17 Kasım 2013 Pazar

İstanbul'da Sonbahar -One Shot 2. Kısım-



               Karşısında Eylül duruyordu. Gözlerini ovuşturarak kolundaki saate baktı. Saat beşti!

               -“İyi misin sen? Saat beş! Bu saatte dışarı çıkılır mı? Hem bu soğukta bu ne hal? Soğuktan dudakların morarmış. Al, giy şunu.” diyerek üzerindeki gri yün hırkayı çıkarıp arkadaşına verdi Asude. Boş bakışlarla ona bakıp hırkayı giymekle meşgul olan arkadaşından bir müddet cevap bekledikten sonra pes edip üzerine başka bir hırka geçirdi ve aşağı yukarı bir metre yükseklikteki pencereden atlayıp arkadaşıyla yürümeye başladı.

               “Görkemli Boğaz Köprüsü’nün ardından yavaş yavaş kendini göstermekte olan parlak topun ışığı insanın gözlerini kamaştırıyordu.” İki arkadaş yürürken bir yandan da yine okudukları kitaplar hakkında konuşuyorlar, kimi zaman da kendilerini pek derin olmayan tartışmalarda buluyorlardı. Hayata bakış açıları çok farklıydı. Eylül karamsar, bardağın dolu tarafından ziyade boş tarafıyla ilgilenen biri olduğu için Asude’nin gereksiz iyimserliği onu çileden çıkarırdı. Onun nasıl en ufak şeylerle bile mutlu olabildiğini anlayamıyordu. Aslında onun bu yönüne imrenmiyor da değildi. Hatta o bütünüyle Asude’ye imreniyordu. Ona kitapları sevdiren kişi oydu ama nasıl olduysa artık kendisinden bile fazla okuyordu. Kalemi de kuvvetliydi. İnsanlarla iyi anlaşırdı, kendisinin aksine oldukça geniş bir çevreye de sahipti. Eylül çekingendi, pek arkadaşı yoktu. Eylül, Asude gibi olmak istiyordu. Onu kendisine örnek alıyordu.


               Yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler… Artık yürüyecek yol kalmamıştı. Bir tepedeydiler. Güneş tamamen kendini göstermişti. Aşağıda hırçın dalgalar kayaları dövüyor, yukarıda ise tek bir bulut bile olmayan masmavi gökyüzünde martılar sürü halinde oradan oraya uçuşup yiyecek bir şeyler arıyordu. Uzaktan, açılan dükkan kepenklerinin belli belirsiz sesi geliyordu. Mahallenin yaşlı amcaları sabahın erken saatlerinde kıraathaneye doluşmuş olacak ki birbirlerine çarpan okey taşlarının sesi bu tepeden bile işitilebiliyordu. Çocuklar fırından yeni çıkmış ekmeklerin ucunu ısırıp sıcak ekmekler gövdelerini yakmasına rağmen onlara sıkı sıkıya sarılmışlardı. Ekmek taşıyan çocukların ağabey ablalarından şanslı olanlar okula gidiyor, diğerleri ise ya çırak olarak çalışıyor ya da evde oturup çeyiz hazırlıyordu. 1983 senesinin Kasım ayının 7’si İstanbul’da işte böyle başlamıştı…

               İki arkadaş bağdaş kurup bu büyülü şehri izlerlerken sessizliği bozan Eylül oldu,

               -“Beni seviyor musun?”

               -“Nasıl soru bu?” dedi Asude, bu beklenmedik soru karşısında afallamıştı. Böyle konulardan pek bahsetmezlerdi. Birbirlerini sevdiklerinden emindiler ama bunu dile getirme gereği duymazlardı. Hem birine onu sevdiğini sözlerinle değil, hareketlerinle anlatmalıydın. Yoksa ne anlamı kalırdı ki sevmenin, sevilmenin?

               -“Soru işte. Sen cevap ver bakalım. Seviyor musun, sevmiyor musun?”

               -“Kalp mi insana sev diyen yoksa yalnızlık mı körükleyen? Sahi nedir sevmek; bir muma ateş olmak mı yoksa yanan ateşe dokunmak mı? (Şems-i Tebrizi)"

               -“Evet, yalnızlığımdan bezmiştim. Ondan açtım sana kollarımı. Kusursuz dost arayan dostsuz kalırmış, bunu öğretti bana yaşadıklarım. Yıllarca aradığım dostu bekledim, bekledim, bekledim… Yalnızca beklemekle yetindim. O hiç gelmedi… Hiçbir zaman karşılaşamadım onunla. Benimle dost olacak kişi belliydi. Çok okuyacaktı, yazmayı sevecekti, düşünecekti, sorgulayacaktı, beni sevecekti, benim gibi düşünüp olayları benim baktığım açıyla bakacaktı... Onu bulamadığıma göre demek ki dünyada yoktu öyle biri, kaderime razı olmalıydım. Artık bıkmıştım yalnızlıktan… ‘Ben bana yeterim, dosta ne hacet!’ demeye başladım kendime.

               Fakat bir gün karşıma sen çıktın. Başta önemsemedim seni, senin de aradığım kişi olmadığını düşündüm. Yanılmamıştım aslında. Aradığım kişi sen de değildin ama seni aradığım kişi yapan bendim. Seni kitaplarla tanıştırdım, sana yazmayı sevdirdim, düşünmeyi öğrettim, sorgulamayı öğrettim… Artık o aradığım “kusursuz” dosta dönüşmüştün. Ben dostluğumuz için çok emek harcadım. Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti… (Selvi Boylum Al Yazmalım 1977) Seni seviyorum, benim mükemmel dostum…”

               -“Mükemmeli bekleme, gelmez. Mükemmeli bekleyen sen bile mükemmel değilsin ki! Benim mükemmel olduğumu da sanma! Değilim. Çünkü hepimiz insanız. İnsanı insan yapan kusurları değil midir zaten? Kusursuz olsaydık Tanrı’dan ne farkımız kalırdı? İnsan insanı kusurlarıyla sevmeli. Seni seviyorum. Kusurlarınla, günahlarınla, iyi kötü her yönünle seviyorum. Çünkü ben ‘seni’ seviyorum. Her şeyinle ‘seni’…”

               -“Bu sevgi ne zamana kadar sürer dersin peki? 30 yıl sonra da aynı duyguları hisseder miyiz acaba?”

               -“Saçmalıyorsun Eylül. 30, 40, 50… Kaç yıl geçerse geçsin dost kalacağız. Bizi kimse ayıramayacak. Ölünceye kadar beraber olacağız.”

               -“Ölüm! Kendi ağzınla söyledin işte, ölünceye kadar… Ölüm ayıracak bizi! Korkuyorum. Ölmekten korkmuyorum, senden ayrılmaktan korkuyorum. Diyelim ki 90 yaşına kadar yaşadım, peki ya sen? Yokluğuna alışamam ki… Beraber ölebilseydik keşke. O zaman ne sen benim yokluğumu hissederdin, ne de ben senin. Kim bilir, belki de cennette buluşurduk yine…”

               -“Şu dünyada yaşamış milyarlarca insandan hangisi ölmemiş ki biz ölmeyelim? Hepimiz öleceğiz. Mesele uzun yaşamakta değil, dolu dolu yaşamakta. Bir dünyanın ömrüne bak, bir de bizimkine! Bu kısacık ömrü ayrılıktan korkarak geçirmek sana da anlamsız gelmiyor mu? Hiç ölmeyecekmiş, sevdiklerimizden hiç ayrılmayacakmış gibi yaşamalıyız! Çünkü hayattan ancak böylelikle zevk alabiliriz.”

***

               Aklına gelen bu gençlik anılarına gülümsedi. O gün Eylül’e söylediği gibi mi yaşamıştı acaba? Pek sanmıyordu… Zaten böyle şeyler hep lafta kalırdı, uygulamaya geçirilmezdi. Bir yandan gençlik anılarını tazelerken bir yandan da o zamanlar oturdukları sokağa bakıp “İstanbul ne kadar da değişmiş…” diye düşünüyordu. İki katlı evlerinin olduğu yerde yeni yapılmış ihtişamlı bir apartman vardı şimdi. Yıllarca kaldırımlarını aşındırdığı bu sokağı tanıyamıyordu artık.

               Yürüdü, yürüdü, yürüdü… O gün Eylül’le yürüdükleri o sokaklardan geçti. O tepeye vardı en sonunda. Sokakların aksine o tepe olduğu gibi duruyordu. Etrafına bakındı. Kimse yoktu. Yere oturdu ve başını gökyüzüne çevirip uçuşan martıları izledi. Her şey o günkü gibiydi. Tek eksik Eylül ve o eski İstanbul’du…

               Yarım saat kadar bekledi. Ne gelen vardı, ne de giden… En sonunda beklemekten vazgeçti ve ayağa kalktı. Siyah pantolonunu ve mantosunu eliyle temizleyerek cebinden dörde katlanmış beyaz bir kâğıt çıkarttı. Boğazını temizledi ve kâğıdı açıp gür bir sesle okumaya başladı.

“              Sevgili Eylül,



               Bu gün 6 Kasım 2013. O günün üzerinden tam 29 yıl ve 364 gün geçti… 47 yaşında, iki çocuk annesi bir avukatım şimdi. Mutlu bir evliliğim var. Sana her zaman hiç evlenmeyeceğimi ve çocuk yapmayacağımı söylerdim, hatırlıyor musun? Sen de her defasında gülerek “Yıllar sonra çocuklarını kucağına aldığında bu sözlerini hatırlatacağım.” derdin. Çocuklarımı kucağıma aldığımda yanımda sen yoktun ama bu söz hep aklımdaydı. Bana hiçbir zaman büyük konuşmamam gerektiğini öğreten olaylardan biriydi bu.



               Yıllar beni öylesine yıprattı ki… Aynalardan nefret eder oldum artık. Çökmüş gözaltları, kırışık bir alın, beyazlamaya başlamış saçlar… Aynadaki yansımamın ben olduğuna inanamıyorum çoğu zaman. Ben hâlâ 17 yaşındayım. Zaman çok şeyi değiştirse de kişiliğimi değiştirmedi.  



               O gün tepede konuştuklarımızı düşünüyorum bazen… Dostluğumuzun ölünceye kadar devam edeceğini söylemiştim. Yanılmışım… 19 yaşındayken o gün o kavgayı çıkaran bendim. “Demek ki aradığın kişi ben de değilmişim, yanılmışsın… Öyleyse bitsin bu dostluk sandığımız ilişki. Hem sen mutlu olursun, hem de ben!” diyen de bendim. Üstelik kavganın tek nedeni bana söylediğin ufak bir yalandı. Sadece bir yalan! Bir yalan için yılların dostluğunu bir çırpıda nasıl silebildiğime kendim de inanamıyorum şimdi. O olaydan 5 yıl sonra sana bir gece ansızın aklıma geldin. Sana ulaşmak istedim. Ertesi sabah erkenden evinize gittim. Kapıyı 30’lu yaşlarda bir bayan açtı. Sizin taşındığınızı, onların bu evin yeni sahibi olduğunu ve nereye taşındığınızı bilmediğini söyledi. Sonraki birkaç yılı seni aramakla geçirdim ama nafile. Yer yarılmıştı da yerin dibine girmiştin sanki. Seni bulabilseydim o mahvettiğim dostluğumuza kaldığımız yerden devam etmeyi istemeyecektim elbette. İstediğim tek şey adam akıllı özür dileyebilmekti, o kadar.



               O gün tepeden ayrılırken bana söylediğin şeyi hatırlıyor musun? “30 yıl sonra bu gün, bu saatte bu tepeye gel. Eğer hayattaysam orada olacağıma emin olabilirsin. Belki de dostluğumuz o zamana kadar devam eder, ne dersin? Kim bilir, belki de hayatın bize sunduğu yol ayrımları ayırır bizi…” Yarın erkenden o tepeye gideceğim. Sen de bana olan kızgınlığını bir kenara atıp gelecek misin, çok merak ediyorum. Eğer gelirsen sana sormak istediğim, anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki! Aradan geçen yıllarda yaşadığım her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmak istiyorum sana. Senin de bana anlatacağın şeyler vardır muhakkak. Sabaha kadar her şeyi dinlemek istiyorum. Lütfen gel, lütfen…



               En büyük korkum da ne biliyor musun? Ya öldüysen! Ya senden özür dileyemeden öldüysen! O zaman ne yaparım ben? Bu vicdan azabıyla yaşamaya nasıl devam edebilirim? Lütfen ölmemiş ol, lütfen  gel…



                                                                                                                           Seni seviyorum.”

               Mektubun sonlarına doğru gözyaşlarını tutamadı Asude. Yanaklarından süzülen gözyaşları elindeki kâğıdı ıslatmıştı. Kâğıdı tekrar katlayarak cebine koydu. Elinin tersiyle gözyaşlarını silip burnunu çekerek “Demek ki buraya kadarmış…” dedi. Gözlerini Boğaz’a çevirdi ve kızarmış gözleriyle şehri izlemeye koyuldu.

               -“Geri zekâlı!”

               Asude başını sesin geldiği yöne çevirdi.

               -“Geri zekâlısın sen!”

               Asude karşısındakinin kim olduğunu çıkartamıyordu.

               -“Nasıl gelmeyeceğimi düşünürsün! Aptal!”

               Asude başından aşağı kaynar suların döküldüğünü sandı. Karşısındaki Eylül’dü işte! Beyazla karışık sarı saçlar, mavi gözler, kırmızı dudaklar! Zaman onu da değiştirmişti elbette. Hâlâ eskisi kadar güzeldi ama yaşlanmıştı… Kırışık bir yüz, çökmüş gözaltları… Karşısında neredeyse 30 yıldır görmediği dostu, can yoldaşı, arkadaşı, ablası, annesi, kısacası her şeyi duruyordu. İsmini haykırarak ona koşup Eylül’ü kucakladı Asude.

               -“Sen bir şey söylemeden gidersin, değil mi? Hem de öyle bir gidersin ki; bırak yaşamayı insanın nefes alması bile yarım kalır. (İncir Reçeli 2011)” dedi Eylül.

               -“Seni çok aradım. Ama sen-“ Eylül onun sözünü bitirmesine fırsat vermemişti.

               -“Biliyorum. Dinledim mektubunu. Bir gün seni gördüm aslında ben. Birkaç yıl önceydi, geceyarısında, bir barda… Başta sen olduğunu anlayamadım. Tanıdık geliyordun ama birine benzettiğimi düşünüyordum. Sonra bir adam –sanırım eşindi- ‘Asude!’ diye seslendi. Sen de dönüp baktın ve gülümsedin. O zaman emin oldum, o sendin.”

               -“Neden yanıma gelmedin?! Neden konuşmadın benimle?! İnanamıyorum. Sana bu kadar yakınken nasıl göremedim seni?!”

               -“Korktum. Beni terslemenden korktum. Ağlayarak çıktım hemen o mekândan. Bir daha da adımımı atmadım. Senden nefret etmiyordum, sana kızgın da değildim. Hissettiğim tek şey korkuydu. Bana olan güvenin sarsılmış olmalıydı. Beni affetmeyebilirdin. İkinci bir şans tanımayabilirdin bana.”

               -“Sen de aptalsın! En az benim kadar aptalsın! Neyse, geçmişte kaldı artık her şey. Yeni bir sayfa açacağız seninle. Akşam bize gelsene. Seni eşimle tanıştırmalıyım. Hoşsohbet bir insandır, tanıştığın zaman çok seveceksin onu. Bizim oğlanlarla tanışırsın sonra. Küçüğü 17 yaşında, büyüğü 23. Koca adam oldular, zamanın nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlamıyorum… Biraz da sen anlat bakalım. Evlendin mi? Çocukların var mı? Mesleğin ne? Aman Allah’ım! Sanki bir dost değil de bir yabancı duruyor karşımda. Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum ki ben… Olsun, her şeyi anlatacağız birbirimize. Daha önümüzde uzun yıllar var. Geçmişin acısını çıkarmamıza yetecek kadar uzun yıllar...”

               -“Asude… Seni seviyorum benim mükemmel dostum...”

               Asude gülümseyerek Eylül’ün elini tuttu ve yürümeye başladılar. Dostluklarını zamanın tozlu raflarından indirmişlerdi artık. Gençlik yıllarının geçtiği bu sokaklarda ağır ağır gözden kayboldular…

16 Kasım 2013 Cumartesi

İstanbul'da Sonbahar -One Shot 1. Kısım-


                 Görkemli Boğaz Köprüsü’nün ardından yavaş yavaş kendini göstermekte olan parlak topun ışığı insanın gözlerini kamaştırıyordu. Tüm İstanbul adeta ayaklarının altındaydı. Köprüden vızır vızır geçen otomobillere baktığında yeni bir günün daha başladığını hatırlayarak yersiz bir mutlulukla doluyordu. Uzun siyah çizmelerinin kısa ökçeleri taşlarla döşenmiş yola vurdukça bir ritim oluşturuyordu. “Tak tak tak…” Hava soğuktu. Yanakları ve elleri soğuktan kurumuş, yer yer pembeleşmişti. Durdu ve etrafına bakındı. Geçmişe dair tanıdık bir mekan, bir yüz arıyor gibiydi. Aradığını bulamamış olacak ki yüzü bir anda çaresizlik ve üzüntüyle doldu. Ellerini ovuşturup üşüyen kulaklarını korumak için beresini aşağıya doğru çekti. Kollarını göğsünün altında birleştirerek emin adımlarla yoluna devam etti. “Tak tak tak…”

                 Köşe başındaki fırından gelen ekmek kokusu içini ısıtıyordu. Daha onlu yaşlarda hayattan bezmiş okullu çocukları gördüğünde kendi öğrencilik yılları geldi aklına. Bir an için çocukluğuna döndüğünü sandı. Hani o en büyük sıkıntısının yeni bir çift pabuç, en büyük acısının mahalledeki serseri çocukların patlattığı mavi topu olduğu günlere… Ah, ne güzeldi o günler!


                 Kalabalık bir ailede büyümüştü. İki ağabeyi vardı. Anneannesi ve dedesi de onlarla yaşıyordu o zamanlar. Şimdi ise cennette veyahut cehennemde olmalıydılar. Aralarında büyük ağabeyiyle dört, küçük ağabeyiyle de iki yaş vardı. İki ağabey ile büyüdüğünden hiçbir zaman diğer kızlar gibi olmamıştı. Diğerleri evcilik oynarken o, mahalledeki futbol maçlarının en çok aranan oyuncusu olurdu. Uzuneşekte de fena sayılmazdı doğrusu. Ağabeyleri onu kız kardeş olarak görmezlerdi hiç. Bu yüzden sıradan bir ağabey ve kız kardeşten çok daha yakındılar hep.

                 Anadolu’nun küçük bir şehrinde geçmişti çocukluğu. Babası subaydı. 14 yaşındayken, sıcak sayılabilecek bir yaz akşamında, hayatını bütünüyle değiştirecek olan o haberi vermişti annesi.
                 -“Babanın tayini İstanbul’a çıktı. Taşınacağız, hem de en kısa zamanda. Liseyi orada okuman senin için daha iyi olur hem. Biliyorum, buradan ayrılmak zor gelecek ama bazen yapmaya mecbur olduğumuz şeyler vardır…”

                 Yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle söylemişti bu sözleri annesi. Onun da tıpkı kendisi gibi gitmek istemediği her halinden anlaşılıyordu ama onun da dediği gibi, bazen yapmaya mecbur olduğumuz şeyler vardı…

***

                 -“246 Asude TURAN”

                 Kısa bir sessizlikten sonra insanın sinirlerini bozacak derecede ince bir kadın sesi tekrar sınıfın duvarlarına çarparak yankılanmaya başladı, “Asude! Yavrum uyumasana!”.
                 -“Özür dilerim hocam, buradayım.” diye karşılık verdi Asude.
                 -“Özür dilersin tabii! Bir kez de derse ilgili olsan şaşarım zaten! Anlamıyorum, hangi alemdesin ki sen?!”
                 -“Keşke ilgi çekecek bir dersiniz olsaydı…” dedi Asude, pek zor duyulacak bir sesle söylemişti bunu. Bir yandan elini yumruk yapıp sıkıyor, sinirine hakim olmaya çalışıyordu.
                 -“Ne dedin sen? Bir de utanmadan cevap veriyorsun ha? Çık dışarı! Hemen!” O ince ve sık sık çatlayan ses insanı sağır edebilecek cinstendi. Asude daha fazla dayanamadı ve,
                 -“Canıma minnet!” diye bağırdı.

                 Yüzündeki o alaycı gülümseme öğretmeni büsbütün çileden çıkarmış olacak ki Asude kapıyı çarpıp bir zafer kazanmışçasına koşarak okul bahçesine inerken bile o cırtlak ses duyulabiliyordu. Edebiyat dersinden kovulmak onun için elbette bir zafer sayılırdı. Kitap okumaktan da, yazmaktan da nefret ederdi Asude. “Sanki ben neyi seviyorum ki edebiyatı seveceğim?” diye homurdandı sessizce.

                 Yaşadığı şehri bırakıp bu İstanbul denen cehenneme geldiklerinden beri hayat onun için çekilmez bir hal almıştı. Büyük ağabeyi üniversitede okuyor, eve yalnızca tatillerde uğruyordu. Küçük ağabeyi ise onunla aynı okulda, fakat farklı bir sınıftaydı. Onlar büyüdükçe aralarındaki samimiyet de azalmıştı. Artık ne o uzuneşekler vardı, ne de futbol maçları… Genç kızlığa adım attığı günden beri annesi “Kızlar böyle yapmaz, kızlar şöyle yapmaz…” diyerek onu sevdiği şeylerden alıkoyuyordu. Ağabeyleri de “Sen kızsın, anlamazsın.” deyip duruyorlardı ona. Kız olmak neden bu kadar zor bir işti ki sanki? Pekâlâ kızlar da küfür edebilir, futbol oynayabilir ya da kavga edebilirdi. Öyleyse neden kibar olmak zorundaydı? Bu haksızlık değil de neydi?


                 Okul bahçesine adımını attığında gözüne kendi yaşlarında, sarışın, zayıf bir kız ilişti. Oturduğu bankta oldukça kalın olan bir kitabı okumakla meşguldü. Sarı saçları rüzgâr estikçe uçuşup gözlerinin önüne düşüyor, o da saçlarını kulağının arkasına atıp hiç bozuntuya vermeden okumaya devam ediyordu. Asude’nin kızın yüzünü uzaktan seçebilmesi olanaksızdı. Görebildiği tek şey bembeyaz bir ten ve sarı saçlardı.

                 Hızlı adımlarla kıza doğru yürümeye başladı. İlginçtir, içinde müthiş bir tanışma arzusu vardı. Sanki onunla tanışması gerekiyormuş gibi hissediyordu. Sanki buna mecbur gibiydi…

                 Onun oturduğu bankın diğer ucuna oturdu Asude. Sarışın kız önce kuşku dolu bir bakış attı bu kumral düz saçları beline uzanan, kırılacak bir dal gibi zayıf, kahverengi gözlü kıza. Ardından yüzüne bir gülümseme yerleşti. Asude ile göz göze geldiler. Asude’nin o an düşündüğü tek şey kızın dillere destan güzelliğiydi. Uzaktan baktığı zaman bu kadar güzel olduğunu fark edememişti. Altın sarısı saçları güneş ışığının da etkisiyle parıldıyor, bembeyaz teni adeta bir porselen bebeği andırıyordu. Kıpkırmızı dudakları ona vişneyi anımsatıyordu. Mavi gözleri adeta bir okyanus gibiydi. Ona baktıkça kendisini masallardaki cadılara benzetmekten kendini alamıyordu. Aman Yarabbi! Dünyayı melekler mi basmıştı acaba?

                 Bir an için kızın “Seni dinliyorum.” der gibi baktığını fark etti ve konuşma ihtiyacı hissetti.
                 -“Şey… Ben Asude. Çok yalnız görünüyordun da…”
                 -“Ben de Eylül. Görüyorum ki sen de yalnızsın…” dedi Eylül, elini Asude’nin omzuna koyarak. Yüzünde içten bir gülümseme vardı. İçten olduğundan tüm kalbiyle emindi Asude.

                 Eylül kitap okumaya ve bir şeyler yazmaya bayılıyordu. O kadar çok okuyordu ki Asude onun hakkında fikir sahibi olmadığı bir konu dahi görmemişti. Eline geçen her şeyi okurdu. Zamanla ona da aşılamıştı bu kitap sevgisini. Beraber okur, okudukları kitaplar hakkında konuşur, hatta bazen beraber kısa hikâyeler karalarlardı. Onunla tanıştığı gün hayatının birden bire tamamıyla değişeceğini elbette bilmiyordu. O gün onu dersten kovan nefret ettiği edebiyat öğretmenine şu an sonsuz bir minnet duyması da Eylül’le tanışmasındandı...



                 Zamanla arkadaşlıkları kitap okumanın ve okudukları kitaplar hakkında konuşmanın dışına çıkmaya başladı. Birbirlerine hayatlarını anlatıp birbirleriyle sırlarını paylaşıyorlardı. Çok uzun zaman geçmeden Asude, Eylül’ü hayatının merkezine koymuştu. Onun için dünyadaki en önemli şey Eylül’dü. Onunla gülüyor, onunla ağlıyor, her şeyi onunla yaşıyordu. İstanbul’u onun sayesinde sevmeye başlamıştı. Eylül için de durum farklı değildi. Asude onun için her şey demekti. İkisi de birbirlerinden ayrılmayı akıllarının ucundan bile geçirmek istemiyorlardı.


***

                İstanbul’da geçirdiği 3. yılındaydı... Asude artık 17 yaşında bir genç kızdı. Eylül ile tanışalı da 3 yıl olmuştu. 3 yıldır Eylül onun arkadaşı, dostu, kimi zaman ablası, kimi zaman kız kardeşi, kimi zaman da annesiydi.

                 Asude iki katlı evlerinin alt katındaki odasında, pek de derin olmayan bir uykudaydı. Odasını loş ve sarı bir ışık yayan bir gece lambası aydınlatıyordu. Penceresi bahçeye bakan bu oda oldukça sevimliydi. Yatağın her iki yanında da kitaplıklar vardı. Asude kitaplarla iç içe olmaktan büyük mutluluk duyuyordu. Onu kitaplarla tanıştıran Eylül’e çok şey borçluydu. Birkaç yıl öncesine kadar nefret ettiği kitaplar onun yol göstericisi olmuştu artık. Okuduğu her sayfada cahillikten bir adım daha uzaklaştığını hissediyordu. Kitap okumadığı her saniye sanki büyük bir günah işliyor gibiydi. Kitaplar artık onun için vazgeçilmezdi.

                 Sağ ayağı yorganın kenarından gözüküyordu. Sol kolunu başının üzerine koymuştu. Asude uyurken hafif hırıltılar çıkarıyordu. Yüzü şekilden şekle giriyor, bir aralık ağzını açıp bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat yalnızca ağzını oynatmakla yetiniyordu.

                 Rüyasında Eylül ile tanıştığı günü gördüğünü sanıyordu fakat bir şey onun yanına gitmesine engel oluyordu. Sanki aralarında camdan bir duvar varmış gibiydi. Eylül tıpkı o gün olduğu gibi kitabını okuyor, rüzgârda savrulan saçlarını kulağının arkasına atıyordu fakat Asude onun yanına gidemiyordu. Camdan duvarı yumruklayıp avazı çıktığı kadar bağırsa da bir türlü sesini Eylül’e duyuramıyordu. Bir aralık Eylül başını kaldırdı ve ona baktı. İşte o an Asude korkuyla titredi. Bedeni Eylül’ündü fakat yüzü, Asude’nin yüzüydü!

                 “Tık tık tık!”

                  Asude tıkırtıyı duyduğunda korkuyla yataktan fırladı. Tıkırtı pencereden gelmişti. Orada her kim varsa ona onu uyandırdığı için minnet duyuyordu. Yavaşça pencereye doğru yürüdü. Pencereyi açmasıyla yüzüne çarpan soğuk hava onu kendisine getirerek rüyanın etkisinden çıkmasına yardımcı oldu. Gecenin bir yarısı kimdi bu böyle?

Gaemjeong Belsoli -5.Bölüm-


(RADYO)

-“Onu böyle görmeye dayanamıyorum. Biliyorum, hepsi benim suçum.”
-“Kendinizi suçlayarak bir yere varamazsınız. Eğer bunu yapmaya devam etseydiniz, ileride çok daha fazla üzülebilirdi. Şimdi bir zaman kalbi kırık yaşayacak ama en sonunda bunun üstesinden gelecek ve bu onu çok daha güçlü biri yapacak. Size gelince bir süre vicdan azabı çekeceksiniz ama bunun sayesinde gerçeğin ne olduğunu öğrendiniz değil mi? Aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız, gerçekleri öğrenmişsinizdir. (V For Vandetta 2005)”
-“Sadece bir ilişkiydi, neden bu kadar zor oldu her şey? Neden acı çekiyoruz? Hiç mantıklı değil…”
-“ İnsan kalbinin içinde mantık arayan avanaktır. (O Brohter, Where Art Thou? 2000) Bu duygularınızla hareket ettiğiniz bir şeydi. Bu yüzden sonuçları da yine duygularınız üzerinde olacaktır. Ama şimdi yapmanız gereken yaşadıklarınızdan ve hatalarınızdan öğrenmek. Yaşamı ve acıyı.”
-“One ne diyeceğim?”
-“Hiçbir şey… O doğruyu kendi bulacak. Siz de öyle. Onu seviyorsanız yeniden birlikte olun, sevmiyor da sırf acıdığınız için yeniden birlikte olmak istiyorsanız… Emin olun bunu asla istemeyecektir.”
-“Yani ben şimdi bu vicdan azabıyla yaşamak zorunda mıyım?”
-“Evet. Hiçbir suçlu kendi öz mahkemesinde beraat edemez. (Juvenalis)”

***

Hana bu yere o kadar alışmıştı ki sanki hep buradaymış gibi hissediyordu. Her şey o kadar iyi gidiyordu ki… Bu zaman zarfında mekanın yegane garsonu hamile olduğu için işten ayrılmış ve yeri boş kalmıştı. Yeni birini bulmak yerine Hana modelliği tamamen bırakıp, burada sadece solist olarak değil, aynı zamanda yeni garson olarak da çalışmaya başladı. Çalışanlar da müşteriler de o kadar hoş insanlardı ki Hana yıllardır hep bunu beklemiş, en sonunda da aradığı ortama kavuşmuş gibiydi.
Çok geçmeden Jimin çalıştığı mağazanın iflas etmesi sebebiyle işsiz kaldı. Hana yeniden solist olarak görevinin başına döndü ve böylece yeni garson Jimin oldu. Ona Jimin’le aynı yerde olmak yeterdi. Bu onları o kadar mutlu ediyordu ki hiç durmadan yerleri silmeye bile razıydılar.

Yine aynı şeyleri yaptığı, sıradan ama bir o kadar da güzel bir gündü. Sonbaharın sonu olmasına rağmen hava pırıl pırıldı. Kuru soğuk insanı üşütüyordu ama yine de uzun zaman sonra güneşi görmek insanları mutlu etmişti.
Hiç müşteri yoktu. Jimin can sıkıntısından zaten temiz olan masaları yeniden siliyor, Hana da sahnedeki sandalyesinde oturmuş, elindeki gitarı tıngırdatıyordu. Patron ve onun aşçının yanında çalışan karısı da küçük oğullarının gösterisini izlemeye gitmişlerdi. Aşçıbaşı mutfakta tek başına, yeni tatlar denemekle meşguldü. Bu sırada kapı açıldı, Jimin ve Hana’nın kafası da otomatik olarak gelen müşteriye döndü ve hemen asıl işlerini icra etmeye başladılar.

Koyu kahverengi saçlı, uzun boylu, uzun yüzlü biriydi. Yüz hatları köşeliydi. Burnu ve ağzı yüzüne göre geniş görünse de kötü durmuyordu. Duruşunda kendine has bir havası vardı. Üzerinde koyu mavi bir kazak ve siyah bir hırka var. Başı öne eğikti, düşünceli görünüyordu. En köşedeki masaya ilişti. Sanki her an kalkacakmış gibi iğreti oturuyordu. Jimin siparişini almak için ona doğru ilerlerken bir an için korktu. Sanki gelen bir müşteri değilmiş de bir kanun kaçağıymış gibi hissetmişti.

-“Ne arzu edersiniz?” diye sordu ses tonuna hakim olmaya çalışarak.
-“Ben bir kahve alayım, şekersiz.” Dedi adam. Başka bir müşteri olsaydı Jimin istediği başka bir şey olup olmadığını sorardı ama bu sefer çekiniyordu. Kahve getirmeye giderken Hana’ya göz ucuyla müşteriyi işaret etti. Hana’nın yüzü “Ne oldu?” sorusuyla doluydu. Jimin sadece dudaklarını oynatarak “kahve” dedi ve sonra omuz silkip mutfağa yöneldi.

                Hana’nın tek anladığı şey de “kahve” kelimesi olmuştu. O da bundan kendi çıkarımını yaptı. Ve “Caffeine” şarkısını seslendirmeye başladı. 
                Jimin kahveyi götürdüğünde, Kikeun –ona uzun boylu anlamına gelen bu ismi takmıştı- gözlerini kapatmış, oldukça hafif bir şekilde başını sallıyordu. Jimin kıkırdamamak için kendini zor tuttu. Bu haliyle Kikeun oldukça komik görünüyordu. Kahveyi yavaşça önüne bıraktı. Ama şarkı bitene kadar Kikeun gözlerini açmadı. Jimin bunun daha iyi olduğunun farkındaydı çünkü kahve gerçekten çok sıcaktı. Sonra Hana’nın yanına gidip, çalacağı yeni şarkının hangisi olacağı konusunda karar vermeye çalıştılar. Sohbete o kadar dalmışlardı ki üçüncü bir ses araya girince şaşırdılar.

-“İstek parça yapmamız mümkün mü?” dedi Kikeun arkasını dönmeden.
-“Eğer bildiğim bir şeyse neden olmasın?” dedi Hana da.
-“How Can I.”  
-“TVXQ?” diye araya girdi Jimin. En sevdiği şarkıydı.
-“Evet, sanırım biliyorsun.” Jimin Hana’ya baktı, Hana da bunu başlaması için bir işaret olarak algıladı. Bir yandan da elinde olmada, bu şarkıyı istemesine neden olan şeyi merak etti.

“Sözler… Dinlememeliydim…
Bir gün için, keşke telefonumu unutsaydım…
Sözler… Kaybetmeme neden olan sözler…
Sözler… Zaten umurunda değil duygularım…

Seni nasıl unutabilirim? Seni unutmayı denemeli miyim?             
Geri dönemedik alışık olduğumuz şeye…

Seni sevdiğimi söylediğim zaman
Sen durdun ve ben kalbimin patlayacağını hissettim
Ama şimdi duran benim
Hiçbir şey yapmadan bir sonraki sözlerin için bekledim…”

Jimin Kikeun’un kahvesini almaya geldiğinde gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gördü. İçini öyle tuhaf bir hüzün duygusu kapladı ki, orada oturup onunla birlikte ağlayabilirdi. Bunun olmasını engellemek için, gerçi bunun için geç kalmıştı, hızla oradan uzaklaşmaya karar vermişti ki…
-“Sen neden ağlıyorsun?” diye sordu Kikeun.
-“Bu en sevdiğim şarkı.” Dedi Jimin. “Her dinlediğimde duygulanırım.”
-“Çok utanç verici.” Dedi Kikeun sert bir hareketle sildi gözlerini.
-“O her zaman “Sadece güçlü insanlar ağlayabilir.” Der.” Diye gülümsedi Jimin, Hana’yı göstererek. Kikeun Hana’ya baktı. Hana da ona… Her şeyi değiştirecek kişinin o olduğunu elbette bilemezdi.

“Onlara nasıl bakarsan bak, sözler acıtıyor
Sözler her şeyi nasıl bitireceğini söylüyor

Keşke zaman dursa… Keşke silip atabilsek…
Keşke zamanda geri gitsek… İlk tanıştığımız o güne.
…
Yüzümde akan gözyaşlarım ağzımı kaplıyor.
İnanması zor sözler…
Seni nasıl unutabilirim? Seni unutmayı denemeli miyim?             
Geri dönemedik alışık olduğumuz şeye…

Çünkü hala seni seviyorum,
Rüyalarımda bile onlar hala
İnanması zor sözler…”         


***

(Bu bölümdeki koyu renkli yazılar Kyuhyun’un “7 years of Love” şarkısının sözlerinden alıntıdır.)

Eunhee hiçbir şey için pişman değildi –çünkü o Eunhee idi, asla keşke demezdi- ama yine de kırgın hissediyordu. Bir süre mantıklı olduğunu göstermek adına sabretti. Ama en sonunda onu görüp durmanın iyi olmadığına karar verip, istifa dilekçesini yazdı.
-“Bunu yapmak zorunda değilsin.” Dedi Kyuhan.
-“Ama yapmak istiyorum.”
-“Her şeye rağmen birlikte çalışabiliriz sanırdım. Ayrılsak dahi arkadaş kalacağımıza dair birbirimizle anlaşmıştık.”
-“ Birbirimize bu kadar kolay veda edeceğimizi kimse bilemezdi. Yine de şimdi ayrıyız işte. O uzun yıllar boyunca biriktirdiğimiz anılar yok olup gitti artık. O genç yaşlarda nasıl tanıştığımızı şu anda hatırlayamıyorum bile… Belki de o yaşlarda olduğumuz için bir öyle bir böyleydik.  Ayrılık acı vericidir derler ama benim bunu hissedecek vaktim bile olmadı. Her şeyi akışına bırakmak gerek diye düşündüm sadece. Ağladım, zaman geçtikçe bir özlem duydum içimde. Aklımla kalbimin söyledikleri birbirine uymuyordu. Sık sık sende bana karşı bir soğukluk hissettim. Ama farkındaydım elimden bir şey gelmeyeceğinin…”
-“Özür dilerim…” dedi Kyuhan, demesi gerekenin bu olduğunu düşünüyordu.

-“Seni seviyorum, senden duymak istediğim asıl cümleydi.”

Grief Express / goodbye sea (Do Bemol)




"Üzgünüm dostum. Az önceki ufak çıkışım için affet." Matt bir an için ne diyeceğini bilemedi, kemkümledi, elini uzatır gibi oldu. "Sorun değil." Alenen görülüyordu ki, arkadaşımın egosu paramparça olmuştu. Erkek egosu işte... Min'in ondan daha iyi birini bulmuş olması, onu sinirlendirmişti. Bu sırada Min ikisinden tarafa bakmıyordu. Gerginliğini hissedebiliyordum. Tam ortamı yumuşatmak için kelime oyunu dolu iğrenç bir şaka yapacakken, girişte karşılaştığımız cimri patron bize "Prova yapmanız gerekmiyor mu sizin?!" diye bağırdı. Bu adam sınırlarını zorluyordu cidden. Ama haklıydı. Sahneye yöneldim, kenardan barın elektro gitarlarından birini elime aldım, Matt'e de elimle işaret ettim, o da bir bas aldı eline. Oldukça küçüktü aslında bu sahne ama akustiği harikaydı. "Ne yapıyoruz şimdi? İlk hangisinden başlayalım?" dedim. Matt umursamazca "Fark etmez, zaten eri topu iki şarkı çalacağız." dedi. Bu sırada halen Min ve Taehyun'a bakıyordu. Elinden şekeri alınmış çocuktan farkı yoktu... "O zaman Cruel and Beautiful World ile başlayalım, oradan Baby Can I Hold You'yu söyleriz. Bir de, araya Song Chan Sik klasiklerinden birini sıkıştıralım diyorum. Milli değerlerini unutan asalak kuşakların bilmesi gerek bu adamı." Matt omuz silkti. Tüm şevki gitmişti. Bu moralsizliği ve isteksizliği beni de etkilemez umarım sahnede, dedim içimden. Gerçi birlikte yaptığımız ilk şarkımız "Cruel and Beautiful World" belki onu yeniden hareketlendirebilirdi.


***




Zamanı geldiğinde ve biz Taehyun'un provada söylediği şarkının canlı performansına şahit olduktan hemen sonra, ki provanın yalınlığında bile beni etkileyen bu ses sahnenin loşluğu, etrafı buram buram sarmış fıçı bira kokusu ve alkışlarla adeta ilahi bir şeye dönüşmüştü gözümde, biz sahneye çıktık. Doğrusu Taehyun bütün öz güvenimi alıp götürmüştü. "Başlıyor muyuz?" Matt başını salladı. O da heyecanlıydı. Hawaii stili düzenlenmiş sahnenin düşük wattlı yeşil ışıkları, sadece Matt ve benim üzerimdeydi şimdi. Cruel and Beautiful World'den sonra daha önce hayatımda hiç alkışlanmadığım kadar alkışlanmıştım sanırım. 200 kişi karşımda beni ve Matt'i, bizim emeğimizi alkışlıyordu. Bundan daha yüce ne olabilirdi ki? İkinci şarkıya geçtiğimizde, duygusal yapım beni elevermiş, gözlerimden ışığın da etkisiyle yeşil yeşil gözyaşları akıyor, yanağımı sarıyordu. Son şarkımızdaysa, kelimenin tam anlamıyla ağlıyordum. Kulağıma takdir cümleleri çalınıyordu, gözlerim kapalıydı ve ben şarkının içinde yitmiştim.


Belki hiçbir zaman uluslarası sahnelerde çalamayacaktım, belki en azından kendi ülkemde bile bilinemeyecektim ama kimin umurundaydı ki bu? Ben şuan buradaydım, sigara dumanı genzimi yakıyor, etraftaki insanların konuşmaları beni mutlu ediyor ve canım inanılmaz bira çekiyordu. Bir yandan da şarkımı söylüyordum. Ben buradaydım ve bu anı yaşıyordum, bundan daha güzeli ne olabilirdi! Yavaşça gözlerimi açtım, beni alkışlayan o elleri görmek istiyordum... Bu egonun çok daha ötesinde bir istekti. Ama göz kapaklarımın açılışı ile gördüğüm tek şey kalabalığın içerisindeki bir yüz oldu. Bütün spotlar ona doğrultulmuş gibiydi.

Bu da kimdi böyle? Neden hiç kimseyi göremiyordum? Yoksa... Yoksa tüm bunlar bir rüya mıydı? Etraf sessizleşmişti. Bir anda şarkı söylemeyi bıraktığımı fark ettim. Matt durmuştu, herkes, her şey, zaman durmuştu. Hemen kendimi toparladım. Bu durağanlığı yıkmak için sanki en başından planlanmış gibi bir üç saniye daha bekleyip çıkabildiğim en yüksek notaya çıktım. Şaşkın dinleyici bir anda ıslık çalmaya beni alkışlamaya başladılar. Böylece şarkıyı bitirmiş olduk. Sahneden indiğimde, gözlerim karanlığın içinde gördüğüm o kişiyi arıyordu. Hala rüya mı değil mi emin değildim. Min'in yanına geldiğimde Taehyun'un "Harikaydınız! Bir an sözleri unuttuğunu sandım ama..." açıklamalarını dinlemeden Min'e dönüp "Tokatla beni!" dedim. "Ne?" "Tokatla beni Min. Ne bileyim koluma yumruk at, tekmele, yeter ki rüyada mıyım değil miyim anlayayım!" O sırada koluma inen bir yumruğun acısıyla inledim. "NE YAPTIĞINI SANIYORDUN SAHNEDE!" Matt tüm öfkesini benden çıkartmaya karar vermişti belli ki. "Bilmiyorum bir an kendimi kaybettim sanırım." dedim sakince. "Her neyse. Ben gidiyorum." Taehyun ve Min'e pis bir bakış attıktan sonra arkasına bakmadan gitti. Huysuz Şirin'e benziyordu aynı. Ama aklımda ondan daha önemli bir şey vardı. "Şey çocuklar..." ikisinin de yüzü bana dönmüştü. İç çektim. "Boşverin. Ben birazdan yanınıza gelirim." Kalabalığa karışıp o çocuğu ya da adamı belki de kızı aramaya başladım. "Hey!" "Yavaş olsana!" Hepsini duymamazlıktan gelerek yoluma devam ettim. Yarım saat boyunca bütün barı erkekler tuvaletine kadar aramama rağmen bulamamıştım onu. Yoksa şizofreni belirtileri mi göstermeye başlıyordum? Bir anda bir melankoli ve düşkırıklığı sarmıştı beni. Arka kapıdan barın çöplerinin atıldığı kısma çıktım. Daracık bir alandı burası ve yüce çöp dağını geçmeyi başarabilirseniz tam önünüzde akıp giden Seul gece hayatının bir parçası olabilirdiniz. Önüme çıkan metal bir bira kutusunu tekmeledim. "Lanet olsun!" Kenara çökmüş oturuyordum şimdi de. Sahnede vücudumu saran adrenalin beni terke edince tüm ruh çöküntüme bir de yorgunluğum eklenmişti. Tam oracıkta uykuya dalacakken bir ses beni kendime getirdi. "Öhö, öhö." Biri öksürüyordu. Başımı kaldırdım, görünürde kimse yoktu. Bugün cidden halüsinasyonlar beni buluyordu. Başımı yeniden duvara dayadım. Gözlerimi kapadım. "Burada mı uyuyacaksın?" Gözlerimi açtım. Karşımda yüzü sigara dumanıyla kaplanmış bir beden vardı. 


"Ha?" tek söyleyebildiğim bu olmuştu. "Sarhoş musun sen?" Bir anda yüzünü yüzüme gömmüştü. Aramızda üç santim falan vardı herhalde. "Hıh, hıh". Burnuyla beni kokluyordu. "Yoo, gayet de ayıksın. Yoksa hap falan mı aldın diyeceğim ama rengin de gayet yerinde." "Yorgunum sadece." dedim. Loş ışıkta suratını doğru dürüst göremiyordum bile. "Gel, kalkmana yardım edeyim." dedi centilmence. Gerek yok, deyip kalktım. Yüzünü şimdi net bir biçimde görebiliyordum. Hadi canım! "Sen..." Bu oydu! Sahnede görebildiğim tek kişi! Yüzüne dokundum. "Sen... SEN GERÇEKSİN." "Bir çok bağlama göre değişse de, evet sanırım gerçeğim." dedi. Hiç şaşırmış, garipsemiş görünmüyordu bu tuhaf hareketlerimi. Deli olduğumu düşüyordu muhtemelen. Güldüm. Mutluydum ve tüm enerjim yerine gelmişti. "Sen cidden gerçeksin!" deyip mutlulukla sarıldım ona. "Ben Miah." elimi uzattım. "Ben de bar görevlisi do bemol." diye karşılık verdi ve sonra da arka kapıyı açıp benim geldiğim yerden içeri girdi. "Hey! Bekle bir dakika!" Bu neydi şimdi? 

***

Kendimi küçük daireme attığımda her tarafım ağrıyordu, değişik duygular içerisindeydim ve hiç misafirle uğraşacak havamda değildim. "Teşekkürler çocuklar." deyip kapıyı suratlarına kapadım. Beni eve Taehyun ve Min getirmişti. Min'in mavi arabasının "eskimiş koltuk" kokusu midemi ağzıma getirmişti. Tuvalete yönelirken salonda duran minik radyomu açmıştım. 

“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların melodisi) başlıyor.”

Bu programı seviyordum. Entellektüel bir yanı vardı ama buna rağmen ukalaca konular işlenmiyordu. Günlük hayatta sizi saran problemleri paylaştığınız, dert ortağınız gibi bir şeydi. Ben kusarken Gaemjong Belsoli startını almıştı bile. 

“Şimdi çalacağım parçanın yeri benim için çok ayrı. Bu şarkının söylendiği ilk gün en iyi arkadaşımla tanıştım. Hala en iyi arkadaşım ve sonsuza dek öyle kalacak. TVXQ’nun Hug şarkısı şimdi sizlerle.”

Acaba arasam mı bu gece? Arayıp neden bahsedeceğim ki... Hem... şuan kusuyorum! Kusarak mı konuşacağım. "Bööğ, böğ, böğğ!" ya da kusmuk dilinden tercümesiyle "Merhaba ben Miah!". Kusmam bitince radyonun başına geçip dinlemeye başladım. Bir süre sonra, sallanan koltuğumda uyuya kalmıştım.

15 Kasım 2013 Cuma

Gaemjeong Belsoli -4.Bölüm-


Dört gün sonra Jimin oraya gittiğinde Hana “Be Ok” şarkısını söylüyordu. Ve gerçekten de Hana’nın dediği gibi ufak ama nezih bir yerdi. Aslında çok da ufak sayılmazdı ama çok şirin görünüyordu. Zaten Jimin uçsuz bucaksız ama bir tavanı olan yerlerden hoşlanmazdı, ona soğuk ve tehlikeli gelirdi.
                Gidip Hana’ya en yakın olan masalardan birine oturdu, zaten içeride fazla kişi de yoktu. Hemen yanındaki masada genç bir çift, kahve içiyor ve sessizce sohbet ediyorlardı. Yaşamlarından memnun oldukları her hallerinden belliydi. Diğer masada orta yaşlı bir adam kitap okuyordu. Başka bir masada dört-beş tane adam sanattan konuşuyorlardı. Jimin bu mekanın daha entelektüel insanların geldiği bir yer olduğunu anlamakta güçlük çekmedi. Entel ama orta halli insanlar.
               
                Hana şarkısını bitirdiğinde sağda oturan bir adamla konuşup yanına geldi. Kendisinden daha yaşlı görünen başka bir kadınla oturan bu adam, bu yerin sahibiymiş. Güler yüzlü, konuşkan bir adamdı. Hana onun aynı zamanda çok da anlayışlı olduğundan bahsetti. O kadar rahatmış ki ne zaman, hangi şarkıyı söylemek istiyorsa onu söyleyebiliyormuş. Zaten adamın buraya işletme sebebi de para kazanmak değilmiş, hep hayallerinde böyle bir yere sahip olmak varmış. O da iyice yaşlanmadan hayallerini gerçekleştirmek istemiş.

                Daha sonra Jimin’in kardeşinin yanına gitmesi gerekince Hana da işinin başına döndü. Müşteri kadrosu değişmişti. Şimdi daha fazla çift vardı. Jimin çıkarken Hana “In The Autumn” şarkısını söylüyordu. Jimin gülümsedi, bu şarkıyı o da çok severdi.

***

                Hava soğuk olmamasına rağmen Eunhee nedense üşüdüğünü hissediyordu. Kyuhan’ın koluna daha sıkı sarıldı. Ama fayda etmiyordu onu üşüten zaten Kyuhan’ın soğukluğuydu.
-“Çok mu üşüyorsun? Aslında soğuk değil.” Dedi Kyuhan.
“Soğuk olan sensin.” Diye geçirdi içinden Eunhee ama bir şey söylemedi, sorun çıksın istemiyordu.
-“Bilmiyorum, biraz üşüdüm sadece.” Dedi.
-“Eve gidelim mi?” diye sordu Kyuhan.
-“Hayır, gitmek istemiyorum.”
Han Nehri’nin karşısında oturmuş durgun suyu seyrediyorlardı.
-“Yeniden resim yapıyorum.” Dedi Kyuhan. Eunhee’nin vereceği tepkiyi merak ediyordu.
-“Gerçekten mi? Çok güzel.” Diye karşılık verdi Eunhee, aslında ilgilenmediği çok belliydi.
-“Ve bundan sonra daha az mesai yapacağım.”
-“Doğru bir karar.” Dedi Eunhee. “Çok yıprandın son zamanlarda.”
-“Sen de dinlenebilirsin.”
-“Hayır, ben iyiyim.”
-“Peki… Biz dinlenelim mi?” diye sordu Kyuhan aniden. Bunu uzun zamandır söylemek istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyordu. Şimdiyse elinde olmadan, ağzından çıkıvermişti. Eunhee kendini geri çekti.
-“Ne demek istiyorsun?”
-“Mutlu değiliz.” Dedi Kyuhan. “İkimiz de.”
-“Evet.” Diye onayladı Eunhee. “Değiliz. Çünkü ben seni seviyorum ama sen beni sevmiyorsun.”
-“Sen de beni sevmiyorsun.” Dedi Kyuhan.
-“Bunu nereden bilebilirsin?” diye sordu alaycı bir gülümseme ile Eunhee. Ve acı dolu.
-“Bensiz yaşamak seni öldürür mü?”
                Eunhee cevap vermedi. Düşünmek istemiyordu çünkü cevabın hayır olacağını elbette biliyordu. Ama bu onu sevmediği anlamına gelmezdi ki…
-“Park Kyu Han’ın ne zamandan beri aşk hakkında bir fikri var?”
-“Konuyu değiştirme.” Dedi Kyuhan ciddi bir sesle. “Bensiz yaşayabilirsin, belki çok daha iyi.”
-“Sensiz yaşamayan birini bulabileceğini mi sanıyorsun? Aptallık etme.”
-“Hayır, onsuz yaşayamayacağım birini arıyorum.”

***

(RADYO)

“Herkes korkar. Ölümden korkuyoruz, gelecekten korkuyoruz, güvenmekten korkuyoruz, sevdiklerimizi kaybetmekten korkuyoruz, sevmekten ya da sevilmekten korkuyoruz. Farklı şeyler belki ama herkesin korktuğu bir şeyler muhakkak var. Peki ne yapacağız biz bütün korkularımızlar? Jacek Yerka’nın bir sözü vardır ‘Bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.’ Biraz hafifletirsek bugün her neden korkuyorsak onu gözden geçirelim. Grip olmaktan mı endişe ediyoruz, en fazla ne olabilir ki? Kanser de olabilirdik... Her zaman daha kötüsü vardır ama biz ondan değil de bu ufak şeyden endişe ediyor ve korkuyorsak şanslı sayılmaz mıyız?
Ya da korku kötü bir duygu mudur? Çoğu zaman kendimize çeki düzen vermemizi sağlamaz mı? ‘Hep aynı şey oluyor. Ölümden gerçekten korkmaya başladığında hayatın değerini anlıyorsun.’ (Leon the professionel 1994) Gerçekten de öyle değil mi? Bir şeyler için korkacak duruma gelmeden önce onun bize verilen bir hediye olduğunu anlamıyoruz. Zamanın bitmesinden korkmaya başlamadan önce zamanın ne kadar önemli olduğunu anlayamıyoruz. Korku işe yarayabilir, hiçbir işe yaramayan şey korkaklıktır.”


-“Ben… Ben o kadar çok şeyden korkuyorum ki… En başta da korkularımı itiraf etmekten korkuyorum. Bunun üstesinden gelmek… Öylesine zor ki… ”
-“Bak birini ettin bile. Hadi şimdi bir tanesini daha söyle… Görüyorsun ki, o kadar da zor değil.”
-“Ben… Ben ağlamaktan korkuyorum. Bu beni daha da güçsüzleştirecekmiş gibi hissediyorum. Bazen ağlamayı çok istememe bunu yapmak beni ölesiye korkutuyor.”
-“Sadece güçlü insanlar ağlayabilir hâlbuki. ‘Ağlamaktan korkma! Zihnindeki acı veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.’”

***
-“Üzgünüm.” Dedi gözlerindeki yaşları silerken Kyuhan. “Bütün bunları yaşamanı istemezdim.”
-“Unut hepsini, yeniden başlamak çok mu imkânsız bir şey?”
-“Geçmişi silmek imkânsız... Sen de yoruldun, neden diretiyorsun?”
-“Hepsi bu kadar mıydı? Son bu şekilde mi gelecekti? Bunu kabul edemiyorum.”
-“Benim gibi biriyle birlikteyken nasıl daha fazlasını bekleyebiliyordun? En başında söylemiştim, uyarmıştım seni. Ama unuttun, unutmak istedin.”
-“Değişirsin sandım…”
-“İşte bu yüzden diyorum ya… Sen beni gerçekten sevmedin ki hiç. Nedenler hep yüzeyseldi.”
-“Bu doğru değil, her şeye rağmen seninle kaldım.”
-“Çünkü hep, hatta şuan bile değişmemi bekliyorsun. Söylemem gereken şeyi söylememi…”
-“Senin için onca şey yaptım ama sen bana bunu bile çok gördün.”
-“Bizim gibi sığ insanlar için işler hep böyledir, değil mi? Yaptığın her şeyin bir karşılığı olmalıdır.”
-“Karşılığını beklemeden yaptığım şeyler de var.”
-“Neymiş o?”
-“Seni sevdim. Ve hala seni seviyorum.” Dedi Eunhee. Bu sözüne karşılık bir cevap almayı hiç bu kadar istememişti. Her şeyi çözen şeydir bu iki kelime derlerdi, öyleyse şimdi de çözmeliydi.
-“Sen her bunu söylediğinde ben daha fazla korkuyorum.”
-“Bu nasıl olabilir? Ne için korkuyorsun?”
-“Yağmuru sevdiğini söylüyorsun ama yağmur yağınca şemsiye açıyorsun, güneşi sevdiğini söylüyorsun ama güneş açınca gölgeye kaçıyorsun, rüzgârı sevdiğini söylüyorsun ama rüzgâr çıkınca pencereni kapatıyorsun. İşte, bunun için korkuyorum. Beni de sevdiğini söylüyorsun.” (Shakespare)