vermek yerine:
-“Seni dinliyorum Eunhee.” Dedi. Yumuşak bir sesle:
-“Dün biraz saçma davrandım, özür dilerim.” Diye konuştu o da.
-“Önemli değil.” Dedi Kyuhan ama önemliydi, ilk değildi ve son da olmayacaktı.
-“Sen ne söyleyecektin?” diye sordu Eunhee.
-“Be-ben mi?” Kyuhan’ın söylecekleri hazırdı ama doğru anın bu olmadığını hissediyordu.
-“Kavga etmeyelim diyecektim.” Diye yalan söyledi. Eunhee gülümsedi:
-“Haklısın, hayat bunun için çok kısa.”

Eunheee, Kyuhan’ın cevabının dürüst bir yanıt olmadığını biliyordu ama bir yandan da Kyuhan haklıydı. Bilmedikleriyle daha mutlulardı.

Kyuhan eve gelir gelmez kendini yatağa attı.
-“Ben ne yaptım böyle?” diye sızlandı. Koskoca Park Kyu Han nasıl olur da içinden geçenleri bir kıza söyleyemezdi? Yoksa Eunhee’ye karşı sandığından fazlasını mı hissediyordu? Kalbini yokladı. Dün Yun ona sorduğunda demek istediğini anlamıştı, eğer Eunhee’siz yaşamak onu çok da etkilemiyorsa onu sevmiyor demekti. Ve hayatında bir “Eunhee”nin olmaması Kyuhan’a kötü bir şey gibi gelmemişti. Hatta bir sürü şikayetten uzak, huzurlu bir hayattı. Onu seviyor olamazdı. Yoksa olabilir miydi? Saate baktığında on olduğunu gördü, saat gelmişti, hemen radyoyu açtı. Yun yine her zamanki jeneriği ile programın açılışını yapıyordu. Birkaç şarkıdan sonra bugünün konusunun da “gelecek” olduğunu söyledi.

“Hepimizin geleceğe dair hayalleri ve planları var değil mi? Hadi bugün onlardan bahsedelim. Ben gelecekte bir indie sanatçısı olarak daha fazla kişiye hitap etmek istiyorum. Bunun için çalışıyorum ve kendi şarkılarımı yapmak için bol bol müzik dinliyorum. Umarım hayallerimi gerçekleştirebilirim. Peki sizin hayalleriniz ve planlarınız ne? Ya da şuandan başlayalım. Mutlu musunuz? Yapmak istediğiniz şey bu mu? Bu hayat sizin, ne yapmak istiyorsanız onu yapın.”

Kyuhan düşündü. Kendisinin hayalleri neydi? Eskiden pek çok hayali vardı ama şimdi hepsi önemini kaybetmişti. Yapmak istediği şey ne, olmak istediği kişi kimdi?

“Platon’a sorarlar, insanın en garip bulduğunuz özelliği nedir diye… Cevap verir, para kazanmak için sağlıklarını verirler, sonra sağlıklarını geri kazanmak için para verirler. Küçükken hemen büyümek isterler, büyüyünce de çocukluklarını özlerler. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar ama hiç yaşamamış gibi ölürler…”

Kyuhan “Ne kadar da doğru…” diye düşündü. Peki şimdi ne yapması gerekiyordu?
Hayatını gözden geçirdi. Küçük bir çocukken astronot olmak istiyordu ama çocukluğunu pek fazla yaşayamamıştı, dolayısıyla pek fazla hayal de kuramamıştı. Erken yaşta zekası keşfedilince –IQ’su 132 çıkmıştı ve bu onu resmi değerlere göre bir dahi yapıyordu- diplomat olan babası onun eğitimine daha da önem vermişti. Babasının ona olan düşkünlüğü önceleri hoşuna gitse de daha sonra kardeşlerinin onu kıskanıp, ondan uzaklaşmalarını neden olmuştu. Böylece Kyuhan tamamen yalnız kalmıştı. Çocukluğunu üç kelimeyle özetlerdi: Arkadaşsız, kardeşsiz ve annesiz.

Normal yaşıtlarından üç sene önce üniversite sınavına girmiş, on dokuz yaşında hukuk fakültesinden mezun olmuştu. Babasının desteğiyle önemli kişilerin yanında tecrübe kazandıktan sonra yirmi dört yaşında küçük de olsa kendi özel hukuk şirketini kurmuştu. Şimdi yirmi altı yaşında olan Kyuhan zorlu davaların altından kalkmış, çevresinde ünlü bir avukattı. Bütün bu göz kamaştırıcı kariyerinin ona getirdiği şey stres, uykusuzluk ve ne yapacağını bilmediği paralardı.

Fiziksel olarak da gelişmişliği ona üniversitede kolaylık sağlamıştı. İlk kız arkadaşını burada edinmişti ve kızın onun yaşından haberi bile olmamıştı. Ardında pek çok kızla birlikte olmuş ama hiçbirine aşık olmamıştı. Hem zaten böyle duygular ona göre değildi. Kendisini seven bir annesi, onu koruyan bir kardeşi ya da her zaman yanında olan bir arkadaşı yoktu. O nasıl başka birine bağlanabilirdi ki?

Eunhee’yi şirketini ilk kurduğu zaman stajyer olarak yanına almıştı. Aslında onları yakınlaştıran aynı yaşta olmalarıydı. İkisi de birbirinin zeka ve mantığından etkilenmişti. Zamanla Eunhee Kyuhan’a daha çok bağlansa da Kyuhan için Eunhee sadece Eunhee idi. Bu kadar uzun süre birlikte olmaları bile bir mucizeydi. Zaten Kyuhan sadece sorun çıkmasın diye sessiz kalırdı.

Peki asıl konuya geri dönerse… Kyuhan hayatının geri kalanında ne yapacaktı? Uzun uzun düşündü, ölçüp biçti. Bu sırada radyoda You’re Bad, One Minute Back, Maybe Tomorrow, Cafe çaldı. Kyuhan her şeyi sistematik hale getirdiğinde Hello&Goodbye çalıyordu.

Öncelikle Eunhee’den ayrılmak istiyordu. Sonra da liseden beri en büyük hobisi olduğu halde artık ilgilenmediği şeye, resime ağırlık verecekti. Önce buna zamanının olmadığını söylemişti kendine ama sonra fark etti ki istese muhakkak zaman bulabilirdi. Uzun zamandır kitap da okumuyordu, hayret! Halbuki hiç arkadaşının olmadığı zamanlarda bu dünyadan uzaklaşmak için sürekli kitap okurdu. Ne çok şey değişmişti böyle hayatında… Ne zaman bu kadar işkolik olmuştu? Evet evet, ne işe ne de başka birine… Artık kendine vakit ayırma zamanı gelmişti.

Radyoyu ikinci kez ararken bu sefer kendinden daha emindi.

-“Merhaba, hatta dün arayan Jocha-sshi var. Nasılsınız?”
-“İyiyim, sağ olun, siz?”
-“Ben de iyiyim, siz arayınca daha iyi olduk, dün bizi endişelendirmiştiniz.”
“Ben mi?” Diye düşündü Kyuhan.
-“Bunun için üzgünüm. Siz çok yardımcı oldunuz. Ne yapmam gerektiğini anladım.”
-“Peki yapabildiniz mi?”        
-“Henüz değil ama yapacağım. Ben teşekkür etmek için aradım.”
-“Ne için?”
-“Bana neden sürekli mutsuz ve yorgun hissettiğimi anlattınız.”
-“Peki… Neden?”
-“ Hiç hayalim olmadığı için… Sanırım kendi istediğim şeyleri değil toplumun istediği-ya da dayattığı mı demeliyim?-  şeyleri yaptığım için böyleydim. Ama şimdi ne yapacağımı biliyorum, kendime daha fazla vakit ayıracak ve daha fazla hayal kuracağım.”

-“Ve duygularınıza daha fazla değer verin bayım. Üzülün, sevinin, kızın, umut edin, mutlu olun, acı çekin, ağlayın… Her duyguyu dolu dolu yaşayın. İnsan olduğunuzu iliklerinize kadar hissedin. İncinmekten korkmayın çünkü sadece insan olanlar incinebilir.”

10 Kasım 2013 Pazar

Gaemjeong Belsoli -1.Bölüm-

                Çalan saati kapatırken kendini tuhaf hissediyordu. Her an bir şey olacakmış gibi... Elini yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı yaptı, bir yandan da gazeteye göz gezdirdi. Dişlerini fırçalarken aynada kendini incelemeye başladı. Çok yorgun görünüyordu.
                Kendisini rahatsız etmemesi için önce saçlarını topladı. Günlük bakımını yaptıktan sonra tarayıp, eliyle şekil verdi. Dar paça, koyu renk bir kot pantolon, üzerine de saçlarına uyum sağlayacak kırmızı bir kazak giydi. Kahverengi botlarını ve ceketini giyerken kışın çok erken çabuk geldiğini düşünüyordu. Küçük dairesinin kapısını kilitlerken bu monoton hayatını sevdiğini söyledi kendine.
                Her zaman gittiği kitap ve CD mağazalarını gezerken işe gitmesi gerektiğini unutmuştu. Hatırlayınca eli ayağı birbirine dolaştı, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir zamanlar her kız çocuğu gibi onun da hayallerini süsleyen TVXQ’yu düşündü. Hala onları çok seviyordu ama artık çocuksu hayallerden sıyrılmıştı. “Winter Rose” şarkısını mırıldanırken zamanın ne kadar çabuk geçtiğini düşündü. Bu şarkı çıkalı bile iki yıl olmuştu. Yaşlanmış hissediyordu.
                Fotoğraf çekimleri bittiğinde saat yedi olmuştu. Programının başlamasına üç saat vardı. O zamana kadar dinlemek istiyordu. Ajanstaki diğerleri birlikte yemek yedikten sonra en iyi arkadaşıyla buluştu. Aslında pek çok arkadaşı vardı, insanlar onu seviyordu çünkü o güzeldi. Hepsi bu kadar. Jimin ise onun çok da güzel ya da anlayışlı olmadığı zamanlardan beri vardı. Tam on yıl… Birlikte ortaokul ve liseden mezun olmuşlardı. Jimin babası ölünce küçük erkek kardeşine bakmak için çalışmaya başlamış, üniversiteye gidememişti.  Şimdiyse, bir mağazada çalışıyordu.
Hana onu almaya gittiğinde elbette henüz yemek yememişti. Jimin’in evine gittiler. Ufaklık artık ufak değildi. Boyu Hana kadardı. Yemek yapmıştı. Onlar yemek yerken Hana da yeni çıkan kitaplardan, filmlerden ve albümlerden bahsetti. Jimin’in kardeşi içeri gittikten sonra:
TVXQ - Hug (Debut Sahnesi)
-“Yakında TVXQ  10.yılını kutlayacak.” Dedi Hana. “Ve biz de.”  Jimin kocaman gülümsedi.
-“Ah biliyorum… Ama…” Omuz silkti. “O kadar zaman geçtiğine kim inanır?”
-“Sanki üzerinden sadece bir hafta geçmiş gibi. İnanılmaz bir showcasedi gerçekten. BoA o zaman sadece 16 yaşındaydı. Hug’ı ilk duyduğumda hissettiklerim hala burada, canlılar.” Dedi Hana.
-“Hadi oradan!” dedi Jimin.
-“Hahahah ben çok ciddiyim. Ve o zamanlar bir kedim de vardı, hatırlıyor musun?” Onun kahkahalarını Jimin de katıldı. 
-“Hatırlamaz olur muyum? Kutsal ilan etmiştin onu.”
-“Sonra kaçıp gidince arkasından çok ağlamıştım. Hain kedi.”
-“Sence hala yaşıyor mudur?” diye sordu Jimin.
-“Ortalamaya bakarsak bir iki yılı kaldı. Yaşıyorsa bile onu tanıyabileceğimi sanmıyorum.”
               
                Biraz daha sohbet ettikten sonra Hana geç kalmış olduğunu gördü. Apar topar hazırlanınca Jimin ona pek çok kez güldü. Hana yoldayken her zaman bu kadar dalgın olmasının nedeninin neler olabileceğini düşünüyordu. Pek çok seçeneği vardı.


Geldiğinde nefes nefese kalmıştı. İçeri girer girmez koltuğuna oturup, kulaklığını taktı. Saate baktı, tam vaktiydi.
                                                          
“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların melodisi) başlıyor.”

***

Programın konusunu “geçmişe özlem” olarak seçmişti. Bu yüzden de arka arkaya eski şarkılar çalıyor ve benzer şeylerden bahsediyordu. HOT’nin “Full of Happiness” şarkısını çalarken bu şarkıya dair olan pek çok anısını anlattı. Duygularını paylaşmak isteyenler olursa arayabilecekleri numarayı tekrar ettikten sonra:
-“Şimdi çalacağım parçanın yeri benim için çok ayrı. Bu şarkının söylendiği ilk gün en iyi arkadaşımla tanıştım. Hala en iyi arkadaşım ve sonsuza dek öyle kalacak. TVXQ’nun Hug şarkısı şimdi sizlerle.”

Şarkı sona erdikten sonra arayan ama kendini tanıtmak istemeyen bir dinleyici bağladılar.
-“Merhaba, size nasıl hitap etmemi istersiniz?”
-“Merhaba, hoşlanmasam da arkadaşlarım bana Jocha der.”
-“Dahi mi? Bundan neden hoşlanmıyorsunuz?”
-“Çünkü zeki olmak iyi bir şey değil.”        
-“Her zaman biraz zeki olsaydım daha çok işe yarayacağımı düşünmüşümdür.”
-“Ne gibi?”
-“Doktor ya da öğretmen olabilirdim, belki. Neyse, Jocha-sshi, biraz da siz anlatın. Canınızı sıkan şey neyse çözüm bulmaya çalışalım, bulamasak bile en azından rahatlamış olursunuz.”
-“Kız arkadaşımla ilgili. Daha önce söylediklerinizin pek çoğunu uyguladım. Ona olan davranışlarıma dikkat ettim. Gerçekten de çok işe yaradı, teşekkür ederim. Ama bazen dayanamıyorum. O kadar… O kadar hassas ve kırılgan ki… En küçük şeyler bile kocaman bir sorun oluyor. Ve ben… Ben ne yapacağımı bilmiyorum.”
-“Sizce onu bu kadar hassas yapan nedir?”
-“Sanırım… Sanırım benim biraz içine kapanık biri olmam.”
-“Ona pek bir şey anlatmıyor olmalısınız.”
-“Evet, belki… Ama ne zaman anlatmaya kalksam hep yanlış anlıyor ve yine sorun çıkıyor. Bu yüzden ben de anlatmak istemiyorum. Ama yine sorun çıkıyor.”
-“Onu sevdiğinizi ona hissettiriyor musunuz?”
-“Ben yapmam gereken her şeyi yapıyorum.  Bütün özel günlerimizi hatırlıyorum, benden bir şey istediğinde yapmaya çalıyorum ve…”
-“Affedersiniz bayım, ben bunu sormamıştım. Kadınların duyguları güçlüdür. Gerekenleri yapıyor olmanızın hiçbir önemi kalmaz. Eğer onu sevdiğinizi hissetmiyorsa…”
-“…”
-“Ne kadar zamandır birliktesiniz?”
-“iki yıl oldu.”
-“Onu sevdiğini kaç kere söylediniz?”
-“Şey… Ben kolayca bu tür şeyler söyleyebilen biri değilim. Hiç söylemedim.”
-“Hmm… Peki onu seviyor musunuz?”
-“Ev.. Yani... Bilmiyorum… Bunu nasıl anlayabilirim? Onu gerçekten sevip sevmediğimi.”
-“Mesela yarın geldi ve sizden ayrılmak istedi, ne yaparsınız?”
-“…”
-“Bayım?”
-“…”
-“Jocha-sshi?”
-“…”
-“Orada mısınız?”
-“Evet, anladım. Teşekkür ederim.”
-“Rica ederim ama…”
-“Dıt dıt dıt…”

Hat kesilmişti. Dinleyicilere teşekkür ettikten sonra CSJH’nin “Too Good” şarkısını çaldı. Arayan adam aklına takılmıştı. Ne anladığını, ne yapacağını merak ediyordu. Radyo programı sunmaya başladığından beri pek çok garip insana rastlamıştı. Ama bu seferki hakkında endişeliydi. Ah ne olurdu sanki biraz daha zeki olsaydı… Adamın ne demek istediğini anlar ve ona göre davranırdı.

Program sona erene kadar Jocha aklından uçup gitmişti. Eve yürürken yeniden aklına geldi ama bu sefer o kadar umurunda olmadı. Eve vardığında saat birdi. Eskiden bu saatte dışarıda olmaktan korkardı ama artık o kadar alışmıştı ki gündüz dışarıda olmak tuhaf geliyordu. Yarın yine aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yapmak için yatağına girdi.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Gaemjeong Belsoli -Giriş-

Merhaba gençler,
Saturday Night Love hikayemiz son hızla devam ederken -takip etmeyi unutmayın- ben de bu arada başka bir hikayeye başlamak istiyorum.^^
Tanıtım niyetine de direk giriş bölümünü veriyorum.  Lütfen düşüncelerinizi de benimle paylaşın :')

GİRİŞ



Geldiğinde nefes nefese kalmıştı. İçeri girer girmez çantasını kenara atıp koltuğuna oturdu, kulaklığını taktı. Saate baktı, tam vaktiydi.
                                                          
“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların Melodisi) başlıyor.”
                                                           
***

Saate baktı. Çoktan başlamış olmalıydı. “Acele etsene…” diye söylendi içinden. Kız arkadaşının o yavaş hareketlerine dayanamıyordu. Kötü bir şey söylememek için dudağını ısırdı. En ufak bir şeyde Eunhee’nin alınacağını ve uzun süre ona tavır yapacağını biliyordu.
-“Sorun nedir”? diye sordu Eunhee çantasını masasının üzerine koyarken. Tamamen hazırdı.
-“Ne sorunu?” En kötüsü de buydu. Eunhee derin bir şekilde iç çekti.
-“Bunca zaman sonra bile hala neden böyle davranıyorsun anlamıyorum.”
-“Nasıl davranıyormuşum?”
-“Seni iyi tanıyorum bayım, yüzüne bakınca ne hissettiğini anlıyorum. Bir şey olduğunda ne olduğunu bana söylemelisin. Yoksa her şey daha da kötü olur.”
-“Söyleyince de daha iyi olmuyor Eunhee. Bilmediğimiz şeylerle daha mutluyuz.”
-“Ben değilim, bilmek istiyorum.”
-“Sanki daha önce bunları yaşamamışız gibi davranma lütfen. Kapatalım gitsin şu lanet konuyu.”
                Eunhee sert hareketlerle çantasını alıp kapıya yöneldi.
-“Güle güle.” Dedi monoton bir ses tonuyla. O çıktıktan sonra “Kahretsin!” diye bağırdı. Peşinden koşarak dışarı çıktı:
-“Eunhee! Böyle yapma…” Eunhee durdu ama arkasını dönmedi.
-“Sen böyle yapma.” Dedi. Ona döndü. “Biliyor musun?” diye devam etti gözlerine bakarak. “Son zamanlarda bu sık sık aklıma geliyor… Neden seninle birlikteyim? Çünkü seni seviyorum. Ama sen… Bir kez bile beni sevdiğini söylemedin.” Sonra koşarak arabasına gitti. Bu sefer arkasından koşmadı. İşe yaramayacağını biliyordu. Sadece  her şeyi daha kötü yapardı bu. Eve geri döndü.

Büyük annesinden kalan radyoyu açtı. Bunca yıla rağmen hala çok iyi çalışıyordu. Birkaç kez bozulmuş bile olsa şimdi iyiydi. Seo Taiji and Boys’un “I Know” şarkısı çalıyordu.

-“Yine nostalji yapıyor sanırım.” Diye mırıldandı kendi kendine, güldü. Seo Taiji’nin çok popüler olduğu zamanları düşündü. Kendisi de küçüktü gerçi ama yine de hatırlıyordu. Gözlerini kapatıp kendini akışa bıraktı. Sözlerine eşlik ederken gözlerinin dolduğunu hissediyordu. 



"Biliyorum, 
Bu gece devam ediyor ve geçiyor
Aslında herkes bu nedenle "beni terk etmek zorunda"
Şimdi ben de bunu bilebiliyorum
Biliyorum
"Seni seviyorum" kelimelerini söyleyememek
Ne olursa olsun, her durumda şimdi çok geç
O zaman, ben ne yapıyordum?
Bu gülüş çok güzeldi
...
Şuanda ağlıyorum
Biliyorum..."

Şarkı sona erdiğinde onun tanıdık sesi kulaklarını doldurdu.

“Bur bir aşk şarkısı ama benim için geçmişi temsil ediyor. Çocukken bu şarkı çaldığında sözlerinin manasını kavrayamazdım. Artık bu şarkıyı her dinlediğimde hüzün de birlikte geliyor. Ama geçmişe ait olduğu için... Ve geçmişe ait her şey insanı hüzünlendirir. Özellikle güzel anılar… Onların geçmişte kaldığını ve bir daha yaşanmayacağını bilmek öylesine acıdır ki başka hiçbir şeyin yerini tutamayacağını düşünürsünüz. Çocukluğum, mutluluğum, huzurum… Hepsini kaybettiğim ve bir daha geri alamayacağım gerçeği. Beni en çok üzen şey bu.”

Gülümsedi. Onun duygularını ne güzel de anlatmıştı. Kyuhan işte aynı böyle hissediyordu. Geçmişe özlem duyuyordu. Eskisi gibi kaygısız, korkusuz olsaydı ne güzel olurdu!

“Şimdi benden bir şarkı dinlemek ister misiniz? Çocukluğumdan bahsedince aklıma bu şarkı geldi.”

Eskiden neşemiz vardı, gülümserdik her gün, uzaktaydı hüzün
Hayallerimiz vardı, uçurtmalar geçer içinden, cumartesi öğlen
Boyalarımızla oynardık, rengârenkti her şey, karanlığı boyardık
...
Koşardık bayırlarda, ağaç evler kurardık, bedavaydı çiçekler, taçlar yapardık
Düşsek bile olsun, yeniden kalkardık, acıtmazdı hayat 
Ve birden büyüdük aniden… Ve birden küçüldü hayaller…  
Büyüdük aniden… Büyüdük aniden…

Ve birden büyüdük aniden… Ve birden küçüldü hayaller… 
Ve birden uzaklaştı gökyüzü… Ve birden gömüldük dertlere…

Büyüdükte sanki ne oldu, çocukluğu unuttuk, yalanlara boğulduk
Büyüdükte sanki ne oldu, umutları kuruttuk, savaşta vurulduk

Büyüdük aniden… Büyüdük aniden… Büyüdük aniden…
Küçüldü dünyamız…

Bu ses…

Kyuhan bu sesi yüreğinde hissediyordu. Kulağında kalbine giden yolu öylesine iyi biliyordu ki bu ses, hiçbir yere çarpmadan, takılmadan doğruca içine işliyordu. Normal konuşmaları bile melodi gibi geliyordu. Nefes alışverişini müzik sanıyordu Kyuhan…

Bu ses…

Bu ses onun umudu, korkusu, hüznü ve mutluluğuydu…

Bu ses onun yaralarını saran tek şeydi.

***

29 Ekim 2013 Salı

Saturday Night Love -6. Bölüm-

SME'nin karmakarışık grup yönetim politikalarında yılda bir kez bir dağılıp bir birleşen grubumuz yeniden dağılmıştı. Ben de bunu yeni bir albüm için fırsat bilmiş, çok sevdiğim şairlerin şiirlerini değişik beatlerle harmanlayıp, farklı bir şeyler ortaya çıkarmak için kolları sıvamıştım. SM'in fazla pembe binasından sonra Woollim'in bir hayli yalın ve mütevazi binası beni evimde hissettiriyordu.

Ben Woollim'de yeni albümüm üzerine boğuşadurayım, Luise yeni bir full albümün humması, Shiru ise yeni single'ının meyveleriyle uğraşmaktaydı. Ne yazık ki Shiru'yu desteklemeye gidemedim bile... Yeni çıkan kız gruplarından birinin şarkısına söz yazıyordum, albümün aranjmanını yapacak olan Loptimist ile birlikte stüdyoya kelimenin tam anlamıyla hapsolmuş durumdaydık. Ne ailemi ziyaret edebiliyordum, ne de arkadaşlarımı destekleyebiliyordum... 

Shiru Japonya'da oldukça iyi bir ivme yakalamıştı. La Dolce Vita olarak şayet bir Japonca albüm çıkarırsak, satışlarımızın başlıca sebebi Shiru olabilirdi pekala. Luise ise doğum gününde çıkardığı albümüyle Kore'de insanların ilgisini yeniden üstüne toplamıştı ve bunu sonuna kadar hak ediyordu. Bir kez daha üç farklı müzik tarzının ve nitekim insanın, La Dolce Vita adı altında nasıl bu denli uyumlu işler yaptığına şaşıp kalmıştım. 

***

Albümümün çıkmasına iki hafta kala, telefonum ben duştayken art arda nereden baksanız 30 kez çaldı. Artık dayanamayıp, duştan alelacele çıktığım gibi telefonuma sarıldım: Ne var?! Kimin aradığı umurumda bile değildi. Şayet bir muhabirse, çoktan dergilerde hakkımda çıkacak kötü yorumlara merhaba demeliydim. Ama hayır... Bu kariyerimi etkilemeyecek bir hırs girişiminin çok daha ötesinde bir şeydi... Daha çok kalbimi yaralayan, beynimi endişelerle dolduran, canımı yakan bir şeydi. "Alo? Alo? Nera! Benim Tae Goon. Luise... Luise hastanede. Acil gelmen gerek." Ses tonundaki endişeden olduğum yere mıhlanmıştım. Hiçbir şey sormadan telefonu kapadım ve hayatımda hiç olmadığım kadar hızlı bir biçimde üzerimi giyinip çıktım. Emin olun Seul caddelerinde, motorla son sürat gitmek hiç iyi bir fikir değil. Üç kez son anda kaza yapmaktan yırttım ve sonunda sağ ve kısmen salim bir biçimde hastaneye vardım. Luise'in odasını bulduğumda uyuyordu. Uyandırmadım. Ve öyleyken böyle dört saati hastanede Luise'in uyanmasını endişe içerisinde bekleyerek geçirdim. Tae Goon ciddi bir şey olmadığını söylüyordu ama halinden kendisini telkin etmek istediği belliydi... 

En sonunda, akşama doğru doktorun teki yanımıza gelip Luise'in... Luise'in epilepsi olduğunu söylediler. İlk önce ufak bir hastalık sandım çünkü doktor gayet rahattı ama Tae Goon'un yüzündeki dehşet ifadesini görünce... Sonrası tamamen kendimi kontrol altında tutmaya harcadığım çabayla geçti. Ne yapmalıydım? Hastalığı "çok" tehlikeli olmamakla birlikte bir sanatçının, alkışlarla yaşayan birinin, sahne hayatına yani besinine son verecek türdendi. Bir nevi ruhunu çekip almaktı insanın elinden.

***

Yaklaşık yarım saat sonra Luise uyandı. Gözüne açtığında ilk sorduğu ney "Neler oluyor?" oldu. Bu sorunun cevabını veremezdim. Henüz değil... Bu yüzden aklıma ilk gelen yalanı söyledim: Yorgunluktan bayılmışsın sadece. Ama unuttuğum bir şey vardı. Luise beni çok iyi tanıyordu ve ben yalan söylemeyi hiç beceremezdim. Uzunca bir süre gerçeği söylemem için baskı yaptıktan sonra, en sonunda söyledim. Tahminim aksine gayet soğukkanlı bir biçimde karşıladı. Zaten ondan sonra doktordan uzunca bir söylev dinledik. Luise yurda dönmedi, Yunjung'un evinde kaldı. Bense aklım onda bir şekilde, bu olayı Shiru'ya nasıl anlatacağımı düşünüyordum. 

Ertesi gün telefonumu çekingen bir halde elime aldım ve rakamları art arda tuşlamaya başladım. "Büyük yeşil tuş"a bastığımda artık Shiru'yu resmen arıyordum. Telefonu açar açmaz bir "Alo?"nun ardından soru yağmuruna tutulmuştum. Düşünmeden -her zaman ki patavatsızlığım- "Sana kim haber verdi?" deyiverdim. Der demez, tam 24 saat sonra, Shiru ve ikizi Shinku hastanedeydiler. (Ertesi gün, Luise'in kontrolü vardı bu yüzden hastaneye gelmesini söylemiştim.)

Onlar odadan içeri girdikleri sırada Luise ile gelişigüzel sohbet ediyorduk. Aniden açılan kapının arkasında görünen o küçük sevimli surat beni şaşkına çevirmişti çünkü bu kadar çabuk gelmesini beklemiyordum. Hemen kalktım ve kucaklaştım. Yalnız sarıldığım kişiden iki adet vardı. Acaba hangisi Shiru'ydu? Sorumun cevabını Shiru'nun sarıldığım benden çıkmamış olan kahkasında buldum. Sarıldığım Shinku'ymuş. Hemen Shiru'ya sarıldım. Akabinde de Shinku ile tanıştırılmış olan ben, onunla eğlenceli bir sohbete başlamıştım. Bir süre sonra da hastaneye gizlice soktuğum ve oynamayı az-çok bildiğim "Okey" adındaki Çin çakması Türk kahvehanelerinin bir numaralı oyuncağını çıkardım ve arkadaşlarıma takdim ettim. Çok geçmeden streslerini alan bu oyunu hepsi sevmiş ben de koltuklarım kabarmış oyunuma devam ediyordum.

O günden sonra Luise resmen hastaneden taburcu edildi. Artık yatması gerekmeyecekti. Bunu fırsat bilen ben ve Shiru, Luise'e yapmadık şaklabanlık bırakmadık. Shiku'yla da kimyalarımız çok iyi tutmuştu bu yüzden yanımızda hiç yabancılık çekmedi. (Gerçi biz de çekmedik, en nihayetinde Shiru'yla aynılar!)

Yine de... O "eğlendiğimiz" günlerin sonu gerçekten fena oldu. Bir sabah uyandığımda, Luise'in yerinde ağlayan bir Shiru ve bir mektup vardı. Luise gitmişti. Başta geri dönmeyeceğini düşünüp kahrolan Shiru'ya hiçbir teselli cümlesi söyleyemedim ama aklım başıma geldiğinde kafama bir şey dank etti: Luise öyle kolayca kaçıp gidemezdi! Şirketin elinde adı boşu boşuna "kölelik anlaşması"na çıkmayan bir kağıt parçası, onu Seul'e yapıştırmıştı bile. Nereye giderse gitsin, DÖNMEK ZORUNDAYDI.

Ama onu bulma süremiz çok sıkıntılı geçmişti. Ne kadar tanıdığım ve ortak arkadaşımız olan idol varsa hepsiyle konuşmuştum. Yok, yok, yok! Hiçbir yerde yoktu ve henüz şirkete haber veremezdik. Eğer verirsek, işin içine kanunlar girecekti ve bu Luise için hiç iyi olmazdı. Şirketten kimseyle de görüşemiyordum üstelik ama birinci ayı geride bıraktığımızda Suho yanıma gelip Luise'in nerede olduğunu sordu. Başta ne diyeceğimi bilemedim ama Suho ve Luise yakınlardı. Üstelik yakın arkadaşım Lay zamanında ne olursa olsun Suho'ya güvenebileceğimi söylemişti. Bir umut anlattım olanları... Gerçekten de Lay'in bahsettiği gibi güvenilir biriydi. Arkadaşlarına üstü kapalı sordu, şehri defalarca turladı... Sonuç olarak Luise sırra kadem basmıştı. Ama bu kadar kolay bırakmaya niyetim yoktu. Hele de Shiru'nun bu çökmüş halini görmek beni daha da üzüyordu.

***

Gitmesinin üzerinden tam 67 gün geçtiğinde, kendisini Busan'ın izbe barlarından birinde, saçlarını kısacık kesmiş bir halde, barmenlik yaparken buldum. Albümümü halen yayınlamadığım için şirket CEO'sundan yerli yerinde bir azar işitmiştim. Bu yüzden hemen bir özür fanmeeting'i düzenlememi istedi. FM yeri olarak bir pub seçilmişti. Hiç yerinde olmayan moralimle, hayranlarıma nasıl eğleniyormuşum gibi yapabilirdim merak ediyordum ama her şeyin bir sebebi vardır... O gün Busan'da pubları karıştırmasaydım belki şuan Luise'i bulmuş olamayacaktık.

Onu bulduğumda, en az 10 kilo vermişti. Bir derik bir kemik haldeydi, saçlarını kazıtmış, yüzünün bir dolu yerine piercing taktırmış, kollarını dövmelerle kaplamış bir halde "tütün" içmekteydi. Üstelik bu tütün bir zamanlar (idol olmadan önce) tattığım yasal olmayan bir maddeye inanılmaz benziyordu. Kısaca her şeyi salıvermişti, umutsuzdu, ümitsizdi ve çökmüştü. Onu Seul'e gelmeye ikna edense hiç beklemediğim bir şeydi. AŞK. En zamansız yerde onu ağına düşürmüştü. Ve Luise'in bunu anlaması zaman alacaktı. Onu zor zamanlarında hiç yalnız bırakmayan Suho'nun yakın bir arkadaşından başkası değildi bu. Suho, Luise yüzünden aklını kaçırmak üzereyken (ikisi gerçekten çok yakın arkadaştılar. Stajyerlik dönemlerinden tanışıyorlardı.) onun metanetini korumasına yardım eden, çocukluk arkadaşı olan bu kişiyle Luise tamamen zıtlardı. Onun neşesi, Luise'in melankolisi... Zıt kutuplar cidden birbirlerini çekiyorlardı.

18 Ekim 2013 Cuma

Saturday Night Love -5. Bölüm-

               Bir süredir solo aktivitelerim için Japonya’daydım. Nera ve Luise ile yalnızca telefonla görüşebiliyorduk. Onları özlemiştim ama Japonya’dan ayrılmam o an için imkânsızdı. Luise, “Are You Ready?” adında bir albümle solo olarak geri dönmüştü. Bense gelecek hafta çıkacak olan “Kimi no Tame ni” adlı teklim için dans provalarıma devam ediyordum. Teklinin çıkış parçasını Yamashita Tomohisa ile beraber seslendirmiştik. Klipte de elbette bana eşlik ediyordu. Sesi çok güçlü sayılmazdı ama aldığı ses eğitimi nedeniyle kulak tırmalamıyordu. Dışarıdan bakıldığında soğuk biri gibi gözükse de tanıdıkça aslında son derece yumuşak kalpli biri olduğunu anlamıştım. Sanırım aramızda 10 yaş olmasa ondan hoşlanmam işten bile değildi.

               Japonya’da kalmam gereken süre boyunca ailemle kalacaktım. Aradan o kadar uzun zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ evden kaçmama dargın olduklarını sezebiliyordum. Shinku ise geçici de olsa eve döndüğüm için sevinçten havalara uçacaktı.

               Güneşli ama serin bir öğleden sonra, Shinku ile beraber okyanus kıyısına giderek biraz vakit geçirmek istemiştik. Uzun zamandır onunla vakit geçirmiyor, daha doğrusu geçiremiyordum. Bu yüzden boş günlerimde ya beraber sinemaya giderdik, ya alışveriş yapardık, ya da okyanus kıyısında yürürdük. Bu gün de üçüncüsünü seçmiştik.

               Okyanusu izlemek beni nedense rahatlatıyordu. Dalgaların sesi beni karamsarlığa sürüklese de uçsuz bucaksız denizin mavi gökyüzüyle buluştuğu o çizgi, bana umut etmeyi öğretiyordu. Shinku ile hiç konuşmadan yalnızca denizi izliyorduk. İkimiz de derin düşüncelerde kaybolmuştuk. Ben Luise’i düşünüyordum. Acaba şu an iyi miydi? Neredeydi? Ne yapıyordu?

               Derken telefonumun zil sesiyle irkildim. Kötü bir haber miydi acaba? Yok canım. Nera ya da Luise hâl hatır sormak için aramış olmalıydı. Başka ne olabilirdi ki? Yine de içimdeki kötü bir haber alacağıma dair his yok olmuyordu. Korkarak telefonu cebimden çıkardım ve ekrana baktım. “Nera Arıyor…”

               Acaba Luise’e bir şey mi olmuştu? Belki de iyi bir haber verecektir canım, belli mi olur? Hayır, hayır… İyi bir haber olmadığını hissedebiliyordum. Telefonu açmayacaktım fakat Shinku bir anda telefonu elimden aldı ve açtı. Yarım yamalak Korece telaffuzuyla “Yoboseyo?” der demez hışımla telefonu elinden alarak hiç bozuntuya vermeden devam ettim. İkiz olduğumuz için sesimiz bile aynı olduğundan elbette ki Nera durumu fark edememişti.

               “Ne oldu Nera? Kötü bir şey mi var? Herkes iyi mi? Sen nasılsın?” diyerek kızı soru yağmuruna tutmuştum. “Bir dakika, bir dakika… Sana kim haber verdi?” cevabını aldıktan sonra emin olmuştum, ters giden bir şeyler vardı. Anlattıklarına göre Luise aniden bayılmıştı. Ambulansla en yakın hastaneye gidiyorlardı. Gelmeme gerek olmadığını söylese bile hemen Kore’ye gidecektim. Zaten gitmek için bir bahane aradığım da açıktı. Üstelik durumu bana anlatılandan daha ciddi olabilirdi.

               Shinku ile hemen eve döndük. Küçük pembe bavuluma birkaç gündelik kıyafet tıkıştırıp alelacele kapattım. Şirketi arayıp birkaç gün buralarda olamayacağımı söyledim. Tam kapıdan çıkacakken Shinku, “Ben de seninle gelmek istiyorum.” dedi. Nera ve Luise sürekli ikiz kardeşimi görmek istediklerinden bahsediyorlar, fotoğrafını gösterdiğimde ise benim kopyam olduğunu söylüyorlardı. Hem Shinku da arkadaşlarımı merak ediyordu. Bu isteğine karşı çıkmak istemedim. O da hızlıca bavulunu hazırladı ve havaalanına gittik. En erken uçakla Kore’ye gittiğimizde hava çoktan kararmıştı. Luise’in o gece hastanede kalacağını öğrendiğimiz gibi hastanenin yolunu tuttuk. Shinku sürekli bahsettiğim arkadaşlarımla tanışacak olmanın sevincini yaşarken ben “Umarım ciddi bir şey değildir! Umarım ciddi bir şey değildir!” diyerek dua ediyordum.

               3. katta, koridorun en sonundaki 315 numaralı oda… İçeriden boğuk kahkaha sesleri geliyordu. Seslerin Nera ve Luise’e ait olduğunu tahmin etmek zor değildi. Biraz daha rahatlamış olarak kapıyı tıklattım ve içeriye girdik.

               Odaya girmemizle ikisinin de gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Luise, “Acaba bende epilepsinin yanında şaşılık ve şizofreni de mi var?” diyerek beyaz çarşaflı yatağında doğrulmuştu. Üzerinde mavi bir pijama vardı. Uzun saçları beyaz yorganın üzerine dökülüyordu. Beyaz floresan lambanın ışığı zaten solgun yüzünü bembeyaz yapmıştı. Nera, onun gayet ciddi bir şekilde söylediği bu cümlenin üzerine kahkahaya boğularak oturduğu tek kişilik kahverengi koltuktan kalktı ve Shinku’ya sıkı sıkı sarıldı. Hemen ardından yanımda ikizimi de getirdiğimi fark etmiş olacak ki “Şu an Shirushi’ye sarılıyorum, değil mi?” diyerek beni ve Luise’i de kahkahaya boğmuştu. “Hayır dostum, Shirushi benim.” diyerek onu utandırmıştım. Aramızdaki benzerliğe hayret ederek bu sefer gerçekten bana sarıldı. Shinku ve Nera’yı tanıştırmıştım. Shinku, Korece’yi benim kadar iyi bilmediği için sohbetlerine Japonca devam ettiler.

               Nera’nın kollarından ayrıldıktan sonra sıra yatağının üzerinde bağdaş kurup, gülümseyen bir yüzle bizi izleyen Luise’e gelmişti. Yanına gidip kaburgalarını kıracak bir kuvvetle ona sarıldım. Uzun sayılabilecek bir ayrılıktan sonra onunla bir hastane odasında buluşmayı aklımdan bile geçiremezdim. Gece boyunca hiç uyumadık. Birbirimize anlatacağımız çok şey vardı. Luise’in hastalığının fark edilmesi sonucunda üzgün olacağını bekliyordum fakat bizimle birlikte okey oynayabilecek kadar mutluydu. Okey denilen bu oyun aslen Çinlilere ait olsa da oyunun farklı bir versiyonu Türkiye’de çok popülermiş. Peki biz bu oyunu nereden mi biliyoruz? Tabii ki Nera öğretti. Nera’nın hastaneye okey takımı sokabilmeyi nasıl başardığını ise inanın ben bile bilmiyorum…

               Luise hastaneden taburcu edildikten sonraki birkaç günü eğlenerek geçirdik. Asla işten ya da Luise’in hastalığından bahsetmiyorduk. Bu arada Shinku ve bizimkiler oldukça kaynaşmışa benziyordu. Luise’in Japonca’sı çok da iyi sayılmazdı. Bu yüzden Nera ve ben tercümanlık görevini üstlenmiştik.

               Sinemaya gittik, gezdik, eğlendik… Hayatımda ilk kez içki içtim, ilk kez kamikazeye bindim, ilk kez gerçekten “dostum” diyebileceğim iki insana sahip olduğumu fark ettim ve ilk kez bu kadar mutluydum. Fakat yine içimde kötü bir his vardı. Bir şey olacak ve tüm bu mutluluğumu yerle bir edecekti. Hayat buydu işte. Acımasız, korkunç…


               Han Nehri’nin kıyısındaydık. Luise ile beraber Nera ve Shinku ellerindeki havai fişekleri fırlattıkça gökyüzünde beliren muazzam manzarayı seyrediyorduk. İkimiz de manzaranın güzelliğine kendimizi kaptırmıştık. Aramızdaki sessizliği Luise bozdu. Hem de beni çok şaşırtan şu sözlerle. "Seni seviyorum. Beni unutma. Lütfen! Her zaman aklının bir köşesinde yer edinmek istiyorum. Eski bir arkadaş, eski bir dost olarak... Lütfen... Seni seviyorum."

               Gözlerimin içine bakarak söylediği bu sözlerden sonra ağlamaya başladı. Onu daha önce ne ağlarken, ne de birine olan sevgisini açıkça dile getirirken görmüştüm. O böyle biri değildi. Duygusal değildi, güçlüydü. Şiddetli depremlere rağmen biraz dahi olsun eğilmeyen bir dağ gibiydi. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Hem şaşkındım, hem de mutluydum. Sevdiğiniz biri tarafından sevildiğinizi duymak, gerçekten insanı mutlu ediyordu. Aslına bakarsanız neden veda edermiş gibi konuştuğunu anlayamamıştım ama söyledikleri beni duygulandırmıştı. Ona sarıldım ve ben de ağlamaya başladım. Dudaklarımdan şu sözler döküldü, "Ben de seni seviyorum. Belki de tahmin ettiğinden çok daha fazla seviyorum... Beni bırakma. Bizi bırakma. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum ama bizi bırakma!"

               Söylediklerini ancak ertesi sabah anlayabildim, fakat artık çok geçti.

***

               Geceyi Yunjung'un Kore'de olmamasından istifade ederek Luise ile geçirecektik. Luise kendi odasındaydı, ben Yunjung'un odasındaydım, Nera ve Shinku ise salondaydılar. Bir süre uyuyamadım. Beynimde sürekli Luise'in sözleri yankılanıyordu. Sabaha karşı ancak uyuyabilmiştim.

               Uyandığımda yastığın kenarına sıkıştırılmış bir zarf olduğunu fark ettim. Üzerinde "Luise'ten Shiru'ya" yazıyordu. İşte o zaman aklıma olabilecek en kötü ihtimal geldi. Gözlerimin önü karardı, başım dönüyordu. Yatağa tutunarak güçlükle ayağa kalktım ve koşarak Luise'in odasına gittim. Kapıyı açtığımda ise o şok edici manzarayla karşı karşıyaydım. Yok! Luise yoktu! Gitmişti! Kendimi aklıma hemen en kötü ihtimali getirmemem konusunda tembihleyerek Luise'in yatağına oturdum ve gözümü sabit bir noktaya diktim. Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum, sonunda zarfı açmaya karar verdim. İçinden dörde katlanmış bir kağıt çıktı. Kalbim yerinden çıkacakmışçasına çarpıyordu. Mektubu okumaya başladım.

"Shirushi,
Öncelikle giderken sana hiçbir şey anlatmadığım için çok üzgünüm ama yüzüne bakıp “Ben gidiyorum.” Diyemezdim. “Ben gidiyorum çünkü kendimden başkasını düşünemeyecek kadar bencilim.”

Sürekli aradığım bir şeyler olduğunu sana söylemiştim, hatırlarsın. Ve o şey ne yazık ki müzik de değilmiş… Sahneye çıkıp, gitarımı elime aldığımda inanılmaz bir haz yaşıyorum ama sonra… Şarkı sona erdiğinde bütün o güzel duygular yok olup gidiyor. Müziğimle pek çok insanın kalbini kazandım, bu çok mutlu etti ama Seneca haklıydı… “Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.”

Yaşadığım mutlulukta senin de payın büyüktü Shirushi, bana gerçek anlamda bir “dost” oldun. Nera da öyle… Şimdi öylece gittiğim için, yine kaçtığım için çok utanıyorum. Ama yine de size teşekkür etmeliyim değil mi? La Dolce Vita, hayatımın en güzel şeylerinden biriydi.

Epilepsi olduğumu öğrenmek sanki kaburgalarımın arasında bir kalp olduğunu öğrenmek gibiydi. Her zaman yanımda ve benim parçam olan bir şeydi. Onunla sorun yaşamayacağım, endişelenme.

Ve aradığım şeyin ne olduğunu buldum. Babamın yanına geri döneceğim. Şimdi ne halde ne yapıyor bilmiyorum. Belki birlikte İsviçre’ye döneriz kim bilir… Bundan sonra ne yaparım nasıl yaşarım onu da bilmiyorum ama babama ihtiyacım var. Bunu iliklerimde hissediyorum. Artık yetişkin biriyim, onunla konuşurken çekineceğim bir şey olmayacak. Her şeyi öğreneceğim, kim olduğumu, kim olduğunu… Kendime bir yol çizeceğim ve o yolda Tanrı’nın yardımıyla ilerleyeceğim. Benim için dua et Shirushi, ben senin için edeceğim.

Buraya neden geldim biliyor musun? TVXQ’yu ilk kez televizyonda gördüğümde ve şarkının sözlerini dinlediğimde… Kendimi buldum. Ve birden hissettim. Yapmam gereken buydu. Onlar gibi… Her şeye rağmen sahneye çıkmaktı. Bu arzunun peşinden buraya sürüklendim. Ve amacıma ulaştım da kendi şarkımı yazdım, sahneye çıktım ve her şeye rağmen ayakta durdum.

Ama şimdi vakit geldi… Başımı eğik tutuyorum.


Ve gidiyorum."


               En kötü ihtimal gerçek olmuştu. Luise gitmişti. Onu artık göremeyecek olma ihtimalinin getirdiği korkuyla ağlamaya başladım. Luise'in yatağına kendimi atıp yastığını yumruklayarak "Neden bir şey söylemedin?! Neden?! Geri dön. Lütfen geri dön! Lütfen şimdi şu kapıdan içeri gir ve bunun bir şaka olduğunu söyleyerek halime katıla katıla gül. Lütfen, lütfen... Şu an bunu her şeyden çok istiyorum. Lütfen bizi bırakma! Lütfen beni bırakma..." diye bağırarak ağladığımı hatırlıyorum. Nera ve Shinku şaşkınlıkla odaya geldi ve... Ve? Sonra ne oldu? Bilmiyorum...

               Gözlerimi açtığımda Shinku yanımdaydı. Doktor çağırıp sakinleştirici iğne yaptırdıklarını söyledi. Tam 4 saattir uyuyormuşum. Yataktan hızlıca kalktım ve pijamamı çıkartıp giyinmeye başladım. Nera şaşkınlıkla "Ne yapıyorsun?" diye sordu. Alaycı ve kızgın bir bakışla "Gidip onu bulacağım. En azından adam akıllı vedalaşmak istiyorum." dedim. Telefonumu aldım ve Luise'i aradım. Fakat Nera elindeki titreyen telefonu göstererek "Telefonunu burada bırakmış." dedi.

               Günlerce onu bulmak için uğraşsam da nafile. Sanırım bir daha görüşemeyeceğimiz gerçeğine kendimi inandırmaya çalışsam iyi edecektim.