16 Kasım 2013 Cumartesi

Grief Express / goodbye sea (Do Bemol)




"Üzgünüm dostum. Az önceki ufak çıkışım için affet." Matt bir an için ne diyeceğini bilemedi, kemkümledi, elini uzatır gibi oldu. "Sorun değil." Alenen görülüyordu ki, arkadaşımın egosu paramparça olmuştu. Erkek egosu işte... Min'in ondan daha iyi birini bulmuş olması, onu sinirlendirmişti. Bu sırada Min ikisinden tarafa bakmıyordu. Gerginliğini hissedebiliyordum. Tam ortamı yumuşatmak için kelime oyunu dolu iğrenç bir şaka yapacakken, girişte karşılaştığımız cimri patron bize "Prova yapmanız gerekmiyor mu sizin?!" diye bağırdı. Bu adam sınırlarını zorluyordu cidden. Ama haklıydı. Sahneye yöneldim, kenardan barın elektro gitarlarından birini elime aldım, Matt'e de elimle işaret ettim, o da bir bas aldı eline. Oldukça küçüktü aslında bu sahne ama akustiği harikaydı. "Ne yapıyoruz şimdi? İlk hangisinden başlayalım?" dedim. Matt umursamazca "Fark etmez, zaten eri topu iki şarkı çalacağız." dedi. Bu sırada halen Min ve Taehyun'a bakıyordu. Elinden şekeri alınmış çocuktan farkı yoktu... "O zaman Cruel and Beautiful World ile başlayalım, oradan Baby Can I Hold You'yu söyleriz. Bir de, araya Song Chan Sik klasiklerinden birini sıkıştıralım diyorum. Milli değerlerini unutan asalak kuşakların bilmesi gerek bu adamı." Matt omuz silkti. Tüm şevki gitmişti. Bu moralsizliği ve isteksizliği beni de etkilemez umarım sahnede, dedim içimden. Gerçi birlikte yaptığımız ilk şarkımız "Cruel and Beautiful World" belki onu yeniden hareketlendirebilirdi.


***




Zamanı geldiğinde ve biz Taehyun'un provada söylediği şarkının canlı performansına şahit olduktan hemen sonra, ki provanın yalınlığında bile beni etkileyen bu ses sahnenin loşluğu, etrafı buram buram sarmış fıçı bira kokusu ve alkışlarla adeta ilahi bir şeye dönüşmüştü gözümde, biz sahneye çıktık. Doğrusu Taehyun bütün öz güvenimi alıp götürmüştü. "Başlıyor muyuz?" Matt başını salladı. O da heyecanlıydı. Hawaii stili düzenlenmiş sahnenin düşük wattlı yeşil ışıkları, sadece Matt ve benim üzerimdeydi şimdi. Cruel and Beautiful World'den sonra daha önce hayatımda hiç alkışlanmadığım kadar alkışlanmıştım sanırım. 200 kişi karşımda beni ve Matt'i, bizim emeğimizi alkışlıyordu. Bundan daha yüce ne olabilirdi ki? İkinci şarkıya geçtiğimizde, duygusal yapım beni elevermiş, gözlerimden ışığın da etkisiyle yeşil yeşil gözyaşları akıyor, yanağımı sarıyordu. Son şarkımızdaysa, kelimenin tam anlamıyla ağlıyordum. Kulağıma takdir cümleleri çalınıyordu, gözlerim kapalıydı ve ben şarkının içinde yitmiştim.


Belki hiçbir zaman uluslarası sahnelerde çalamayacaktım, belki en azından kendi ülkemde bile bilinemeyecektim ama kimin umurundaydı ki bu? Ben şuan buradaydım, sigara dumanı genzimi yakıyor, etraftaki insanların konuşmaları beni mutlu ediyor ve canım inanılmaz bira çekiyordu. Bir yandan da şarkımı söylüyordum. Ben buradaydım ve bu anı yaşıyordum, bundan daha güzeli ne olabilirdi! Yavaşça gözlerimi açtım, beni alkışlayan o elleri görmek istiyordum... Bu egonun çok daha ötesinde bir istekti. Ama göz kapaklarımın açılışı ile gördüğüm tek şey kalabalığın içerisindeki bir yüz oldu. Bütün spotlar ona doğrultulmuş gibiydi.

Bu da kimdi böyle? Neden hiç kimseyi göremiyordum? Yoksa... Yoksa tüm bunlar bir rüya mıydı? Etraf sessizleşmişti. Bir anda şarkı söylemeyi bıraktığımı fark ettim. Matt durmuştu, herkes, her şey, zaman durmuştu. Hemen kendimi toparladım. Bu durağanlığı yıkmak için sanki en başından planlanmış gibi bir üç saniye daha bekleyip çıkabildiğim en yüksek notaya çıktım. Şaşkın dinleyici bir anda ıslık çalmaya beni alkışlamaya başladılar. Böylece şarkıyı bitirmiş olduk. Sahneden indiğimde, gözlerim karanlığın içinde gördüğüm o kişiyi arıyordu. Hala rüya mı değil mi emin değildim. Min'in yanına geldiğimde Taehyun'un "Harikaydınız! Bir an sözleri unuttuğunu sandım ama..." açıklamalarını dinlemeden Min'e dönüp "Tokatla beni!" dedim. "Ne?" "Tokatla beni Min. Ne bileyim koluma yumruk at, tekmele, yeter ki rüyada mıyım değil miyim anlayayım!" O sırada koluma inen bir yumruğun acısıyla inledim. "NE YAPTIĞINI SANIYORDUN SAHNEDE!" Matt tüm öfkesini benden çıkartmaya karar vermişti belli ki. "Bilmiyorum bir an kendimi kaybettim sanırım." dedim sakince. "Her neyse. Ben gidiyorum." Taehyun ve Min'e pis bir bakış attıktan sonra arkasına bakmadan gitti. Huysuz Şirin'e benziyordu aynı. Ama aklımda ondan daha önemli bir şey vardı. "Şey çocuklar..." ikisinin de yüzü bana dönmüştü. İç çektim. "Boşverin. Ben birazdan yanınıza gelirim." Kalabalığa karışıp o çocuğu ya da adamı belki de kızı aramaya başladım. "Hey!" "Yavaş olsana!" Hepsini duymamazlıktan gelerek yoluma devam ettim. Yarım saat boyunca bütün barı erkekler tuvaletine kadar aramama rağmen bulamamıştım onu. Yoksa şizofreni belirtileri mi göstermeye başlıyordum? Bir anda bir melankoli ve düşkırıklığı sarmıştı beni. Arka kapıdan barın çöplerinin atıldığı kısma çıktım. Daracık bir alandı burası ve yüce çöp dağını geçmeyi başarabilirseniz tam önünüzde akıp giden Seul gece hayatının bir parçası olabilirdiniz. Önüme çıkan metal bir bira kutusunu tekmeledim. "Lanet olsun!" Kenara çökmüş oturuyordum şimdi de. Sahnede vücudumu saran adrenalin beni terke edince tüm ruh çöküntüme bir de yorgunluğum eklenmişti. Tam oracıkta uykuya dalacakken bir ses beni kendime getirdi. "Öhö, öhö." Biri öksürüyordu. Başımı kaldırdım, görünürde kimse yoktu. Bugün cidden halüsinasyonlar beni buluyordu. Başımı yeniden duvara dayadım. Gözlerimi kapadım. "Burada mı uyuyacaksın?" Gözlerimi açtım. Karşımda yüzü sigara dumanıyla kaplanmış bir beden vardı. 


"Ha?" tek söyleyebildiğim bu olmuştu. "Sarhoş musun sen?" Bir anda yüzünü yüzüme gömmüştü. Aramızda üç santim falan vardı herhalde. "Hıh, hıh". Burnuyla beni kokluyordu. "Yoo, gayet de ayıksın. Yoksa hap falan mı aldın diyeceğim ama rengin de gayet yerinde." "Yorgunum sadece." dedim. Loş ışıkta suratını doğru dürüst göremiyordum bile. "Gel, kalkmana yardım edeyim." dedi centilmence. Gerek yok, deyip kalktım. Yüzünü şimdi net bir biçimde görebiliyordum. Hadi canım! "Sen..." Bu oydu! Sahnede görebildiğim tek kişi! Yüzüne dokundum. "Sen... SEN GERÇEKSİN." "Bir çok bağlama göre değişse de, evet sanırım gerçeğim." dedi. Hiç şaşırmış, garipsemiş görünmüyordu bu tuhaf hareketlerimi. Deli olduğumu düşüyordu muhtemelen. Güldüm. Mutluydum ve tüm enerjim yerine gelmişti. "Sen cidden gerçeksin!" deyip mutlulukla sarıldım ona. "Ben Miah." elimi uzattım. "Ben de bar görevlisi do bemol." diye karşılık verdi ve sonra da arka kapıyı açıp benim geldiğim yerden içeri girdi. "Hey! Bekle bir dakika!" Bu neydi şimdi? 

***

Kendimi küçük daireme attığımda her tarafım ağrıyordu, değişik duygular içerisindeydim ve hiç misafirle uğraşacak havamda değildim. "Teşekkürler çocuklar." deyip kapıyı suratlarına kapadım. Beni eve Taehyun ve Min getirmişti. Min'in mavi arabasının "eskimiş koltuk" kokusu midemi ağzıma getirmişti. Tuvalete yönelirken salonda duran minik radyomu açmıştım. 

“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların melodisi) başlıyor.”

Bu programı seviyordum. Entellektüel bir yanı vardı ama buna rağmen ukalaca konular işlenmiyordu. Günlük hayatta sizi saran problemleri paylaştığınız, dert ortağınız gibi bir şeydi. Ben kusarken Gaemjong Belsoli startını almıştı bile. 

“Şimdi çalacağım parçanın yeri benim için çok ayrı. Bu şarkının söylendiği ilk gün en iyi arkadaşımla tanıştım. Hala en iyi arkadaşım ve sonsuza dek öyle kalacak. TVXQ’nun Hug şarkısı şimdi sizlerle.”

Acaba arasam mı bu gece? Arayıp neden bahsedeceğim ki... Hem... şuan kusuyorum! Kusarak mı konuşacağım. "Bööğ, böğ, böğğ!" ya da kusmuk dilinden tercümesiyle "Merhaba ben Miah!". Kusmam bitince radyonun başına geçip dinlemeye başladım. Bir süre sonra, sallanan koltuğumda uyuya kalmıştım.

15 Kasım 2013 Cuma

Gaemjeong Belsoli -4.Bölüm-


Dört gün sonra Jimin oraya gittiğinde Hana “Be Ok” şarkısını söylüyordu. Ve gerçekten de Hana’nın dediği gibi ufak ama nezih bir yerdi. Aslında çok da ufak sayılmazdı ama çok şirin görünüyordu. Zaten Jimin uçsuz bucaksız ama bir tavanı olan yerlerden hoşlanmazdı, ona soğuk ve tehlikeli gelirdi.
                Gidip Hana’ya en yakın olan masalardan birine oturdu, zaten içeride fazla kişi de yoktu. Hemen yanındaki masada genç bir çift, kahve içiyor ve sessizce sohbet ediyorlardı. Yaşamlarından memnun oldukları her hallerinden belliydi. Diğer masada orta yaşlı bir adam kitap okuyordu. Başka bir masada dört-beş tane adam sanattan konuşuyorlardı. Jimin bu mekanın daha entelektüel insanların geldiği bir yer olduğunu anlamakta güçlük çekmedi. Entel ama orta halli insanlar.
               
                Hana şarkısını bitirdiğinde sağda oturan bir adamla konuşup yanına geldi. Kendisinden daha yaşlı görünen başka bir kadınla oturan bu adam, bu yerin sahibiymiş. Güler yüzlü, konuşkan bir adamdı. Hana onun aynı zamanda çok da anlayışlı olduğundan bahsetti. O kadar rahatmış ki ne zaman, hangi şarkıyı söylemek istiyorsa onu söyleyebiliyormuş. Zaten adamın buraya işletme sebebi de para kazanmak değilmiş, hep hayallerinde böyle bir yere sahip olmak varmış. O da iyice yaşlanmadan hayallerini gerçekleştirmek istemiş.

                Daha sonra Jimin’in kardeşinin yanına gitmesi gerekince Hana da işinin başına döndü. Müşteri kadrosu değişmişti. Şimdi daha fazla çift vardı. Jimin çıkarken Hana “In The Autumn” şarkısını söylüyordu. Jimin gülümsedi, bu şarkıyı o da çok severdi.

***

                Hava soğuk olmamasına rağmen Eunhee nedense üşüdüğünü hissediyordu. Kyuhan’ın koluna daha sıkı sarıldı. Ama fayda etmiyordu onu üşüten zaten Kyuhan’ın soğukluğuydu.
-“Çok mu üşüyorsun? Aslında soğuk değil.” Dedi Kyuhan.
“Soğuk olan sensin.” Diye geçirdi içinden Eunhee ama bir şey söylemedi, sorun çıksın istemiyordu.
-“Bilmiyorum, biraz üşüdüm sadece.” Dedi.
-“Eve gidelim mi?” diye sordu Kyuhan.
-“Hayır, gitmek istemiyorum.”
Han Nehri’nin karşısında oturmuş durgun suyu seyrediyorlardı.
-“Yeniden resim yapıyorum.” Dedi Kyuhan. Eunhee’nin vereceği tepkiyi merak ediyordu.
-“Gerçekten mi? Çok güzel.” Diye karşılık verdi Eunhee, aslında ilgilenmediği çok belliydi.
-“Ve bundan sonra daha az mesai yapacağım.”
-“Doğru bir karar.” Dedi Eunhee. “Çok yıprandın son zamanlarda.”
-“Sen de dinlenebilirsin.”
-“Hayır, ben iyiyim.”
-“Peki… Biz dinlenelim mi?” diye sordu Kyuhan aniden. Bunu uzun zamandır söylemek istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyordu. Şimdiyse elinde olmadan, ağzından çıkıvermişti. Eunhee kendini geri çekti.
-“Ne demek istiyorsun?”
-“Mutlu değiliz.” Dedi Kyuhan. “İkimiz de.”
-“Evet.” Diye onayladı Eunhee. “Değiliz. Çünkü ben seni seviyorum ama sen beni sevmiyorsun.”
-“Sen de beni sevmiyorsun.” Dedi Kyuhan.
-“Bunu nereden bilebilirsin?” diye sordu alaycı bir gülümseme ile Eunhee. Ve acı dolu.
-“Bensiz yaşamak seni öldürür mü?”
                Eunhee cevap vermedi. Düşünmek istemiyordu çünkü cevabın hayır olacağını elbette biliyordu. Ama bu onu sevmediği anlamına gelmezdi ki…
-“Park Kyu Han’ın ne zamandan beri aşk hakkında bir fikri var?”
-“Konuyu değiştirme.” Dedi Kyuhan ciddi bir sesle. “Bensiz yaşayabilirsin, belki çok daha iyi.”
-“Sensiz yaşamayan birini bulabileceğini mi sanıyorsun? Aptallık etme.”
-“Hayır, onsuz yaşayamayacağım birini arıyorum.”

***

(RADYO)

“Herkes korkar. Ölümden korkuyoruz, gelecekten korkuyoruz, güvenmekten korkuyoruz, sevdiklerimizi kaybetmekten korkuyoruz, sevmekten ya da sevilmekten korkuyoruz. Farklı şeyler belki ama herkesin korktuğu bir şeyler muhakkak var. Peki ne yapacağız biz bütün korkularımızlar? Jacek Yerka’nın bir sözü vardır ‘Bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.’ Biraz hafifletirsek bugün her neden korkuyorsak onu gözden geçirelim. Grip olmaktan mı endişe ediyoruz, en fazla ne olabilir ki? Kanser de olabilirdik... Her zaman daha kötüsü vardır ama biz ondan değil de bu ufak şeyden endişe ediyor ve korkuyorsak şanslı sayılmaz mıyız?
Ya da korku kötü bir duygu mudur? Çoğu zaman kendimize çeki düzen vermemizi sağlamaz mı? ‘Hep aynı şey oluyor. Ölümden gerçekten korkmaya başladığında hayatın değerini anlıyorsun.’ (Leon the professionel 1994) Gerçekten de öyle değil mi? Bir şeyler için korkacak duruma gelmeden önce onun bize verilen bir hediye olduğunu anlamıyoruz. Zamanın bitmesinden korkmaya başlamadan önce zamanın ne kadar önemli olduğunu anlayamıyoruz. Korku işe yarayabilir, hiçbir işe yaramayan şey korkaklıktır.”


-“Ben… Ben o kadar çok şeyden korkuyorum ki… En başta da korkularımı itiraf etmekten korkuyorum. Bunun üstesinden gelmek… Öylesine zor ki… ”
-“Bak birini ettin bile. Hadi şimdi bir tanesini daha söyle… Görüyorsun ki, o kadar da zor değil.”
-“Ben… Ben ağlamaktan korkuyorum. Bu beni daha da güçsüzleştirecekmiş gibi hissediyorum. Bazen ağlamayı çok istememe bunu yapmak beni ölesiye korkutuyor.”
-“Sadece güçlü insanlar ağlayabilir hâlbuki. ‘Ağlamaktan korkma! Zihnindeki acı veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.’”

***
-“Üzgünüm.” Dedi gözlerindeki yaşları silerken Kyuhan. “Bütün bunları yaşamanı istemezdim.”
-“Unut hepsini, yeniden başlamak çok mu imkânsız bir şey?”
-“Geçmişi silmek imkânsız... Sen de yoruldun, neden diretiyorsun?”
-“Hepsi bu kadar mıydı? Son bu şekilde mi gelecekti? Bunu kabul edemiyorum.”
-“Benim gibi biriyle birlikteyken nasıl daha fazlasını bekleyebiliyordun? En başında söylemiştim, uyarmıştım seni. Ama unuttun, unutmak istedin.”
-“Değişirsin sandım…”
-“İşte bu yüzden diyorum ya… Sen beni gerçekten sevmedin ki hiç. Nedenler hep yüzeyseldi.”
-“Bu doğru değil, her şeye rağmen seninle kaldım.”
-“Çünkü hep, hatta şuan bile değişmemi bekliyorsun. Söylemem gereken şeyi söylememi…”
-“Senin için onca şey yaptım ama sen bana bunu bile çok gördün.”
-“Bizim gibi sığ insanlar için işler hep böyledir, değil mi? Yaptığın her şeyin bir karşılığı olmalıdır.”
-“Karşılığını beklemeden yaptığım şeyler de var.”
-“Neymiş o?”
-“Seni sevdim. Ve hala seni seviyorum.” Dedi Eunhee. Bu sözüne karşılık bir cevap almayı hiç bu kadar istememişti. Her şeyi çözen şeydir bu iki kelime derlerdi, öyleyse şimdi de çözmeliydi.
-“Sen her bunu söylediğinde ben daha fazla korkuyorum.”
-“Bu nasıl olabilir? Ne için korkuyorsun?”
-“Yağmuru sevdiğini söylüyorsun ama yağmur yağınca şemsiye açıyorsun, güneşi sevdiğini söylüyorsun ama güneş açınca gölgeye kaçıyorsun, rüzgârı sevdiğini söylüyorsun ama rüzgâr çıkınca pencereni kapatıyorsun. İşte, bunun için korkuyorum. Beni de sevdiğini söylüyorsun.” (Shakespare)

14 Kasım 2013 Perşembe

Grief Express / goodbye grief (Merhaba!)






  Karakter Tanıtımları;
Min
Miah

Mi Ah: Koreli bir hatunumuz kendisi. Indie grup furyasına katılmış ve blues'tan punk'a, raggae'ye kadar geniş bir genresi olan Grief Express'in solisti. 

Melankolik de olabiliyor, tam bir çocuk da. Bas gitar ve saksafon ile keman çalabiliyor. Seul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi. Beş parasız.
Min, Miah'ın en yakın arkadaşı. 5 yıldır Fransız Dili ve Edebiyatı okuyor. Arctic Monkeys hayranı, Sex Pistols aşığı, geveze, ukala, inatçı ve duygusal bir tip. Orta halli bir ailenin yüksek halli, zeki çocuğu.

 Bu Oasis hayranı arkadaşımız Kore'de yaşayan bir İngiliz, Matt. Grubun back-vokal'i, elektro gitaristi, bazen piyanisti. 25 yaşında. Ayrıca "Grief Express"in isim babası.  (solda) Ve sağdaki de, Nam Taehyun. Nam sahne adı, grubun Miah ile birlikte solisti. Uçuk kaçık, hafif deli, çocuksu.  (Hikayeye bu bölümde dahil oluyor.)
                                                                             


"Goodbye Grief"




Glumb... Glumb... Glumb...

Su kabarcıkları, önceki kiracıların eskittikleri küvetin yüzeyinde bir belirip bir yok oluyorlardı. 

Glumb... Glumb... Glumb...

Mia, "Glumb" adında bir şarkı sözünü üzerinde çalışıyordu o sırada. "Bir su baloncuğu kadar amaçsız..." Melodi kafasında canlanırken, bateri işini halledebilecek arkadaşlarını da hatırlamaya çalışıyordu.

Glumb... Glumb... GLUMB! AAH!

Az kalsın boğuluyordu. Şarkıya öylesine dalmıştı ki, küvetin içine gömüldüğü sırada ciğerlerindeki tüm oksijeni tüketmişti. Bir refleks olarak beyni, kafasını suyun dışarısına kaldırmasını emrettiğinde, ciğerleri odadaki tüm oksijeni çekmeye çalışıyordu. Dikkatsiz kız! Daha geçen gün elini yakmıştı, şimdi de az kalsın kendini öldürüyordu. Müzik aşkı böyle bir şey olsa gerek, dedi içinden, bu onu gülümsetmeye yetmişti. Küvetten çıkıp bornozunu giydiği gibi eline ilk geçen kağıda az önce uydurduğu sözleri yazmaya başladı. Hiç fena değildi. Bunu Matt'e söylemeliydi, onun parmaklarında bu şarkı harika bir şahesere dönüşebilirdi. Ama önce üstünü giymeliydi. Bu akşam, Shaman'da sahne alacaklardı. Bugün iyi geçerse, belki düzenli olarak çıkabilirlerdi Shaman'da. Belki... 

***

Telefonum çalmaya başladı. Ella Fitzgerald, en muhteşem yorumuyla "Cry Me A River"ını söylerken, doğrusu elim bir an telefonu açmaya gitmedi. 10 saniye daha bu sesin keyfini çıkarmak isterdim ama arayan yakın arkadaşım Min'di. "Efendim?" "Miah! Miah! Miah! Tahmin et bakalım arkadaşının başına nasıl bir talih kuşu kondu!" "Ha?" Ne bileyim ben ne kondu, nasıl kondu... "Bugün randevuya çıkıyorum! Hem de... BİR MELEZ İLE! Çocuk müzik bölümünden, acayip yakışıklı bir şey, kültürlü falan... Nazik de! Sabah, kantinde otururken fark ettim, masasına falan geçip muhabbet açınca iş zaten kendiliğinden gelişti! Çok heyecanlıyım, biliyorsun bu..." Cümlesini devam ettirmedi. Telefonun öbür tarafından içini çektiğini duyabiliyordum. "Bu Matt'ten sonra benim için bir ilk." "Senin için çok mutluyum Min... Gerçekten. Keyfine bak bugün olur mu? Hiç bir şeyin mutluluğunu bozmasına izin verme." "O işi bende biliniz efenim." Telefonu kapattı ben de arkadaşımın sonunda geçmişini arkasında bırakmasına keyiflenerek sırıtmaya başladım. Aslında Min ve Matt için her şey güzel başlamıştı. Min, dil öğrencisi. Fransız Dili ve Edebiyatı okurken, benim sayemde Matt ile tanıştı ki, o zamanlar bende Matt'le yeni tanışmış sayılırdım. Yabancıydı, Koreliler'den korkuyordu ve çulsuzdu. Şayet enstrüman çalamasaydı umurumda bile olmazdı onun bu hali ama kurmayı planladığım grubum için paha biçilemez bir avantajdı. Her neyse, Matt'i bir gün bizim fakülteye getirdiğimde, o zamanlar çok samimi olmadığım Min ile karşılaşmıştık. Kim bu? muhabbetleri falan derken, üçümüzün arasındaki dostluk gittikçe güçlenmeye başladı. Nereden baksanız 5 yıllık bir dostluğumuz var. Min ve Matt'in arasındakiler, fazla fazla güçlü olunca... Bilirsiniz işte, "çıkmaya" başladılar. Uzun sürdü bu. Ta ki Matt Min'den sıkıldığını bahane ederek ayrılana kadar. Tipik bir balık burcu olan arkadaşım Min'in, bu "kıçına tekmeyi yeme" sendromunu atlatması da nereden baksanız bir buçuk yılını aldı. Şimdi de, Matt hayatına tam gaz devam ederken, onun da bu işten sıyrıldığını görmek... 

Odama doğru yollandım. Düşüncelerimi bölen telefonumun ekranından beni uyaran saat olmuştu. Alelacele dolabımdan bir kot bir tişört alıp üstümü değiştirdim, aynada yüzümü asimetrik gösteren bakımsız kaşlarıma şekil verdim ve hazırdım! Apartmanımdan çıkıp, binamın rengarenk merdivenlerinden inip, bisikletime atladığımda Seul'ün yolları bana amede olmalıydı, çünkü bir anda yine beni gelip saran o "What a wonderful world!" ruh halime bürünmüştüm yine. İstikametim, Matt'in evi, oradan prova, oradan sahne ve oradan da tüm dünyanın adımızı bileceği gelecek. Tam pedal ileri! 

***

"Kahretsin! Bacaklarım pert..." Bir yandan bacaklarımı ovuşturuyor, bir yandan da Matt'e bir numaralı "yavru köpek bakışı"mı atıyordum. Bu demekti ki, TAKSİ TUTMALIYIZ. STOP. MATT YORGUNLUKTAN ÖLÜYORUM. STOP. BANA MERHAMET ET! STOP. Şükürler olsun ki Matt, beni kırmadı. Kısa bir süre sonra gelen ilk taksiye atlayıp, "Shaman'a." dedim. Bu şehirde herkes Shaman'ı bilirdi. 

Vardığımızda, kapıda karşılaştığım bir "yetkili" bizi sahneye doğru götürdü. "Bugünlük ücretsiz çalacaksınız." "Siktir! Bu ne şimdi?!" Matt'in bu ani İngilizce çıkışına karşımızdaki adam şaşkın ve anlamayan gözlerle baktı. İyi ki adam İngilizce bilmiyordu. "Ne diyor bu?" "Neden böyle olduğunu sordu." "Bana, küfrediyor gibi geldi." "Ne münasebet! Arkadaşım yarı Alman bu yüzden dili size garip gelmiş olabilir." dedim. Hayal gücümün sınırlarını zorluyordum durumu kurtarmak için. Bir yandan bıyık altından gülen Matt, ich'li mich'li bir şeyler söylerek -kafadan atıyordu- durumu doğrular gibi yaptı. Adam inanmış gibiydi. "Tamam neyse. Gidin de provanızı yapın." Emriniz olur paşam. 

Kahkaha atmamak için kendini zor tutan Matt, tüm kontrolsüzlüğüyle koyverdi kahkahasını. Sessiz olması için onu dürterken ben de ha güldüm, ha gülecektim. "Şişşt!" Prova yapacağımız sahnenin önüne geldiğimizde, aniden önümüzde bir çocuk belirmişti.




Matt, "Kim bu Alfonso kılıklı?" dedi. Hakaret edeceği zamanlar asla Korece kullanmazdı. Karşısındakinin anlayamadığını görüp eğlenen, sadistçe bir tarafı vardı ama bu sefer karşımızdaki, "Adım Alfonso değil, Taehyun." diyerek Avrupai bir eda ile Fransızca cevap verdi. Hem İngilizce hem de Fransızca biliyor, üstelik Koreli? Hadi canım. Bu sefer de Matt hiç bir şey anlamadan bakıyordu. "Her neyse, sessiz olun." Dramatik bir dönüşle sahneye çıktı Taehyun-ssi.  Söylediği şarkı hiç fena değildi, sesiyse bu kıytırık sahnede bile görkemini insana hissettiriyordu... Tanrım! Bu çocuğun sesi cidden iyiydi. Bir anda telefonum çalmaya başladı. İçimden bu güzel sesi dinlememi engellediği için okkalı bir küfür savurduktan sonra kim arıyor bakmadan, gayet sert bir biçimde "Alo?!" dedim. "Miah?" "Ah... Efendim Min?" "Provanızı bölmedim değil mi? Nerede olduğunuzu soracaktım, seni izlemek istiyorum." "Hayır bölmedin, Shaman'dayız, görünüşe göre en az 10 dakika sonra başlayacağız zaten provaya..." İçimi çektim. "Aa! Tam da Shaman'ın yakınlarındaydım. Bekle, geliyorum hemen." Aslında Min'in gelmesini istemiyordum. Matt'le karşılaşmaları gerilim yaratabilirdi pekala ama inatçı arkadaşım bir şeye karar verdi mi onu fikrinden döndürmeye kimsenin gücü yetmez.   


***

Min geldiğinde çok ilginç şeyler oldu. Bara girdikten sonra sahnenin bulunduğu yere gelen arkadaşım bizi görmeden ufak bir çığlık koyuverdi. Bir anda odada bulunan ben, Matt ve Bay Avrupai de dahil ortalama 7 kişinin gözleri Min'in üzerine şaşkınlıkla döndü. Hemen akabinde sahnenin hoparlörlerinden bir "Min?" sorusu duyuldu. Bunu soran ne ben ne de Matt'tik. Bay Avrupai Taehyun, sahneden en yakın arkadaşıma adıyla ve son derece samimi bir biçimde hitap etmişti. Bakışlarımı Min'e çevirdim yeniden. Neler oluyordu burada böyle? "Taehyun! Ne yapıyorsun sen burada?" Demek Taehyun... Sadece adıyla hitap ediyordu. "Min, neler oluyor burada?" dedim en sonunda. Matt'se halen boş boş ikisine bakmaktaydı. "Miah... Bu... Geçen gün sana bahsettiğim kişi; Taehyun. Taehyun, bu da en yakın arkadaşım Miah. Evet, şimdi tanıştınız." Matt'i tanıtma gereği bile duymamıştı... Kindar arkadaşım benim! Ama... Hey! Bu çocuk Min'in yeni sevgilisi miydi yani? Hadi canım. İmkanı yok. Şu garip saçları, Lennon çakması gözlükleri ve bu smokin gibi kıyafetiyle... Hayır, hayır, hayır. Entel dantel tipin tekiydi Taehyun. "Suit Up!" mottosu olduğundan da şüphelenmiyor değildim hani. Aslında... Şimdi bakınca...  Liam Gallagher'i inanılmaz derecede andırıyordu. Sadece miyopsanız... 





Düşüncelerimi bölen Taehyun'un bana doğru uzattığı eli oldu. "Baştan başlayalım. Ben Taehyun. Min'in arkadaşıyım." "A-ah... Ben de Miah." Elini sıktıktan sonra, Taehyun Matt'e "Bu da kim?" dercesine bakıyordu. Min'e baktım. Başını salladı. İş başa düşmüştü. "Bu da Matt. I-ıh... İngiliz kendisi. Şey... Min ve benle nereden baksan 5-6 yıldır arkadaş." Taehyun ona da elini uzattı, "Üzgünüm dostum. Az önceki ufak çıkışım için affet."

***

Ve ilk bölüm biter. Daha önce hiç özenmediğim kadar özendim ayol. Fotoğraflar kullandım, afiş falan yaptım -kıytırık ama olsun :'3 Düşünceleriniz neler peki?

13 Kasım 2013 Çarşamba

Gaemjeong Belsoli -3.Bölüm-


Hana elindeki gitarla o kadar uğraşmıştı ki Jimin en sonunda dayanamayıp elinden alıverdi.
-“Ben gidince yaparsın.” Dedi.
-“Ama anlamıyorsun.” Dedi Hana. “İlham perim sensin benim.”
-“Bunu biliyorum güzelim ama ilham perin çok sıkıldı. Hadi dışarı çıkalım.”
-“Dışarıda ne yapacağız?”
-“Parka gidelim.” Dedi Jimin gülerek. “Sallanmak da ilham verir.”

-“Ah Jimin Jimin…” dedi mutluluk patlaması yaşayan Hana. “Neden Jimin’sin sen?”
-“Yine saçmalayacaksan Hana, ben gidiyorum.”
-“Tamam tamam. Sen de hemen kızma ama.”
-“Üzgünüm… Sen bana bakma.” Dedi Jimin. “Bu aralar çok gerginim.”
-“Neden?”
-“Mağazada işler iyi gitmiyor. Patron birinin işten çıkarılabileceğini söyledi.”
Hana bir an ne diyeceğini bilemedi.
-“Komik bir kızsın, Gaemjeong Belsoli’yi birlikte sunabiliriz.” Dedi neden sonra Hana.
-“Yapma Hana…” dedi gülerek Jimin. “Sanki oradan çok kazanıyorsun da.”
-“Sen gelirsen reytingler artar zaten.”
-“Tabi ki. Muhteşem(!) sesimle bir şarkı patlatırım, gerisi zaten gelir.”
Hana gülümseyerek Jimin’in omzuna uzandı.
-“Eğer öyle bir şey olursa mutlaka bir çözüm yolu buluruz Jimin.” Dedi. “Mutlaka buluruz.”

Daha sonra Hana’nın satmayan indie albümlerinden ve radyo programının yerlerde sürünen reytinglerinden bahsettiler.
-“Eğer bu işler biraz daha iyi gitseydi,” dedi Hana, “Modellik yapmak zorunda kalmazdım.”
-“Ama böylece pek çok ünlünün de geldiği defilelere çağırılıyorsun.”
-“O kadar çok ünlü var ki yolda yürürken bile birkaç tanesiyle karşılaşıyorsun zaten. O kadar sıkıcı ve yorucu bir iş ki… İnsanın modellikten zevk alması nasıl mümkün olabilir?”
-“Senin şarkıların gerçekten çok güzel, neden popüler değilsin anlamıyorum. Saçma sapan şarkıları olup da ünlü olan pek çok grup var.”
-“Boş ver gitsin, zaten yakında modellik yapmayı da bırakacağım.”
-“Ne? Nasıl yani? Ne yapacaksın?”
-“Bir teklif var, kabul etmeyi düşünüyorum. Ufak ama nezih bir yer… Orada çalışmaya başlayacağım.”
-“Ne olarak?”
-“Şarkı söyleyeceğim. Küçük bir sahne, gitar ve ben. Bu kadar.”
-“Şey… İyi bir yer olduğundan eminsin değil mi?”
-“Tabi ki eminim, haftaya başlıyorum. İş çıkışında sen de gel, kendi gözlerinle gör.”

***

-“Ona biraz zaman tanı.” Dedi karşısında oturup, onu anladığını iddia eden arkadaşı.
-“İki yıl oldu.” Dedi Eunhee. “Daha ne kadar beklemeliyim?”
-“Ya o senin için doğru kişi değilse?”
-“Bunun önemi yok.”
-“Nasıl olmaz?”
-“Kime göre doğru? Neye göre? Bence “doğru kişi” sadece insanların uydurduğu bir şey.”
-“Diyelim öyle… Ondan daha iyisi yok mu?”
-“Muhakkak vardır. Ama ben onu istiyorum.”
-“Neden onda ısrar ediyorsun?”
-“Onu seviyorum.”
-“Peki ya o? O seni seviyor mu?”
-“O…” dedi Eunhee. “Çok farklı biri… Bütün duygularını içinde yaşar. Sevse de bunu belli etmez. Ki bana kalırsa o, kendinden başka hiç kimseyi sevmez.”

***

“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların Melodisi) başlıyor.”

-“Başlıyoruz!” diye bağırdı Kyuhan. Fırçayı eline aldı ve ilk şarkının ilk notasıyla birlikte boyayı tuvalle buluşturdu. Radyoda Kim Ye Lim’in Colorful’ı çalıyordu.

“Bugünkü konumuzu siz belirlemek ister misiniz? Hadi, hangi konuda konuşmak istiyorsanız bizi arayın, ne istiyorsanız onu konuşalım.”
               
-“Ne konuşmak istiyorum?” diye sordu kendine Kyuhan. “Şuan nasıl daha iyi resim yapabilirim onu bilmek istiyorum.” Dedi gülerek sonra. “Olumlu duygulardan konuşalım, canlı renkler kullanıyorum çünkü. Umut etmekten mesela…” Bu düşünce çok hoşuna gitti. Ani bir hareketle elindekileri masanın üzerine bırakıp telefonu eline aldı.

-“Merhaba! Hoş geldiniz bayım.”
-“Merhaba, yine ben.”
-“Ne söylemek istersiniz?”
-“Ben umut hakkında konuşmak istiyorum. Bu aralar pek çok şey için umudum var. Gerçekten mutlu olabileceğime inanmaya başladım. Her şeye rağmen…”
-“ Kimsenin ne kendisi ne de hayatı mükemmel değildir. Ancak şöyle bir iyiyle kötüyü teraziye koyduğumuzda apaçık görürüz ki her zaman iyi olan şeyler daha çoktur. Hayat dardır, doğru ama umut da geniş, der Goethe. Fakat önemli olan bunu fark edebilmek öyle değil mi? O zaman umut etmek her zamankinden daha kolay olur. Umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler asla ölmez.” (The Shawshank Redemption 1994)

-“Ben pek çok kötü şey yaşadım. Hepsinden kötüsü annesiz büyüdüm ve kardeşlerim beni sevmezdi, hiç arkadaşım da yoktu. Hep acılarıma odaklandım ve bu her şeyin daha da kötü olmasına neden oldu. Her zaman karamsardım. Çoğu zaman hiçbir şeyin iyi olmayacağını düşünüp durdum. Ama sonra… Bir akşam yine sizi dinlerken hayatımı gözden geçirdim. Geçmiş… Yine anılarda hep acılar vardı. Stanwick’in dediği gibi hep geçmişi yaşadığım için çöktüm.
                Ancak durup iyi olan ne vardı diye düşündüğümde aklıma çok daha fazlası geldi. Zekâm ve resim yeteneğim bana verilmiş özel şeylerdi. Çok iyi bir kariyer yaptım. Ayrıca annem olmasa da babam her zaman bana karşı çok iyi olmuştur, her şeyimle ilgilenmiştir. Hiç sağlık sıkıntısı da çekmedim, maddi açıdan sorun yaşamadım. Kimse tarafından terk edilmedim. Sevdiklerim elimden kayıp giderken sadece seyirci kaldığım da olmadı. Hep ne istiyorsam onu yaptım.

                Bütün bunları düşününce kendi kendimi ümitsizliğe ittiğimi fark ettim. Tek yaptığım buydu. Mutlu olmak için dar kalıplara aldırmadan yine ne istiyorsam onu yapmalıydım, bu sorunun başka cevabı yoktu ve önümde herhangi bir engel de… Şimdi durup, pencereden dışarı bakıyorum ve her şey için teşekkür ediyorum. Ne yapmak istediğim ya da kim olmak istediğim sadece benim elimde. Yani mutlu olmak da öyle… Ve ben artık bunu yapabileceğimi inanıyorum. Umut ediyorum. Çünkü korktukça tutsak, umut ettikçe özgürsün.” (The Shawshank Redemption 1994)

12 Kasım 2013 Salı

Gaemjeong Belsoli -2.Bölüm-


Kyuhan artık biliyordu. Yun tavsiye vermez, sadece doğru soruları sorardı. Bu yüzden Kyuhan artık ne yapacağını biliyordu. Bu tür programlarla hep dalga geçerdi. Aradığında önce “Ben ne yapıyorum ya?” diye düşünmüştü. “Ne yapacağını bilmeyen bir insan değilim. Kimseye akıl danışacak da değilim.”

Sabah kalkıp telefonuna baktığında bir mesaj gördü, Eunhee konuşmak istiyordu. Kyuhan ancak işten sonra buluşabileceklerini söyledi, hem onun da söylemek istedikleri vardı. Zaten Kyuhan’ın konuşma metni çoktan hazırdı.

Her zamanki restorantta buluştuklarında söze Eunhee başladı:
-“Ne anladığını çok merak ediyorum.” Dedi. “Jocha-sshi.”
Kyuhan tereddüt etti, her zaman söylediği “Jocha-sshi”lerden biri miydi yoksa dünkü yayınla bir ilgisi mi vardı bu hitabın? Ama Music City çok dinlenen bir radyo değildi, gerçi Eunhee başlı başına radyo dinlemezdi. Müzikle ya da başka herhangi bir sanatla ilgilenmezdi. O akılcı biriydi, mantığıyla hareket ederdi. Kyuhan’ın onıunla birlikte olma sebebi de buydu. Ama sonradan fark etmişti ki Eunhee de bir kadındı ve kadınlar duygusal ilişkilerde hiç mantıklı olamıyordu. Zaten adı üstünde “duygusal ilişki”ydi.
-“Neyi  ne anladığımı?”
-“Dünkü davranışımdan…” Kyuhan rahatladı, soruya cevap vermek yerine:
-“Seni dinliyorum Eunhee.” Dedi. Yumuşak bir sesle:
-“Dün biraz saçma davrandım, özür dilerim.” Diye konuştu o da.
-“Önemli değil.” Dedi Kyuhan ama önemliydi, ilk değildi ve son da olmayacaktı.
-“Sen ne söyleyecektin?” diye sordu Eunhee.
-“Be-ben mi?” Kyuhan’ın söylecekleri hazırdı ama doğru anın bu olmadığını hissediyordu.
-“Kavga etmeyelim diyecektim.” Diye yalan söyledi. Eunhee gülümsedi:
-“Haklısın, hayat bunun için çok kısa.”

Eunheee, Kyuhan’ın cevabının dürüst bir yanıt olmadığını biliyordu ama bir yandan da Kyuhan haklıydı. Bilmedikleriyle daha mutlulardı.

Kyuhan eve gelir gelmez kendini yatağa attı.
-“Ben ne yaptım böyle?” diye sızlandı. Koskoca Park Kyu Han nasıl olur da içinden geçenleri bir kıza söyleyemezdi? Yoksa Eunhee’ye karşı sandığından fazlasını mı hissediyordu? Kalbini yokladı. Dün Yun ona sorduğunda demek istediğini anlamıştı, eğer Eunhee’siz yaşamak onu çok da etkilemiyorsa onu sevmiyor demekti. Ve hayatında bir “Eunhee”nin olmaması Kyuhan’a kötü bir şey gibi gelmemişti. Hatta bir sürü şikayetten uzak, huzurlu bir hayattı. Onu seviyor olamazdı. Yoksa olabilir miydi? Saate baktığında on olduğunu gördü, saat gelmişti, hemen radyoyu açtı. Yun yine her zamanki jeneriği ile programın açılışını yapıyordu. Birkaç şarkıdan sonra bugünün konusunun da “gelecek” olduğunu söyledi.

“Hepimizin geleceğe dair hayalleri ve planları var değil mi? Hadi bugün onlardan bahsedelim. Ben gelecekte bir indie sanatçısı olarak daha fazla kişiye hitap etmek istiyorum. Bunun için çalışıyorum ve kendi şarkılarımı yapmak için bol bol müzik dinliyorum. Umarım hayallerimi gerçekleştirebilirim. Peki sizin hayalleriniz ve planlarınız ne? Ya da şuandan başlayalım. Mutlu musunuz? Yapmak istediğiniz şey bu mu? Bu hayat sizin, ne yapmak istiyorsanız onu yapın.”

Kyuhan düşündü. Kendisinin hayalleri neydi? Eskiden pek çok hayali vardı ama şimdi hepsi önemini kaybetmişti. Yapmak istediği şey ne, olmak istediği kişi kimdi?

“Platon’a sorarlar, insanın en garip bulduğunuz özelliği nedir diye… Cevap verir, para kazanmak için sağlıklarını verirler, sonra sağlıklarını geri kazanmak için para verirler. Küçükken hemen büyümek isterler, büyüyünce de çocukluklarını özlerler. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar ama hiç yaşamamış gibi ölürler…”

Kyuhan “Ne kadar da doğru…” diye düşündü. Peki şimdi ne yapması gerekiyordu?
Hayatını gözden geçirdi. Küçük bir çocukken astronot olmak istiyordu ama çocukluğunu pek fazla yaşayamamıştı, dolayısıyla pek fazla hayal de kuramamıştı. Erken yaşta zekası keşfedilince –IQ’su 132 çıkmıştı ve bu onu resmi değerlere göre bir dahi yapıyordu- diplomat olan babası onun eğitimine daha da önem vermişti. Babasının ona olan düşkünlüğü önceleri hoşuna gitse de daha sonra kardeşlerinin onu kıskanıp, ondan uzaklaşmalarını neden olmuştu. Böylece Kyuhan tamamen yalnız kalmıştı. Çocukluğunu üç kelimeyle özetlerdi: Arkadaşsız, kardeşsiz ve annesiz.

Normal yaşıtlarından üç sene önce üniversite sınavına girmiş, on dokuz yaşında hukuk fakültesinden mezun olmuştu. Babasının desteğiyle önemli kişilerin yanında tecrübe kazandıktan sonra yirmi dört yaşında küçük de olsa kendi özel hukuk şirketini kurmuştu. Şimdi yirmi altı yaşında olan Kyuhan zorlu davaların altından kalkmış, çevresinde ünlü bir avukattı. Bütün bu göz kamaştırıcı kariyerinin ona getirdiği şey stres, uykusuzluk ve ne yapacağını bilmediği paralardı.

Fiziksel olarak da gelişmişliği ona üniversitede kolaylık sağlamıştı. İlk kız arkadaşını burada edinmişti ve kızın onun yaşından haberi bile olmamıştı. Ardında pek çok kızla birlikte olmuş ama hiçbirine aşık olmamıştı. Hem zaten böyle duygular ona göre değildi. Kendisini seven bir annesi, onu koruyan bir kardeşi ya da her zaman yanında olan bir arkadaşı yoktu. O nasıl başka birine bağlanabilirdi ki?

Eunhee’yi şirketini ilk kurduğu zaman stajyer olarak yanına almıştı. Aslında onları yakınlaştıran aynı yaşta olmalarıydı. İkisi de birbirinin zeka ve mantığından etkilenmişti. Zamanla Eunhee Kyuhan’a daha çok bağlansa da Kyuhan için Eunhee sadece Eunhee idi. Bu kadar uzun süre birlikte olmaları bile bir mucizeydi. Zaten Kyuhan sadece sorun çıkmasın diye sessiz kalırdı.

Peki asıl konuya geri dönerse… Kyuhan hayatının geri kalanında ne yapacaktı? Uzun uzun düşündü, ölçüp biçti. Bu sırada radyoda You’re Bad, One Minute Back, Maybe Tomorrow, Cafe çaldı. Kyuhan her şeyi sistematik hale getirdiğinde Hello&Goodbye çalıyordu.

Öncelikle Eunhee’den ayrılmak istiyordu. Sonra da liseden beri en büyük hobisi olduğu halde artık ilgilenmediği şeye, resime ağırlık verecekti. Önce buna zamanının olmadığını söylemişti kendine ama sonra fark etti ki istese muhakkak zaman bulabilirdi. Uzun zamandır kitap da okumuyordu, hayret! Halbuki hiç arkadaşının olmadığı zamanlarda bu dünyadan uzaklaşmak için sürekli kitap okurdu. Ne çok şey değişmişti böyle hayatında… Ne zaman bu kadar işkolik olmuştu? Evet evet, ne işe ne de başka birine… Artık kendine vakit ayırma zamanı gelmişti.

Radyoyu ikinci kez ararken bu sefer kendinden daha emindi.

-“Merhaba, hatta dün arayan Jocha-sshi var. Nasılsınız?”
-“İyiyim, sağ olun, siz?”
-“Ben de iyiyim, siz arayınca daha iyi olduk, dün bizi endişelendirmiştiniz.”
“Ben mi?” Diye düşündü Kyuhan.
-“Bunun için üzgünüm. Siz çok yardımcı oldunuz. Ne yapmam gerektiğini anladım.”
-“Peki yapabildiniz mi?”        
-“Henüz değil ama yapacağım. Ben teşekkür etmek için aradım.”
-“Ne için?”
-“Bana neden sürekli mutsuz ve yorgun hissettiğimi anlattınız.”
-“Peki… Neden?”
-“ Hiç hayalim olmadığı için… Sanırım kendi istediğim şeyleri değil toplumun istediği-ya da dayattığı mı demeliyim?-  şeyleri yaptığım için böyleydim. Ama şimdi ne yapacağımı biliyorum, kendime daha fazla vakit ayıracak ve daha fazla hayal kuracağım.”

-“Ve duygularınıza daha fazla değer verin bayım. Üzülün, sevinin, kızın, umut edin, mutlu olun, acı çekin, ağlayın… Her duyguyu dolu dolu yaşayın. İnsan olduğunuzu iliklerinize kadar hissedin. İncinmekten korkmayın çünkü sadece insan olanlar incinebilir.”

10 Kasım 2013 Pazar

Gaemjeong Belsoli -1.Bölüm-

                Çalan saati kapatırken kendini tuhaf hissediyordu. Her an bir şey olacakmış gibi... Elini yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı yaptı, bir yandan da gazeteye göz gezdirdi. Dişlerini fırçalarken aynada kendini incelemeye başladı. Çok yorgun görünüyordu.
                Kendisini rahatsız etmemesi için önce saçlarını topladı. Günlük bakımını yaptıktan sonra tarayıp, eliyle şekil verdi. Dar paça, koyu renk bir kot pantolon, üzerine de saçlarına uyum sağlayacak kırmızı bir kazak giydi. Kahverengi botlarını ve ceketini giyerken kışın çok erken çabuk geldiğini düşünüyordu. Küçük dairesinin kapısını kilitlerken bu monoton hayatını sevdiğini söyledi kendine.
                Her zaman gittiği kitap ve CD mağazalarını gezerken işe gitmesi gerektiğini unutmuştu. Hatırlayınca eli ayağı birbirine dolaştı, hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir zamanlar her kız çocuğu gibi onun da hayallerini süsleyen TVXQ’yu düşündü. Hala onları çok seviyordu ama artık çocuksu hayallerden sıyrılmıştı. “Winter Rose” şarkısını mırıldanırken zamanın ne kadar çabuk geçtiğini düşündü. Bu şarkı çıkalı bile iki yıl olmuştu. Yaşlanmış hissediyordu.
                Fotoğraf çekimleri bittiğinde saat yedi olmuştu. Programının başlamasına üç saat vardı. O zamana kadar dinlemek istiyordu. Ajanstaki diğerleri birlikte yemek yedikten sonra en iyi arkadaşıyla buluştu. Aslında pek çok arkadaşı vardı, insanlar onu seviyordu çünkü o güzeldi. Hepsi bu kadar. Jimin ise onun çok da güzel ya da anlayışlı olmadığı zamanlardan beri vardı. Tam on yıl… Birlikte ortaokul ve liseden mezun olmuşlardı. Jimin babası ölünce küçük erkek kardeşine bakmak için çalışmaya başlamış, üniversiteye gidememişti.  Şimdiyse, bir mağazada çalışıyordu.
Hana onu almaya gittiğinde elbette henüz yemek yememişti. Jimin’in evine gittiler. Ufaklık artık ufak değildi. Boyu Hana kadardı. Yemek yapmıştı. Onlar yemek yerken Hana da yeni çıkan kitaplardan, filmlerden ve albümlerden bahsetti. Jimin’in kardeşi içeri gittikten sonra:
TVXQ - Hug (Debut Sahnesi)
-“Yakında TVXQ  10.yılını kutlayacak.” Dedi Hana. “Ve biz de.”  Jimin kocaman gülümsedi.
-“Ah biliyorum… Ama…” Omuz silkti. “O kadar zaman geçtiğine kim inanır?”
-“Sanki üzerinden sadece bir hafta geçmiş gibi. İnanılmaz bir showcasedi gerçekten. BoA o zaman sadece 16 yaşındaydı. Hug’ı ilk duyduğumda hissettiklerim hala burada, canlılar.” Dedi Hana.
-“Hadi oradan!” dedi Jimin.
-“Hahahah ben çok ciddiyim. Ve o zamanlar bir kedim de vardı, hatırlıyor musun?” Onun kahkahalarını Jimin de katıldı. 
-“Hatırlamaz olur muyum? Kutsal ilan etmiştin onu.”
-“Sonra kaçıp gidince arkasından çok ağlamıştım. Hain kedi.”
-“Sence hala yaşıyor mudur?” diye sordu Jimin.
-“Ortalamaya bakarsak bir iki yılı kaldı. Yaşıyorsa bile onu tanıyabileceğimi sanmıyorum.”
               
                Biraz daha sohbet ettikten sonra Hana geç kalmış olduğunu gördü. Apar topar hazırlanınca Jimin ona pek çok kez güldü. Hana yoldayken her zaman bu kadar dalgın olmasının nedeninin neler olabileceğini düşünüyordu. Pek çok seçeneği vardı.


Geldiğinde nefes nefese kalmıştı. İçeri girer girmez koltuğuna oturup, kulaklığını taktı. Saate baktı, tam vaktiydi.
                                                          
“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların melodisi) başlıyor.”

***

Programın konusunu “geçmişe özlem” olarak seçmişti. Bu yüzden de arka arkaya eski şarkılar çalıyor ve benzer şeylerden bahsediyordu. HOT’nin “Full of Happiness” şarkısını çalarken bu şarkıya dair olan pek çok anısını anlattı. Duygularını paylaşmak isteyenler olursa arayabilecekleri numarayı tekrar ettikten sonra:
-“Şimdi çalacağım parçanın yeri benim için çok ayrı. Bu şarkının söylendiği ilk gün en iyi arkadaşımla tanıştım. Hala en iyi arkadaşım ve sonsuza dek öyle kalacak. TVXQ’nun Hug şarkısı şimdi sizlerle.”

Şarkı sona erdikten sonra arayan ama kendini tanıtmak istemeyen bir dinleyici bağladılar.
-“Merhaba, size nasıl hitap etmemi istersiniz?”
-“Merhaba, hoşlanmasam da arkadaşlarım bana Jocha der.”
-“Dahi mi? Bundan neden hoşlanmıyorsunuz?”
-“Çünkü zeki olmak iyi bir şey değil.”        
-“Her zaman biraz zeki olsaydım daha çok işe yarayacağımı düşünmüşümdür.”
-“Ne gibi?”
-“Doktor ya da öğretmen olabilirdim, belki. Neyse, Jocha-sshi, biraz da siz anlatın. Canınızı sıkan şey neyse çözüm bulmaya çalışalım, bulamasak bile en azından rahatlamış olursunuz.”
-“Kız arkadaşımla ilgili. Daha önce söylediklerinizin pek çoğunu uyguladım. Ona olan davranışlarıma dikkat ettim. Gerçekten de çok işe yaradı, teşekkür ederim. Ama bazen dayanamıyorum. O kadar… O kadar hassas ve kırılgan ki… En küçük şeyler bile kocaman bir sorun oluyor. Ve ben… Ben ne yapacağımı bilmiyorum.”
-“Sizce onu bu kadar hassas yapan nedir?”
-“Sanırım… Sanırım benim biraz içine kapanık biri olmam.”
-“Ona pek bir şey anlatmıyor olmalısınız.”
-“Evet, belki… Ama ne zaman anlatmaya kalksam hep yanlış anlıyor ve yine sorun çıkıyor. Bu yüzden ben de anlatmak istemiyorum. Ama yine sorun çıkıyor.”
-“Onu sevdiğinizi ona hissettiriyor musunuz?”
-“Ben yapmam gereken her şeyi yapıyorum.  Bütün özel günlerimizi hatırlıyorum, benden bir şey istediğinde yapmaya çalıyorum ve…”
-“Affedersiniz bayım, ben bunu sormamıştım. Kadınların duyguları güçlüdür. Gerekenleri yapıyor olmanızın hiçbir önemi kalmaz. Eğer onu sevdiğinizi hissetmiyorsa…”
-“…”
-“Ne kadar zamandır birliktesiniz?”
-“iki yıl oldu.”
-“Onu sevdiğini kaç kere söylediniz?”
-“Şey… Ben kolayca bu tür şeyler söyleyebilen biri değilim. Hiç söylemedim.”
-“Hmm… Peki onu seviyor musunuz?”
-“Ev.. Yani... Bilmiyorum… Bunu nasıl anlayabilirim? Onu gerçekten sevip sevmediğimi.”
-“Mesela yarın geldi ve sizden ayrılmak istedi, ne yaparsınız?”
-“…”
-“Bayım?”
-“…”
-“Jocha-sshi?”
-“…”
-“Orada mısınız?”
-“Evet, anladım. Teşekkür ederim.”
-“Rica ederim ama…”
-“Dıt dıt dıt…”

Hat kesilmişti. Dinleyicilere teşekkür ettikten sonra CSJH’nin “Too Good” şarkısını çaldı. Arayan adam aklına takılmıştı. Ne anladığını, ne yapacağını merak ediyordu. Radyo programı sunmaya başladığından beri pek çok garip insana rastlamıştı. Ama bu seferki hakkında endişeliydi. Ah ne olurdu sanki biraz daha zeki olsaydı… Adamın ne demek istediğini anlar ve ona göre davranırdı.

Program sona erene kadar Jocha aklından uçup gitmişti. Eve yürürken yeniden aklına geldi ama bu sefer o kadar umurunda olmadı. Eve vardığında saat birdi. Eskiden bu saatte dışarıda olmaktan korkardı ama artık o kadar alışmıştı ki gündüz dışarıda olmak tuhaf geliyordu. Yarın yine aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yapmak için yatağına girdi.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Gaemjeong Belsoli -Giriş-

Merhaba gençler,
Saturday Night Love hikayemiz son hızla devam ederken -takip etmeyi unutmayın- ben de bu arada başka bir hikayeye başlamak istiyorum.^^
Tanıtım niyetine de direk giriş bölümünü veriyorum.  Lütfen düşüncelerinizi de benimle paylaşın :')

GİRİŞ



Geldiğinde nefes nefese kalmıştı. İçeri girer girmez çantasını kenara atıp koltuğuna oturdu, kulaklığını taktı. Saate baktı, tam vaktiydi.
                                                          
“İyi akşamlar! Şuan Music City radyosundasınız. Ben Yun. İki saat boyunca size eşlik edecek olan Gaemjeong Belsoli (Duyguların Melodisi) başlıyor.”
                                                           
***

Saate baktı. Çoktan başlamış olmalıydı. “Acele etsene…” diye söylendi içinden. Kız arkadaşının o yavaş hareketlerine dayanamıyordu. Kötü bir şey söylememek için dudağını ısırdı. En ufak bir şeyde Eunhee’nin alınacağını ve uzun süre ona tavır yapacağını biliyordu.
-“Sorun nedir”? diye sordu Eunhee çantasını masasının üzerine koyarken. Tamamen hazırdı.
-“Ne sorunu?” En kötüsü de buydu. Eunhee derin bir şekilde iç çekti.
-“Bunca zaman sonra bile hala neden böyle davranıyorsun anlamıyorum.”
-“Nasıl davranıyormuşum?”
-“Seni iyi tanıyorum bayım, yüzüne bakınca ne hissettiğini anlıyorum. Bir şey olduğunda ne olduğunu bana söylemelisin. Yoksa her şey daha da kötü olur.”
-“Söyleyince de daha iyi olmuyor Eunhee. Bilmediğimiz şeylerle daha mutluyuz.”
-“Ben değilim, bilmek istiyorum.”
-“Sanki daha önce bunları yaşamamışız gibi davranma lütfen. Kapatalım gitsin şu lanet konuyu.”
                Eunhee sert hareketlerle çantasını alıp kapıya yöneldi.
-“Güle güle.” Dedi monoton bir ses tonuyla. O çıktıktan sonra “Kahretsin!” diye bağırdı. Peşinden koşarak dışarı çıktı:
-“Eunhee! Böyle yapma…” Eunhee durdu ama arkasını dönmedi.
-“Sen böyle yapma.” Dedi. Ona döndü. “Biliyor musun?” diye devam etti gözlerine bakarak. “Son zamanlarda bu sık sık aklıma geliyor… Neden seninle birlikteyim? Çünkü seni seviyorum. Ama sen… Bir kez bile beni sevdiğini söylemedin.” Sonra koşarak arabasına gitti. Bu sefer arkasından koşmadı. İşe yaramayacağını biliyordu. Sadece  her şeyi daha kötü yapardı bu. Eve geri döndü.

Büyük annesinden kalan radyoyu açtı. Bunca yıla rağmen hala çok iyi çalışıyordu. Birkaç kez bozulmuş bile olsa şimdi iyiydi. Seo Taiji and Boys’un “I Know” şarkısı çalıyordu.

-“Yine nostalji yapıyor sanırım.” Diye mırıldandı kendi kendine, güldü. Seo Taiji’nin çok popüler olduğu zamanları düşündü. Kendisi de küçüktü gerçi ama yine de hatırlıyordu. Gözlerini kapatıp kendini akışa bıraktı. Sözlerine eşlik ederken gözlerinin dolduğunu hissediyordu. 



"Biliyorum, 
Bu gece devam ediyor ve geçiyor
Aslında herkes bu nedenle "beni terk etmek zorunda"
Şimdi ben de bunu bilebiliyorum
Biliyorum
"Seni seviyorum" kelimelerini söyleyememek
Ne olursa olsun, her durumda şimdi çok geç
O zaman, ben ne yapıyordum?
Bu gülüş çok güzeldi
...
Şuanda ağlıyorum
Biliyorum..."

Şarkı sona erdiğinde onun tanıdık sesi kulaklarını doldurdu.

“Bur bir aşk şarkısı ama benim için geçmişi temsil ediyor. Çocukken bu şarkı çaldığında sözlerinin manasını kavrayamazdım. Artık bu şarkıyı her dinlediğimde hüzün de birlikte geliyor. Ama geçmişe ait olduğu için... Ve geçmişe ait her şey insanı hüzünlendirir. Özellikle güzel anılar… Onların geçmişte kaldığını ve bir daha yaşanmayacağını bilmek öylesine acıdır ki başka hiçbir şeyin yerini tutamayacağını düşünürsünüz. Çocukluğum, mutluluğum, huzurum… Hepsini kaybettiğim ve bir daha geri alamayacağım gerçeği. Beni en çok üzen şey bu.”

Gülümsedi. Onun duygularını ne güzel de anlatmıştı. Kyuhan işte aynı böyle hissediyordu. Geçmişe özlem duyuyordu. Eskisi gibi kaygısız, korkusuz olsaydı ne güzel olurdu!

“Şimdi benden bir şarkı dinlemek ister misiniz? Çocukluğumdan bahsedince aklıma bu şarkı geldi.”

Eskiden neşemiz vardı, gülümserdik her gün, uzaktaydı hüzün
Hayallerimiz vardı, uçurtmalar geçer içinden, cumartesi öğlen
Boyalarımızla oynardık, rengârenkti her şey, karanlığı boyardık
...
Koşardık bayırlarda, ağaç evler kurardık, bedavaydı çiçekler, taçlar yapardık
Düşsek bile olsun, yeniden kalkardık, acıtmazdı hayat 
Ve birden büyüdük aniden… Ve birden küçüldü hayaller…  
Büyüdük aniden… Büyüdük aniden…

Ve birden büyüdük aniden… Ve birden küçüldü hayaller… 
Ve birden uzaklaştı gökyüzü… Ve birden gömüldük dertlere…

Büyüdükte sanki ne oldu, çocukluğu unuttuk, yalanlara boğulduk
Büyüdükte sanki ne oldu, umutları kuruttuk, savaşta vurulduk

Büyüdük aniden… Büyüdük aniden… Büyüdük aniden…
Küçüldü dünyamız…

Bu ses…

Kyuhan bu sesi yüreğinde hissediyordu. Kulağında kalbine giden yolu öylesine iyi biliyordu ki bu ses, hiçbir yere çarpmadan, takılmadan doğruca içine işliyordu. Normal konuşmaları bile melodi gibi geliyordu. Nefes alışverişini müzik sanıyordu Kyuhan…

Bu ses…

Bu ses onun umudu, korkusu, hüznü ve mutluluğuydu…

Bu ses onun yaralarını saran tek şeydi.

***