Yaoi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaoi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2013 Çarşamba

Gümüş Renginde Bir Deniz - 2. Bölüm

Dikkat: Çok da aşırıya kaçmamaya çalıştım ama smut (cinsel içerik) içeriyor gençler. Ben uyarımı yapayım da. :D

Not: Doğu Denizi, Donghae demek. Ficin bu bölümünde geçiyor da. :') Eunhyuk da "gümüş" demek. Ficin adının nereden geldiği açık yani. :D

 
Ben bu gifi çok seviyorum ama! *-*
***
İkili yıpranmış kaldırım taşlarında el ele ilerlerken, gökyüzündeki bulutlar iyice grileşmişti. İkisi de bir anda gelen bu bulutlara şaşırmıştı. Az sonra şiddetli bir yağmurun bastırmasını tahmin etmek güç olmasa da ikisi de geri dönmeye niyetli değildi. Özellikle de Donghae... Ne olursa olsun bu gün ona duygularını açacaktı. Yıllardır sanki Hyuk'tan çok büyük bir sır gizliyormuş gibi hissetmekten bıkmıştı. Hoş, gizlemiyor muydu sanki? Bundan daha büyük ne gibi bir sır olabilirdi ki?

Eunhyuk, Donghae'nin onun elini tutmasını başta garipsese de bundan rahatsız olmamıştı. Belki de hoşnut bile olabilirdi... Zaten bu el ele tutuşmanın altında bir şeyler aramayı aklına bile getirmiyordu. Birbirlerini yıllardır tanıdıklarından ve dahası çok da yakın olduklarından aklına getirmesi bile onun için başlı başına bir utanç kaynağıydı.

Soğuk parmaklarını Donghae'nin sıcacık elinde hissetmek ona garip bir şekilde güven veriyordu. Zaten Donghae'den birkaç ay büyük olmasına rağmen hiçbir zaman ağabey rolünü üstlenen Eunhyuk olmamıştı. Hyuk, her zaman Donghae'nin yaşından olgun davrandığını düşünürdü. Hyuk da her zaman yaşına göre daha çocuksuydu. Böylesine büyük bir zıtlığa rağmen bu kadar yakın olmaları, zaman zaman ikisini de hayrete düşürürdü.

Donghae, arada bir gözlerini Eunhyuk'a çevirip ruh halini anlamaya çalışıyordu. Sabahın köründe onu bilmediği bir yere götürüyor olmasına rağmen Hyuk, mutlu gözüküyordu. Yine yüzünü o büyüleyici gülümsemesi kaplıyordu. Kim bilir? Belki de onu Donghae için çekici kılan şey bu gülümsemeydi...

Eunhyuk da yürürken bir yandan Donghae'yi izliyordu. Büyüleyici ve belki de derin anlamlar taşıyan gözleri, belli belirsiz göz kapakları, incecik ve kırmızımsı üst dudağı, soğuktan pembeleşmiş yanakları, bembeyaz boynu... Donghae o kadar göz alıcıydı ki, kızların neden onu beğendiğini bir kez daha anlamıştı. Kendisi de erkek olmasına rağmen ona aşık olmasına engel olamamıştı. Gerçi henüz kendisi bile bunun aşk olduğunu kabul etmiyor, belki de edemiyordu. En yakın arkadaşına aşık biri, hem de bir erkek! Bir yanı "Olacak iş mi bu?!" derken, diğer yanı da "Neden olmasın ki?" diyordu. 

Pekâlâ bir kız bir erkeğe aşık olabiliyorsa, bir erkek de bir erkeğe aşık olabilirdi. Bunda garip olan neydi? Onun mantığında aşk ve evlilik, illâ soyun devamlılığını sağlamak zorunda değildi. Evlenmeyi çocuk sahibi olmak için değil, sevdiği insanla olmak için istiyordu. Belki de normal olanı da buydu... Fakat neden herkes onun gibi düşünmüyordu? Neden eşcinsellik iğrenç bir şey olsundu? Neden hepimiz karşı cinsten hoşlanmalıydık? Bu sorular zihninde yankılanıp duruyordu...

Acaba Donghae de mi eşcinselliği iğrenç bulanlardandı? Muhtemelen... Hiç bu konu hakkında konuşmamışlardı. Hoş, konu nasıl olacak da eşcinselliğe varacaktı ki? Pat diye sorması onu kuşkulandırırdı. En iyisi hiç ses çıkarmamaktı. Zaten Donghae bir şekilde bunu öğrenecek olsa kendisinden hızla uzaklaşacağından emindi. Bu yüzden kendisine bile itiraf edemediği bir şeyi karşısındakine itiraf etmeyi aklından bile geçirmiyor, aşkını saklamayı tercih ediyordu. Tıpkı Donghae'nin yaptığı gibi...

İkili derin düşüncelere dalmışken bir anda Eunhyuk meraklı ama bir o kadar da güven dolu gözlerle karşısındakine bakarak sessizliği bozdu.

-"Nereye gidiyoruz?"
-"Seveceğin bir yere. Zaten vardık sayılır." diye yanıtladı Donghae.

Donghae, yavaşça gözlerini Eunhyuk'a çevirdi. Göz göze geldiklerinde ikisinin de yanakları hafifçe kızardı ve gülerek başlarını çevirdiler. Güldükleri şey ise göz göze gelmeleri değil, ilkokul aşıklarına benzemeleriydi. 

Bir süre daha yere bakarak sessizce yürüdüler. Sonunda Donghae "İşte, geldik!" dediğinde, Eunhyuk dakikalar sona ilk kez gözlerini yerden kaldırıyordu. Bir uçurumun kenarındaydılar. O kadar yüksek bir yerdi ki sanki ellerini uzatsalar bulutları yakalayacak gibiydiler. Yer, yemyeşil çimenlerle kaplıydı. Eunhyuk duyulur duyulmaz bir ses tonuyla "Cennet buradan daha güzel olmamalı..." diye iç geçirdi. Donghae bunu duymuş olacak ki Eunhyuk'a bakıp güldü ve "Beğeneceğini biliyordum." diye karşılık verdi. Nazikçe genç adamın diğer elini de tuttu ve ısıtabilmek işin birbirine sürttü.

İkili, uçurumun kenarına oturup bacaklarını aşağıya doğru uzattı. Manzara muazzamdı. Sanki bir gökdelenin en son katındaymışçasına tüm Seul ayaklarının altındaydı. Eunhyuk ve Donghae, hiç konuşmadan manzarayı seyretmeye koyulmuşlardı. Ta ki Donghae sessizliği bozana kadar.

-"Buraya neden geldiğimizi merak etmiyor musun sen?"

Eunhyuk şaşırmış gibi görünüyordu. Sahi, neden gelmişlerdi ki? Adeta manzaranın büyüsüne kapılarak her şeyi unutmuştu. Bir an için aklına Donghae'nin ona olan duygularını itiraf etmek için onu buraya getirdiği geldi. Hemen ardından bu son derece bayağı hayale gülerek gözlerini Donghae'ye çevirdi. Tam "Neden geldik?" demek için ağzını açmıştı ki Donghae aniden kollarını Hyuk'un sıska gövdesine sararak onu kendisine çekti ve öpücüğüyle, söze başlamasını engelledi.

Kim bilir? Belki de bir öpücük, söylenecek onlarca sözden daha etkili olabilirdi...

Eunhyuk, beklemediği bu hareket karşısında afallamıştı. Kalp atışları öylesine hızlanmıştı ki, sanki sol yanında her an patlayacak bir saatli bomba taşıyor gibiydi. Fakat buna rağmen sanki kan, damarlarında çok yavaş akıyordu. Önce yanaklarının, sonra tüm yüzünün, hemen ardından da parmak uçlarına kadar her yerinin kızarmaya başladığını hissetti. Daha önce birçok kızla öpüşmüştü fakat hiçbirinde bu denli heyecanlandığını hatırlamıyordu. Belki de bunun nedeni şu an dudaklarının birbirine temas ettiği kişinin herhangi bir kız değil de Donghae, aşık olduğu erkek, olmasıydı.

Bir aralık Donghae, sıkı sıkıya kapattığı gözlerini hafifçe araladı ve göz göze geldiler. Gözleri... Gözleri o an öylesine baştan çıkarıcıydı ki sanki zihninde biri sürekli ona "Hyukjae! Bu senin son şansın!" diye bağırıyordu. Bu şansı kaybetmek istemiyordu. Çünkü biliyordu ki, Donghae'nin gösterdiği bu cesareti kendisi asla gösteremezdi. Yavaşça kollarını Donghae'nin boynuna doladı. Ellerinin titrediğini Donghae de fark etmişti. Donghae, ilk öpücüğünü alan liseli kızlar gibi davrandığını düşünerek gülmemek için kendini zor tuttu.

Eunhyuk, yavaşça gözlerini kapattı. Kendini Donghae'ye teslim edercesine öpücüğüne karşılık vermeye başladı. Donghae'nin dili kendisininkiyle buluştukça onun olma isteği daha da çok artıyordu. Sanki o an bizim dünyamızla ilişiği tamamen kesilmiş gibiydi. Eunhyuk, artık kendine yeni bir dünya yaratmıştı. Bu yeni dünyada sadece "Donghae" vardı. Başka hiçkimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. İhtiyacı olan tek şeye, Donghae'sine, de az önce kavuşmuştu.

Dilleri adeta birbiriyle dans ediyordu. Tutku dolu bir dans... Ve bu dansa eşlik eden biraz kızarmış, biraz da şişmiş dudaklar... 

Bir aralık Donghae dudaklarını Eunhyuk'unkilerden ayırarak yutkundu. İkisi de bu tutkulu öpüşmenin ardından nefes nefese kalmıştı. Sıcak nefeslerini birbirlerinin yüzlerinde hissediyorlardı. Donghae kırmızı dudaklarını genç adamın kulağına yaklaştırarak zorlukla "Sana aşığım, Lee Hyukjae..." diye fısıldadı. O ses tonu, kulağında hissettiği o sıcak nefes, bedenleri birbirine kenetlendikçe daha net duyabildiği kalp atışları... Eunhyuk, hayatında hiçbir zaman bu denli mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Birkaç dakika önce yalnızca bir hayalden ibaret olan şey gerçek olmuştu. Belki daha fazlasını da yaşayacaklardı. Donghae ile her şeyi yapmaya hazırdı. Her şeyi...

Eunhyuk, biraz olsun sakinleşmişti. Dudaklarını tekrar Donghae'ninkilere yaklaştırıp gözlerini kapattı ve dudaklarından "Seni seviyorum, Doğu Denizi'm..." sözcükleri dökülüverdi. Hemen ardından dudakları tekrar temas etti. Bu sefer öncekinden çok daha tutkuluydular. Donghae dudaklarını ayırmadan, yavaşça Eunhyuk'u çimenlerin üzerine yatırdı. Sol elini Hyuk'un eliyle kenetledi. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Fakat bu, ikisinin de umrunda değildi. İkisi de yalnızca şu an olanları ve bundan sonra olacakları düşünüyordu...

Birkaç saniye sonra Donghae, sağ eliyle Eunhyuk'un ince ve turuncu tişörtünü sıyırmaya başlamıştı bile. Eunhyuk dudaklarını ayırarak, nefes nefese kaldığı için güçlükle "Bekle!" diyebildi ve eliyle gökyüzünü işaret etti. Hemen ardından bir şimşek çaktı ve büyük bir gürültü duyuldu. Evet, yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başlamıştı...

Donghae, derhal üzerindeki siyah ceketi çıkartarak yağmurdan korunmak için başlarının üzerine kaldırdı. İkisi de bir eliyle ceketi tutarak yağmurdan korunmaya çalışıyor, diğer elini ise el ele tutuşmak için saklıyordu. İkili hızlıca eve doğru koşmaya başlasa da eve varana kadar sırılsıklam olmalarına engel olamamıştı...

İki katlı beyaz evin dış kapısını sessizce açarak kimseyi uyandırmadan üst kata çıktılar. Eunhyuk'un odasına girip kapıyı kilitlediler.

Donghae, Eunhyuk'u kapıya yasladı ve gülümseyerek "Ne zamandan beri?" diye sordu. Karşısındaki başta anlamasa da birkaç saniye içinde anladı ve "Kısa bir zaman oldu." diyerek gözlerini Donghae'den kaçırdı. Donghae ise yine gülümseyerek "Tam 8 yıl oldu Hyukjae... 8 yıl!" dedi. Buna karşılık olarak Eunhyuk şaşkın gözlerle Donghae'ye baktı fakat bir bir şey demesine fırsat kalmadan Donghae onu bir gelin gibi kucaklayarak odadaki her şey gibi beyaz olan yatağına yatırmıştı.

Bir an boş bulunup "Ne yapıyorsun?!" diye bağıracak olsa da Donghae işaret parmağını Hyuk'un dudaklarına götürerek susmasını işaret etmişti. Donghae, genç adamın karnına oturdu. İkili tutku dolu öpüşmelerine kaldıkları yerden devam etmeye başladı. Yağmurda sırılsıklam olan tişörtleri vücut hatlarını belli ediyor ve birbirlerine daha da kenetlenmelerini sağlıyordu. Ellerini birbirlerinin ıslak saçlarında gezdirmekten büyük bir keyif alıyorlardı.

Birkaç dakika sonra birbirlerinin ıslak tişörtlerini çıkartıp odanın bir köşesine fırlattılar. Soğuk vücutları birbirine değdikçe nemin de etkisiyle yapışıyordu. Aslında bu his onlara zevk veriyordu. Eunhyuk'un alçak sesteki iniltileri odayı dolduruyor, kimi zaman bu iniltilere Donghae de eşlik ediyordu.

İkisi de bu konuda tecrübesiz olduğunu karşısındakine belli etmek istemese de gün gibi ortadaydı. Bu onlar için ilk olacaktı.

İlerleyen dakikalarda Eunhyuk çığlık atmaya çalıştıkça Donghae eliyle veyahut da dudaklarıyla onu susturmaya çalışıyordu. Belki de evin boş olduğu bir anı beklemek ya da bir otele gitmek daha iyi olabilirdi ama artık iş işten geçmişti.

Eunhyuk, daha önce hiç canının bu kadar acıdığını hatırlamıyordu ama tuhaf bir şekilde bu acı ona inanılmaz bir zevk veriyordu. Kimi zaman karnının karıncalandığını hissediyor, kimi zaman ise parmak uçlarına kadar titriyordu. Donghae engellemese bütün evi çığlık ve iniltileriyle doldurabilirdi. Daha önce hiç böylesine garip hissetmemişti. Bu kendi kendini tatmin etmesinden çok daha farklı ve çok daha güzel bir şeydi.

İkisi de doruk noktasına ulaştığında ev halkı çoktan uyanmıştı. İkili beraber duş aldıktan sonra tüm delilleri ortadan kaldırmış ve hiçbir şey olmamış gibi arkadaşlarıyla yemek masasına oturmuştu.

Kyuhyun, hep birlikte kahvaltı yaparken bir an imalı bakışlar eşliğinde "Donghae hyung, az önce Hyuk hyung ile beraber heyecanlı bir film (!) mi izliyordunuz?" diyerek kıkırdamaya başladı. Eunhyuk, önce kızarmaya başlayan yüzünü Donghae'ye çevirdi, Donghae'nin umursamaz bakışının ardından eliyle Kyuhyun'un başını okşayarak "Bizim Kyuhyun'umuz bu işler için henüz fazla küçük." diyerek sırıttı. Kyuhyun bunun üzerine kollarını birbirine dolayarak "Hı hı... Siz öyle sanın." dedi ve gözlerini Sungmin'e çevirmesiyle karnına hatırı sayılır bir yumruk yemesi bir oldu.

Kim bilir? Belki de evdeki tek gizli aşk onlarınki değildi...

***

Yazdığım ilk smuttu bu. Olabildiğince üstü kapaklı yazmaya çalıştım. Daha da olmuyor dostlar. :D İleride kendimi daha da geliştiririm umarım smut konusunda asjfjk

Ay yerim ben bunları. :P

10 Eylül 2013 Salı

Kürk Mantolu Madonna / Saçları Saman Sarısı Kirpikleri Mavi (One Shot)


"Yıllardan 1960 idi. Tabii yanlış hatırlıyor da olabilirim. Bilirsin, bizlerin zamanında her şey bu kadar kat'i değildi." Son cümlesini söylerken gözlerinden eskiye duyulan bir özlemin gölgesi geçip gitti. "O zamanlar Hong Kong'daydım. Babam vefat edeli nereden baksan bir 3 ay olmuştu. Ah... Sahi! Şaşırmış olmalısın. Babasının yasını tutmak yerine ülkeler arası gezen bir genç kız... 'Ne vefasız kızmış!' diyor olmalısın içinden. Tam düşündüğün gibi biriyim aslında. Çünkü babam benim için hiçbir zaman BABAM  olamadı. Ya da olmadı... Kim bilir. Benimle pek alakadar olmazdı. Bir sarılma, bir sırt sıvazlama, baş okşama... Bunların hiç birine tanık olmadım. Üstelik ailemiz öyle parçalanmış, trajedilerle dolu türden bir aile değildi. Öyle ki, babam annemi dünya üzerindeki her şeyden çok severdi. Beni neden hiçbir zaman o denli sev(e)medi diye çok düşünmüşümdür. Üvey olduğumdan bile şüphelendim hatta. Fakat ne yazık ki değildim... Problemin ne olduğunu fark ettiğimde 20'lik genç bir hanım olmuştum çoktan. Problem ben ya da babam değildi. Problem babamın sevgi limitindeydi. O kadar sevecen bir adamdı ki, hem herkes onu hem de o da herkesi severdi. Ve bir gün, hoop! Sevgisi tükeniverdi." Yaşlı kadın bana uzunca gelen bir süre boyunca duraksadı. Gözleri çoktan nemlenmişti bile. "Çok geçmeden de babam vefat etti." dedi sonunda. Oldukça ilginçleşiyordu hikayesi. Devam etmesi için hiçbir şey söylemedim. "Babam vefat ettiğinde annemle bana oldukça yüklü bir miktar miras kaldı. Fakat mal mülk annemin umurunda değildi. Babamla birlikte onunda ruhu göçüp gitmişti. Gözleri delilikle algı eksikliği arasındaki ince çizginin tam ortasında gibiydi. Bütün gün ibadet ediyordu. Bir süre sonra annemin bu halleri, evdeki ölüm havası beni boğmaya başladı. Babamdan kalan mirasın kendi payım kadarını aldım ve bir nisan sabahı kapıyı çekip çıktım. Yanımda sadece kol çantam vardı. Ne bir kıyafet ne bir eşya...

Ruhumu iyileştirmek adına beynelmilel bir geziye çıkma kararı almıştım. İlk işim bir gara gidip kendime bir bilet almak oldu bu yüzden. Yolculuğumun ilk rotası filozofların şehri Atina idi. Adını Atheha'nın vermiş olduğu bu kültür yuvası kente gitmek için adeta heyecandan ölüyordum. Uzun yolculuk faslından sonra, kendimi Ege'nin milyonlarca yıllık topraklarına bıraktığımda, ilk hissettiğim tarifi imkansız bir hayal kırıklığı oldu. Atina, o hayallerimdeki görkemli Atina değildi... Uzunca bir süre şehri yokladım. Yo, yo... Bu benim Atina'm olamazdı, bu yozlaşmış ve aciz Atina... Oradan Akdeniz'in sıcakkanlılığına bıraktım kendimi. Dünya'nın en büyük imparatorluğunun merkezinde, togalı, cesur yürekli ve aslan gibi geniş göğüslü erkekler, Venüs kadar güzel kadınlar bekleyen ben, İtalyanların ve Roma'nın bu minyon ve hayatın "sorumlulukları" altında ezilmiş hallerine çok şaşırmış, yine aradığımı bulamamanın verdiği o düşkırıklığıyla modanın ve aşkın başkenti Paris'e şöyle bir göz kırpmış, orada da mutlu olamayınca son çare soylu Londra'yı denemiştim. Hiç birinde de aradığımı bulamadığımı düşünüyordum. Çok sonradan fark ettim ki aradığım bulamadığım değil bendenizin ta kendisiymiş. Şehirlere yüklediğim bu biçemler benim ruhumun sıfatlarının ta kendileriymiş... Bu yüzden kendimi ararken hepten yitmişim... Aslında aradığım tek şey ruhumdaki tezatlık ve tükenmek bilmeyen çatışmanın yansımasıymış... Öylesine hüzünlenip içerliyordum ki bu duruma, kendimi bir ucube gibi hissetmeye başladım. O altın sarısı saçlarımı bir çırpıda kesip, hissettiğim gibi görünmeye çalıştım. Üstelik bir yandan da şaşkınlık içerisindeydim. Milyonlarca yaşamı gözünü bile kırpmadan yok eden insanoğlunun benliği aslında ne kadar kırılgan, sözüm ona <<naif>>miş meğer... (İnsandaki bu sonsuz kudret ve hakimiyet isteğine şaşmamalı.)" Kadın başını çevirip bana baktı.  Yüzümü yokluyordu. Sıkılmış olup olmadığımı merak ediyordu herhal. Nezaketle "Devam edin lütfen." dedim. Bir yudum su içti. "Bu oldukça uzun bir hikaye. Zamanın olduğuna emin misin?" dedi. Değildim ama olsundu. "Lütfen devam edin." dedim bir kez daha.


"Orada -Londra-, John adında bir adamla 2-3 gün süren bir birlikteliğim olmuştu. Bana dünyanın en karmaşık şehirlerini anlatmasını istedim çünkü o bir avare, bir seyyah idi. Hong Kong, dedi gözlerinde bir heyecan kıvılcımıyla. Şaşırmıştım. Hevesle ekledi: Şuan kentin hali de pek bir kargaşa içerisinde. Dünyanın bir ucunda değil miydi Hong Kong?  Ben Kore'ye gideceğim, istiyorsan seni de Hong Kong'a kaçak sokmaları için birini ayarlayayım, dedi. 30 saniye boyunca tarttım bu fikri. Belki bu üzerime sinmiş kederden bir nebze kurtulurum sanıyordum."

***

Hong Kong'a vardığımda takvim yaprakları 1962 yılını gösteriyordu. Ve benim tek bildiğim Fransızca ile İngilizce, bir de anadilim idi. Bir anda hayatımın en büyük hatasını yaptığımı düşünmeye başlamıştım. Fakat -sözde- yanılgımın büyük bir aptallık olduğunu fark etmem çok uzun sürmedi. Hong Kong, 1842 yılında Britanya işgaline maruz kalmış ve bir 100 yıl kadar Britanya hegomanyası altında kalmıştı. Bu yüzden halk bu kültürel katkıyı (ya da asimile diyelim biz şuna) nesilden nesile aktarmıştı. Çince aksanlı, Britanya İngilizcesi adeta yeni bir dil kadar farklı bir telaffuza sahip olsa da, çat pat anlaşıyordum halk ile. Bir balıkçıda çalışmaya başladım önce. Balıkçılar bir kızın bu iş için hiç uygun olmadığını düşünüyorlardı ama zamanında aldığım el becerileri tahsilim sayesinde, onlara çok sağlam ağlar örmeye başladığımdan olsa gerek benimle çalışmaya başladılar. İşin getirisi çok yoktu ama en azından kalacak yerim vardı ve karnımı doyurabiliyordum. Fakat günler birbirinin aynı geçerken, ben bu aynılıktan da boğulmaya başladım ve işi bıraktım. Gecesinde de Hong Kong'da benim gibi bir <<hanımefendi>>'nin bulunmasının hiç yakışık almayacağı türden bir gazinoya gittim. -Sizin nesil, buna bar diyor.- O zamanlar Çin'in yöresel kıyafetlerini andıran fakat daha modern kesimlere sahip olan, vücudu saran, uzun boyunlu bir elbise akımı başlamıştı. Saçımın kısalığına aldırmadan -Asyalalar gibi, saçımı kısa tutarak bir nevi kendimi cezalandırıyordum.- o elbiselerden bir tane alıp, koku sürüp, makyaj yaparak gitmiştim oraya. Ve tesadüfe bakın ki, işsiz kaldığım ilk gün, yeni bir iş bulduğum gün oldu. Patron saçlarımdan ve "küçük" göğüslerimden, erkeksi yapımdan dolayı beni erkek sanmanın kolay olduğunu öne sürerek garsonluk teklif etmişti. Halinden belliydi ki, büyük bir eleman kıtlığı çekiyordu. Saat yeni günü bir saat geçe gazinodan ertesi gün iş başı yapmak üzere sözleşip çıktım. Sokaklar, yalnızlığından, aşksızlığından, aşk acısından, mutluluğundan ya da kederinden hatta canı istedi diye sarhoş olmuş kimselerle doluydu. Onların gürültülerini kafam kaldıramayacak kadar yorgun olduğumdan olsa gerek sakin bir sokak bulup oaya gitmeyi uygun gördüm.


Bugün günlerden 27 Kasım'dı ve geceyi hepten gizemli kılan bir bulut bütün Hong Kong adasının sokaklarını, sigara dumanını üfleyen tanrının amadeliğiyle sise bulamıştı. 'Tak, tak, tak'... Giydiğim topuklu ayakkabılardan başka ne bir ses vardı ne bir seda. Sokaklar birbirini kovalıyor, kesiyor, bölüyor bense evime ait olduğunu sandığım yolu izliyordum. Bir anda duruverdim. Kulak kesilip etrafı dinlemeye başladım. Bir yerlerden ufak tefek iniltiler, sisi yarıp kulağımın ta içine kadar ulaştı. Köpek olduğunu sanıp yola devam ettim. İlerledikçe, artması gereken iniltilerin arası gittikçe açılıyor ve zayıflıyordu. En sonunda seslerin geldiği sokağa girdiğimde üç ayyaşın yerdeki bir adamı dövdüklerini fark ettim. Geri dönemezdim çünkü bir tanesi çoktan beni fark etmiş, feri kaçmış gözleriyle yüzümden cinsiyetimi anlamaya çalışıyordu. Buna aldırmamış gibi yapıp topuklu ayakkabılarımın tak-tak-taklarıyla, dövülen adamdan tarafa bakmadan ilerledim.

Ertesi gün akşam beşte, "Lau Gazinosu"na geldim, üniformamı giyinip işime başladım. Ve yine akşam birde çıktım. Dünkü olayı unuttuğumdan olsa gerek, yine o sokakları takip ettim. O malum sokağın başına geldiğimde tenimden ufak bir ürperti geçip gitti... O adamlar ve o çocuk yine oradaydı. Adamlarsa dünkünden daha da vahşice dövüyorlardı bu sefer çocuğu. Demek ki gerçekten kötü bir şeyler yapmıştı... Tahlillerimle kafamı oyalarken yine onlara bakmamak için kendimi zorlayarak yanlarından geçip gittim. Ve bu böylece koskoca bir ay sürdü... Her gece uyumadan önce o çocuğa yardım etmeyi düşünüyor fakat bu denli şiddet görüyorsa vardır elbet bir yaptığı, diyor, tüm kurtarma planlarımdan vazgeçiyordum. En sonunda 3 Ocak 1963 yılında onu kurtarmaya karar verdim. Gazinodan çıktım, yanıma bir tahta parçasını özenle seçip aldım. Biraz güvensiz adımlarımla yola koyuldum. Sokakları geçtim, geçtim ve geçtim. En sonunda varmak istediğim yere gelmiştim. Bu sefer çocuk bilincini kaybetmiş gibi görünüyordu. Bir hışımla ayakta bile zor duran bu üç ayyaşa saldırdım. Onlar daha neye uğradıklarını anlamadan çoktan baygın bir halde yerde yatıyorlardı.  Dövülen çocuğun yanına koştum. Yavaşça nefes alıyor mu diye baktım. Şükürler olsun ki yaşıyordu. Onu sarsarak uyandırmaya çalıştım. Bir süre sonra gözlerini açtı. Ufak bir inleme dudaklarının arasından uçup gitti. 'Su... Su... Ver...' dedi kesik kesik. Hemen çantamdan ufak bir su kabı çıkardım, dudaklarına dayadım. Takati olmamasına rağmen öyle bir açlıkla içiyordu ki suyu şaşırmıştım. Bir süre ben ona hiçbir şey sormadım o da bana. Dizlerimde soluklandı sadece. Neden sonra haşarı gözlerle 'Kız mısın sen erkek mi?' dedi. 'Ne fark eder?' diye cevapladım sorusunu. 'Sesinden belli, kızsın sen.' dedi. 'Neden bunca zamandır dayak yiyorsun?' dedim. 'Neden beni kurtardın?' diye soruyla yanıtladı sorumu. İç güdü, dedim. Ben istedim, dedi. Cevabı karşısında afallamıştım. Neyi, diye sordum. Dayak yemeyi, diye giderdi merakımı. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Bir solukta nedenini sordum o da;

*Yani... Nasıl söyleyeyim... Yalnızım işte. Kimsesiz. Ruhen yalnız... Tamamen yalnızım... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri... Boğulacak kadar yalnızım... Hasta bir köpek kadar yalnız. 

dedi bana. Gözlerinden "yalnızlık damlaları" usul usul taşıyordu bu sırada. Yalnızlığı daha önce bu denli iyi anlatan birine hiç rastlamamıştım. İçimde bir şeylerin kıpırdadığını ve başta kalbim, tüm organlarımın, kaslarımın, kemiklerimin ve hücrelerimin hüngür hüngür ağladığını hissettim. Kanım ağlamadı ama. O biraz duygusuzdur. 

-İyi de neden?
-Bu benim cezam. Benliğimin, bencilliğimin cezası...


O andan sonra onunla hiç konuşmadım ve evime götürdüm yaralarını tedavi etmek için. Neden bilmiyorum ama bu yabancı beni inanılmaz etkilemişti. O gece ve akabindeki 20 gece onu kendine getirmeye çabaladım. Bu sırada içtenlikle gelişen muhabbetimizden, adının Min Soo olduğunu, Kore gçömeni olarak Hong Kong'da yaşadığını ve bir tezgahtar olduğunu öğrenmiştim. 1935 doğumluydu ve Kore bölününce çıkan savaştan dolayı soluğu ailesi ile Hong Kong'da almışlardı. Birbirimizle geçirdiğimiz bir ayın ardından, ona aşık olmaya başladığımı fark ettim. Benim öylesine zıddımdı ki... Ben ki iç huzurdan ruhmetrelerce uzak insan, o ise bir zen üstâdı, sıkı bir Budist. Ve birinci ayımızı 10 gün geçe ona duygularımı itiraf ettim. İlk önce şaşkınlıklaa baktı bana. Sonra uzandığı koltuktan bozma yatağından kalkarak dudaklarıma yapıştı. Hayatımda böyle bir şeyi ilk deneyimleyişimdi. Yıllarca kitaplarda merak ettiğim ve ilk aşkıma saklamağa karar verdiğim "dudak teması"nı gerçekleştiriyordum. Yüzümü, elimi, kolumu ateş bastı. Bir an durup beni süzdü ve gülümsedi. Utangaçlığımdı onu gülümseten. Durmadı ve adeta bu çekingenliğimle mücadele etmek istercesine ellerini vücudumun üstüne saldı. Öyle ki daha önce benim bile dokunmaya cesaret edemediğim yerlerimi büyük bir cüretkarlıkla keşfe çıkıyor, bense mutluluk ve şaşkınlık halinde olduğum yere çivilenmişçesine durmaya devam ediyordum. En sonunda büyük bir arzuyla beni yatağına itip kıyafetlerimi yırtarcasına çıkarmaya başladı." Yaşlı kadın bu cinsellik dolu sahneyi anlatırken bir an bile durmadı. Adeta anılarına geri dönmüştü. Anlattığı her bir detay farkında olmadan yüzüne mimik olarak yansıyordu. "Hayatımda daha önce hiç bu kadar güçlü ama bir o kadar da tatlı bir acıyı tatmamıştım. Soluk soluğa kalmış bir halde yanıma attı kendini. Ben daha yaşadığımız şeyi çözmeye çalışırken, o hiç vakit kaybetmeden teren ıslanmış yüzüyle kesik kesik konuşmaya başladı: Ben... seni... sevmiyorum. İlk başta kulaklarıma inanamadım. Yanlış duyduğumu sandım fakat Min Soo'nun yüzüne baktığımda her şeyi doğru anladığımı fark ettim. Kendimi kullanılmış gibi hissediyordum. Tam hiddetle söze başlayacakken bana "Sus lütfen. Bırak da cümlemi bitireyim." dedi acıma dolu bir sesle. Son kez söylediği gibi yaptım ve beklenti içinde gözlerine baktım. Hatırlıyor musun, dedi, ilk tanıştığımız geceyi... "Kendimi cezalandırdığımdan ve yalnızlığımdan bahsetmiştim sana. Başka biri olsaydı anlatmazdım ama madem beni 'seviyorsun'... Tanıman gerek." dedi. Sustum. "Neden yalnızım biliyor musun?" diye sordu. Cevap bekler gibi bir hali vardı. "Bilmiyorum." dedim. "Çünkü kız kardeşimin nişanlısıyla yattım, yıllarca, gizlice beraber oldum." dedi. Boş gözlerle yüzüne baktım. Hiçbir şey anlamamıştım. Sonra her şey yavaş yavaş anlam kazanmaya başladı. Dilim tutuldu, konuşamadım. Sadece "Neden... ben?" diyecek oldum. "Çünkü sana minnettarlığımı ödemek istedim." dedi ve devam etti "Ben tezgahtar falan değilim. O ailem tarafından evlatlıktan reddedilinceye, kız kardeşim kafasına sıkana kadardı. Ben bir jigoloyum." Üstünü giyindiği gibi evimi bir daha dönmemek üzere terk etti.


***


*Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı...

1967 yılının son demlerindeydik. Ben bir gazino sahibi olmuştum. Bir gün elime memleketimin yazarlarından bir kitap geçti. "Kürk Mantolu Madonna". Okuyunca anladım ki, herkesin bir Kürk Mantolu Madonna'sı vardı. Benimkisi 4 yıl önceden kalmış bir jigoloydu. Ne onunla ne de onsuz olabiliyordum. Ondan sonra bir sürü erkekle ilişki çabalarında bulunmuş, hiçbirini aklımdan bir türlü atamaığım "onun" yüzünden başaramamıştım. Benim için bir takıntıya dönüşmüştü. 29 yaşında bir kadındım ve o yıl içerisinde evlenemezsem tabir-i caizse evde kalacaktım. (Bir nevi kaldım da, değil mi?) Günler günleri kovalıyor, bense kendimi bulduğum şehr-i Hong Kong'un içinde heyelana uğruyordum. Günlerim bir rutinden çıkıp birbirinin kopyası olmuştu. Ruh durumum ise bir hayli vahim idi. Tıpkı Min Soo gibi o da bir Kore göçmeniydi. Bir gün gazinoya geldi ve iş istedi. Elemana ihtiyacım olduğundan kabul ettim. Bana Min Soo'yu o denli anımsatıyordu ki... Fakat Min Soo'yu her hatırladığımda aklımda şunlar beliriveriyordu: *Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatları görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?

***


Aradan aylar geçtikçe, Yongguk ve ben muhabbetimizi arttırıyor, bense uzun zamandan sonra ilk defa biriyle ilgilenmenin o yadsınamaz umursamazlığı ve hafifliğiyle yaşamımı sürdürüp gidiyordum.

24 Aralık 1967 günü, Noel akşamı, Yongguk beni evine Noel'i kutlamaya davet etti. O kadar mesut olmuştum ki, ruhumda varolageldiğimden bu yana anlaşmazlığını sürdüren çatışmalarım ufak ve bir günlük ateşkes imzalamıştı. Acıyor olsa gereklerdi bana... Ben bile bazen kendime acırken, içim nasıl bana acımazdı ki?

24 Aralık akşamı gelip çattığında, yılgınlığımın beyaz bayrağı olarak hayata sunduğum uzun saçlarımı çok sıkmayacak bir topuz yapıp, çantamı alıp, kokumu da sürdükten sonra dışarı attım kendimi. Yongguk'un arka sokaklardaki izbe evini bulmam biraz vaktimi aldı. Bodrum katında küçük bir daire idi. Duvarları rutubet ve çatlaklar süslüyordu. Öyle ki başta onları sürrealist bir sanatkarın elinden çıkma duvar kağıtları sanmanız muhtemeldi. Odasına göz gezdirdikten sonra bakışlarımı Yongguk'un o ahmak ahmak sırıtan suratına çiviledim. 'Ne oldu, nedir bu kadar komik olan?' dedim. 'Sana bundan sonra Saçları Saman Sarısı, Kirpikleri Mavi diyeceğim.' dedi. Şaşırmıştım. Sen Nazım Hikmet'i nereden biliyorsun, diye sordum hayretle. Şiir okumayı severim, diye omuz silkti. 'Sevgili Kirpikleri Mavi, bu eve çağırdığım ilk kadın sensin.'  dedi kurnazca. 'Üzgünüm ama beni tuzağa düşüremezsim. Buraya sadece bir hafta önce taşındın.' dedim. Manasızca dil çıkardı, manasızca gülümsedim.

***


Gecenin ilerleyen saatlerinde aramızda birkaç kıvılcım çaktı. Ve sonra ben alkolün de etkisiyle de sızıp kaldım. Uzunca bir süre sızmış olacağım ki, ufak bir gürültü ile gözlerimi açıverdim. Bu bir kapı açılış sesi ve akabinde tartışırmışçasına hararetle sürdürülen bir konuşmaydı.

-Ne işin var burada senin?
-Seni özledim...
-Bırak artık peşimi, yalvarırım.

Anlaşılan gelenin bırakmaya niyeti yoktu ki, kapı emince fakat ses çıkartmamaya ehem verilerek kapandı. 

-Ne yapıyorsun sen?!

Sonrasında eşyaların yere düşme seslerini duyabildim sadece... Kavga ettiklerini düşünerek korkuyla ayağa fırladım ve seslerin kesildiği odaya doğru parmak uçlarımla ilerledim. İçimde kötü bir his vardı. Korkuyordum... Yavaşça, tokmağı aşağı çekip bıraktım ve kapı hayatımın en büyük kabusuna açıldı. Görmeyi beklediğim en kötü şey olan kanlar içindeki bir cesetten bile felaket bir şeydi bu benim için. Kendimi hemen kenara çektim ve kapı aralığından gizlice onları izledim. Çıplak iki adam, birbirlerinin üstlerinde huşu içerisinde kayıyorlar, bir oluyorlardı. Gördüğüm şey ne arzu ne de ihtirastı. Aralarındaki bu şey sevginin ta kendisiydi... Boş bakışlarla onları seyrettim bir süre. Bir zaman sonra -hala farkıma varmamışlardı- Yongguk fısıltıyla konuşmaya başladı.

-Eunha'dan bu yana seni görmedim... Ah, yüce tanrım! Seni öylesine özledim ki... Nereden buldun beni? Nasıl, ha, söylesene?!

Eunha... Kulaklarım bana oyun mu oynuyordu yoksa? Ne olur, ne olur tahmin ettiğim gibi olmasın diye tüm kalbimle dua ettim ama nafileydi...

-Bilmiyorum. İnan nasıl buldum bilmiyorum. Sadece... İç sesimi takip ettim... Eskiden bir zen üstadıydım, hatırlasana!

Bu ses, bu vurgu... Eski bir zen üstadı... Bir anda kendimi yerde buluverdim. Kapı ardına kadar açıldı ve çıkardığım sesten bu iki günahkar sevgilinin bakışları benim olduğum tarafa döndü. İlk tepkiyi beklediğimin aksine Min Soo verdi: LALE! Yongguk'sa bir saliseyle kaçırmıştı adımı ilk dile getiren olma "lütfunu". Şaşkınlıkla bir bana bir Min Soo'ya baktı. 

-Sen... nasıl...

Bu soru hem bana hem Min Soo'yaydı. Cevap vermedim ve apar topar kendimi dışarı attım. 

İlk aşkım ikinci aşkımla aldatmıştı beni. Ya da ilk aşkıyla beni... Hatta ikinci aşkım tarafından birinci aşkımla ihanete uğramıştım. Bir yandan ağlayarak, koşa koşa evime döndüm. O günden sonra bir hafta içerisinde neyim var neyim yoksa sattım, kalan paramla da Türkiye'ye geri döndüm. Eve geri döndüğümdeyse evin "Nesrin Hanım" denen birine satılmış olduğunu öğrendim. Annemse vefat edeli bir iki yıl oluyormuş. Şaşkınlığımın üzerine bir de bunlar eklenince halsizliğimin de bizzat katkılarıyla kendimi bir anda yerde buldum. Sonrasıysa bilincimden silinmiş halde.

Gözlerimi açtığımda, kendimi eski evimizin içinde, misafirhanede yatarken buldum. Hizmetkarların anlattığına göre olanları duyunca düşüp bayılmış, tam üç gün kendime gelememiştim. Bu sırada Nesrin Hanım beni koruyup kollamış, tüm masraflarımı üstlenmişti. Hizmetkarlara, Nesrin Hanım'ın nerede olduğunu sordum, salonda, kahve içiyor olduğunu söylediler. Kalktım, üstüme başıma çekidüzen verdim ve salona doğru emin adımlarla yürümeye başladım.


Salona girdiğimde uzun boylu, iri kemikli, asilzade olduğu her halinden belli Nesrin Hanım'ın yanına ürkek tavırlarla ilerledim. Beni anında fark etti ve o yaramaz bir parıltıya sahip olan gözleriyle bana döndü. Endişeli bir sesle;

-Lale Hanım! Nasılsınız? Sizi böyle, ayakta görmek ne güzel! Toparlandınız ya?
-Çok iyiyim Nesrin Hanım. Size minnettarlığımı nasıl gösterebilirim inanın bilmiyorum. 

Yaklaşık üç saat sohbet ettik, üç yıl birlikte olduk ve üç yıl sonra evlendi.

Onunla birlikte olmaya başladıktan sonra yıllardır kafamı kurcalayan o malum şok sahnesinin bana neden gizliden gizliye bu denli güzel, zarif ve şiirsel geldiğini, neden Minsso hariç (sandığım) hiçbir erkekte aradığımı bulamadığımı, Yongguk ve Min Soo'yu  o halde gördüğümde aslında yıllardır arzuladığım şeylerin o "tür" şeyler olduğunu fark ettim. Hayatımın en bahtiyar üç senesini Nesrin ile o evde geçirdim. Fakat daha sonra o, bu yaptığımızın "doğru" olmadığını savundu ve vicdanını rahatlatmak istercesine, "doğru" sandığı şeyi yaptı. Bir adamla, babanla evlendi. Ve sen doğdun..." Sonunda yaşlı kadın hikayeyi bitirmişti. Saatime baktım. Üç saat geçmişti. Bu sırada yaşlı kadının yüzü gevşedi ve gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bense annemin bana bıraktığı günlüğünden bulduğum ipuçlarıyla bu kadının yanına gelmiş, annemi yeniden tanımıştım. Daha doğrusu asıl tanıdığım "Nesrin Hanım"dı. Telefonum çalıyordu. Arayan babamdı. Annemin cenazesine geç kalmak üzereydim. Kadına gelmesini teklif ettim ama istemedi.

30 gün sonra tekrar o eve gittiğimde, kadının yani "Lale Hanım"ın vefat etmiş olduğunu öğrendim.

Küçük Filozof

9 Eylül 2013 Pazartesi

Gümüş Renginde Bir Deniz - 1. Bölüm


Sabah olmak üzereydi. Yaz mevsiminde olmalarına rağmen biraz serin bir gece yaşıyorlardı. Biraz laciverte çalan gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu. Yakında sönecekmiş gibi duran donuk birkaç yıldız ve parlak aya, biraz sonra doğacak güneşin habercisi olan hafif bir ışık eşlik ediyordu. Birazdan güneş doğacak, gökyüzünün bir tarafı biraz turuncu, biraz mavi bir renge bürünecek; diğer tarafı ise yerini az sonra maviye kaptıracak olan bir siyaha bürünmeye devam edecekti. Evet, yeni bir gün başlıyordu. Her anı sürprizlerle dolu olan, birkaç dakika sonra bile ne olacağını bilemediğimiz yeni bir gün...

Eunhyuk derin uykusunda belki biraz kötü bir rüya, belki de bir kabus görüyor olacaktı ki surat ifadesi bir hayli üzgündü. Az önce gözünden süzülen bir damla yaş, göz kapağında yavaş yavaş buharlaşmaya devam ediyordu.

Derken, biri kapıyı iki kez tıklattı. Biraz sertçe fakat kimseyi rahatsız etmek istemiyormuşçasına...

Kapının ardındaki, birkaç saniye beklemesine rağmen bir hareket göremeyince bir kez daha tıklattı. Bu seferki biraz daha kuvvetliceydi.

Kapının ardındaki birkaç saniye daha bekledi fakat yine içeride en ufak bir hareket yoktu. Bu sefer biraz endişeli, biraz da kızgın bir tavırla kapının kolunu çekiştirip yüksek bir sesle "Şu lanet olası kapıyı açacak mısın Hyuk?!" diye söylendi. Kapı kilitliydi.

Eunhyuk, derin uykusundan nihayet uyanmıştı. Uyku sersemliğiyle etrafını inceledikten sonra yatağından sıçradı. Kapının kilidini çevirdikten sonra kapıyı araladı. Karşısında tanıdık bir yüz görünce rahatlamış gibi bir ifadesi vardı. Ancak bu yüz ifadesi, yerini çok kısa bir süre içerisinde şaşkınlığa bırakmıştı.

"Saatten haberin var mı Donghae?!" diye çıkıştı karşısındakine, bir yandan da ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuştururken. Donghae ise "Evet, var. Peki beni odana almayı düşünüyor musun?" diye karşılık verdi. Bunun üzerine Eunhyuk, başını onlaylarcasına sallayarak kapıyı ardına kadar açtı.

Oda, evin ikinci katındaydı. Manzarası ise bir hayli büyüleyiciydi. Odadaki her şeyin beyaz olması, insanı adeta ferahlatıyordu. Oda aslında evdeki diğer odalara nazaran daha küçük olsa da bu beyazlık, olduğundan daha geniş gösteriyordu. Aslında Eunhyuk, odasını Ryeowook ile paylaşırdı. Fakat Ryeowook, dün gece Kyuhyun ve Sungmin ile film izlerken salondaki kırmızı koltuğun üzerinde uyuyakalmıştı ve kimse de onu uyandırmak istememişti.

Eunhyuk, eliyle yatağını işaret ederek Donghae'ye oturmasını söyledi. Sabahın köründe ne demeye onu uykusundan uyandırdığını merak ediyordu. Donghae'nin hemen yanına oturarak lafı dolandırmadan konuya girdi; "Beni bu saatte uyandırman için çok önemli bir sebep olmalı, değil mi? Öyleyse dinliyorum."

Eunhyuk, sıcak yaz gecelerinde genelde tişörtünü çıkartarak yatardı. Bu gece de öyle olmuştu. Donghae, onun sıska ama çekici gövdesinden gözlerini alamıyordu. Dokunmak istiyordu ama bu imkansızdı. Yan yana olmalarına rağmen sanki gizli bir güç engelliyordu onu. Beline sıkı sıkı sarılıp ona onu sevdiğini söylemek, sonra da belki o kırmızıya yakın ama pembe dudaklarının tadına bakmak... Belki masum bir öpücüğün de ötesine gidebilmek... Bunlar onun için yalnızca bir hayaldi. En azından şimdilik.

Buraya neden gelmişti ki? Hem de bu saatte? Olacak iş değildi... "Seni özledim." diyemezdi. Her an yanyanalardı. "Nedeni yok." da diyemezdi, Hyuk buna çok sinirlenirdi. Ne desem diye düşünürken birden aklına "Karnım acıktı. Yemek yapalım." demek geldi. Evet, en mâkul sebebin bu olduğuna karar vermişti. Hyuk ona kızarak sayıp sayıştıracak, sonra beraber kahvaltı hazırlayacaklar ve Donghae bugün de aşkını rüyalarda yaşamaya devam edecekti...

Donghae durdu. Bu gün de Hyuk, ona olan aşkından habersiz yaşayacaktı. Yarın da... Hatta ondan sonraki gün ve haftalarda da... Bu ne zamana kadar böyle sürecekti? Bir yanı kalbini açıp ona sahip olmak istiyor, diğer yanı ise bunu engelliyordu. İşte! Şimdi tam zamanıydı! Neden bunu daha fazla geciktirecekti ki?

"Seni seviyorum." diyerek dudaklarına yapışırdı ve tutku dolu öpücüklerin ardından... Ardından ne? Ne olacaktı ki? Ne bekleyebilirdi ki? Elbette ki Hyuk onu ittirerek "Ne yaptığını sanıyorsun?!" diyecek ve Donghae de kendi elleriyle aralarına buzdan duvarlar örecekti.

Donghae, bu düşüncelerle meşgulken Eunhyuk'un soğuk ve sarımtırak ellerini kolunda hissetti. Eunhyuk, Donghae'nin saniyelerce onun çıplak gövdesine bakmasından rahatsız olmuş olacak ki onu yavaşça sarsarak "Nereye bakıyorsun? Aptal sapık!" diyerek güldü.

Tanrı'm! Diş etleri görünecek kadar büyük ve göz alıcı gülüşü Donghae'nin aklını başından alıyordu. Sonra, gülünce küçülen o gözleri... Donghae kendini kaybetmiş gibiydi. Sanki bedeni bir başkasına aitti. O istemediği halde Hyuk'un elini tuttu ve dudaklarından şu sözcükler dökülüverdi;

"Bir yere gitmeliyiz Hyuk..."

Eunhyuk o sevimli gözlerini kocaman açarak "Nereye?" diye sordu.

Bunu Donghae de bilmiyordu... Ama artık iş işten geçmişti. Donghae, Hyuk'un dolabını açıp siyah bir kot pantolon ve turuncu bir tişört çıkarttı. Elindekileri Hyuk'a verip sonra evin önünde onu beklediğini söyleyerek onu yalnız bıraktı. Hyuk, şaşkınlık ve merak içerisinde giyinmeye başladı. Hava aydınlanmıştı. Fakat serinlik devam ediyordu...

Donghae, hava serin olduğundan üzerine siyah bir ceket geçirip aşağıya inerek iki katlı beyaz evin önünde beklemeye başladı. Az önce bulutsuz olan gökyüzünü şimdi gri yağmur bulutları kaplamıştı. Birazdan yağmur yağacağı belliydi. Donghae, gidecekleri yeri seçmişti. Yapacakları ve söyleyecekleri de belliydi. Şu an yapması gereken tek şey Hyuk'u beklemekti...

Nihayet Hyuk aşağıya indi.

Donghae, gülümseyerek "Gidelim." dedi ve Hyuk'un soğuk elini tuttu. Donghae'nin eli öylesine sıcaktı ki Hyuk'un içini ısıtmaya yetmişti. Hyuk, kendisini Donghae'ye teslim etti ve beraber gri bulutların altında yürümeye başladılar...